1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DEVLET – SANAT İLİŞKİSİ
DEVLET – SANAT İLİŞKİSİ

DEVLET – SANAT İLİŞKİSİ

Her gün yeni bir olayla çalkalanan ülkemizde, olayların özetini vermeye yer bile kalmıyor neredeyse gazetelerimizde

A+A-

BİZDE…

DEVLET – SANAT İLİŞKİSİ

Yıltan Taşçı, çok yönlü bir sanatçımız. Durmadan üretiyor, müzik, şiir yazı ve fotoğraf alanında… son üretimi, 100 yüz – Sanatçı Portreler !... Belli ki devamı gelecek. Fotoğrafların, “Kanser Hastalarına Yardım Derneği” ve Kitabının da “Cypri Cola Projesi”ne armağan edilen çalışması, bana göre önemli bir çalışma. (Fotoğraflar L.T.Belediyesi, kitap, Cypri-Cola Evsu yayını olarak çıkmış…”

DEVLET – SANAT İLİŞKİSİ.

Bu çalışma, böylesi yan filizlenmelerle de kalmamış, 25 Haziran tarihinde, “Khora Kitap Cafe”de bir oturuma öznelik de yapmıştır. Moderatörlüğünü, Yıltan Taşçı’nın yaptığı, “Sanat ve Devlet” konusunda, konuşmacı olarak katılan, Yaşar Ersoy, Erdinç Gündüz, Tufan Erhürman ve Neriman Cahit’in, bu çok önemli konuda vurguladıkları  önemli gerçeklerimizi uzun uzun vermek isterdim ama gün o gün değil… Her gün yeni bir olayla çalkalanan ülkemizde, olayların özetini vermeye yer bile kalmıyor neredeyse gazetelerimizde. O yüzden ‘özetin de özetiyle vermek’ gibi bir zoru deneyeceğim, bağışlayın…

YAŞAR ERSOY

“Toplumsal Varoluş Mücadelesi’nin yapıldığı bir dönemde, sanatçının sorumluluğunun tartışılması gerekir… Sanatçılarımız maalesef popüler bir dönemi yaşıyor.

Ülkemiz, özelleştirme adı altında haraç mezat satılmaktadır ve bu, 1986’dan beri dayatılmaktadır bize…

Maalesef, ‘bireysel egolarımızın’ peşinde, sanatçı her kılığa girdi. Oysa, önemli ve gerekli olan, ‘Sanatçının aydın donanımıyla yapması gereken, sanatta toplumsal sorumluluk ve işlevselliktir.’

Toplum, kimlik erimesiyle yok olmanın eşiğinde. ‘Bu durumda Kıbrıs Türk Sanatçısı ne yapıyor?’ dersek, buna asla geçerli bir yanıt alamayız.

Bir gerçeği hatırlayalım: ‘Sanatımızı fildişi kulelere hapsedersek… ’12 Eylül felsefesi’, Kıbrıs’ı dışarıda mı bırakacaktı… Biz bu güne kadar verili düzeni olduğu gibi kabul ettik.

Şu soruların yanıtlarını bir düşünelim:

·        Hangi geçmişin sahibiyiz?

·        Hangi geleceğin iddiasını taşımaktayız?

·        Kimliğimizi hangi niteliklerde görmekteyiz?

·        Evrensel işlevimizi yerine getiriyor muyuz?

·        Hangi izimizi bırakacağız bu dünyaya ?

·        Bunları gerçekleştirmek için ne yapıyoruz ne yapmalıyız?

 

***

Her dönemin ‘oligarşisi’ ile bu toplum çıkar ilişkisi kurmaktadır.

·        Yapılanlar, özelleştirme adıyla Türkiyelileştirilmekte… Daha da ötesi, AKP sermayesine devredilmekte.

Peki, biz hala fildişi kulelerimizde üretecek ve “toplum bizi anlamaz” diye şikayet mi edeceğiz.

Ben Kıbrıslıyım ve 1980’de yıkıntılar altında kalan “Toplumsal Bilinci” yeniden canlandırmalıyız. Ortak – kolektif aklı ve vicdanı da…

 

ERDİNÇ GÜNDÜZ

Sanatçı sıfatı bize Türkiye’den ithal edilmiş ve çok ucuzlatılmıştır. Sahneye fırlayarak göbek atan ya da şiir yazan, kitap yazan, şarkı söyleyen sanatçı değildir.

Sözlü ve yazılı basın bilmeden ve durmadan pompalıyor bunu… 50 yıldır müzikle uğraşıyorum ama o sanatçı kefesine konmak için ‘sanatçıyım’ demiyorum.

Üretmek, sanatçının inatla sürdürmesi gereken, toplumuna bir şeyler verme olgusudur. Günde 10-15 şey üreten kendini ‘üretken sanatçı’ sınıfına koyar. Bu ise beni çok rahatsız eden bir şey.

Çok kültürlü bir ülkede yaşıyoruz ve ‘kendimize ait bir müziğimiz’ var. Bu adadan her gelip geçen bir şeyler bırakmış. Kıbrıs müziğinde, Roma, Arap, Bizans vb. etkisi var. Özellikle anonim besteler. Biz hala, Rum ya da Türk bestesi olarak tartışa duralım…

Bir başka sorunumuz da, “Korsan yayınlar.”

Müziğimizde her açıdan ilerlemeler var ama devletimiz hala kendi müzisyenine önem vermiyor, yardım etmiyor, insanımız da korsana gidiyor. Maalesef ‘telif hakları’ sanatın hiçbir bölümünü kapsamıyor. (Ör. Bizim CD’miz Türkiye’de 48 bin sattı, telefon ettik öğrenince, “Nesten kardeşim sizi meşhur ediyoruz” yanıtını aldık.

PİK, K.Türk müziğini kullanır ama telif haklarını çatır çatır öder.

Bir başka örnek: Türkiye’den getirilen sanatçılara binlerce lira ödenirken bizim sanatçılarımıza en çok 3 bin lira ödeniyor… Sanatçımıza saygım var: çünkü, mücadeleyi hala sürdürüyorlar…

TUFAN ERHÜRMAN

Devlet – Sanat ilişkisi çok sorunlu. Devlet ne kadar katkı koyuyorsa, o kadar da müdahale hakkı doğuyor. Ülkemizde hala, resim satacağını umarak sergi açılışını Cumhurbaşkanı vb. yaptıran sanatçılar var. Sanatçı var “Ne yapsam, nasıl yapsam  da satılsın eserim?” diye kurgular yapar. Ama,

Piyasa ve devletten hiçbir şey beklemeyenlerdir yaratan sanatını…

Ülkemizde, Sanatçının sorunlarını, ‘kendisinin yarattığına” inanıyorum. Gerçek sanatçı ne devlet ne de piyasanın cenderesi altına girer.

Bir toplumda sanatı değerlendiren ‘Burjuva Sınıfı’, dolayısıyla kültürü yok. Geriye kalan sanat kamuoyudur ki, bu da oluşmadı.

Bizde, ‘enklav sendromu’ var. “Bir süreçte hepimiz aynı maaşı alır aynı şeyleri yer ve içerik vb. Bundan çıkınca, bizde, ‘enklav sendromu’ oluştu. Yani, ‘Bu da kim. Enklavda, şeydu buydu… Yerli olan kötüdür. Ben onu tanırım, bizim içimizden bir şey çıkmaz, Sendromu…”

Bizde eleştiri mekanizması yok. Öyle bir kamuoyu da yok. Kimsenin en ufak bir eleştiriye tahammülü yok; ama, bilelim ki, eleştiri ve eleştirmen yoksa, ‘sanatın gelişmesi’ de yok…

***

Üniversite açtık ve kendi kendimizin yok oluşunu da hazırladık. Öğrencilerimiz metropollere gidip açılamadı…

Üniversite kurduk, fakülteleri açtık ama gelen öğrenciler burası ile ilgili tek bir gerçek öğrenemiyorlar. 4. Sınıf öğrencisi gelip soruyor: “Burada sanatçı var mı? vb.”

Kendi kendimize yaptığımız bir saygısızlığı da dile getireyim: Bu güne  kadar kaç tane Rum yazarın eseri Türkçe’ye çevrildi. Buna karşı değilim ama dengesizliğini de fark edin:

Niye, bizden, tek bir kitap, Rumca’ya çevrilmedi; çünkü, biz birbirimizi sevmiyoruz… sosyo psikolojik nedenler var.

 

NERİMAN CAHİT

Bizde, devlet – sanat, sanatçı ilişkisi her zaman büyük oranda, ‘yok’ denecek durumdadır.

Dünyada, herhalde kendi kültürü ve sanatını – sanatçısını okutmayan / okutamayan tek ülke biziz…

Yıllarca dilimiz ve kalemimizde tüy bitti: Bir müze… Daha sonra Modern bir Sanat Müzesi, Edebiyat, Basın, Karikatür, Heykel  vb. müzeler istedik… Olmadı…

Eğitim ve Sanat konusunda, devletin – üzerinde her gelip gidenin oynayamayacağı – bir politikası olmasında ısrar ettik… Olmadı.

Bir ülkenin / ulusun temeli kültürdür. İşte, bu noktadadır ki, ilerleyeceğine sürekli geriliyor öz kültürümüz… Bu konuda en büyük yük, memur sanatçılara karşın her yönetim döneminde “kara koyun” sayılan ama gerçek sanatı yaratan eli öpülesi sanatçılarımızdır.

Demokratik devletlerde, sanata sanatçıya karışmaz devlet, çünkü, onu yaptığı zaman, siyaset, sanatı kendi amaçları için kullanıyor demektir.

Bu konuda en doğru çözüm:

Tüm sanat dallarını içine alacak bir “Özerk Sanat Kurumu’nun” kurulmasıdır… çünkü, her geçen gün sanat damarlarımız kopmakta ve “robotlaşmış kuşaklar” yetiştirmekteyiz.

 

SON SÖZ OLARAK…

Hayli ilgi gören toplantının sorular bölümü de yoğun geçmiş, yer darlığı nedeniyle, uzun süredir burada yaşayan bir TC’li vatandaşımızın değerlendirmesi ile noktalayayım:

“Burada esas sorun bölünmüşlüğün ortadan kalkmasıdır. Burası, askeri bir garnizondur. Bizlerse içinde yaşayan sivilleriz. Burada  yaşamak çok zor. Bu zorlu mücadelede, başarının çok zor hatta imkansıza yakın olduğu için, bir bedeli olduğunu da bilenlerdenim…

Önce, bu bedeli ödemeye hazır olmalıyız…

Biz, burada sabaha kadar konuşalım, bir şey çıkmaz, somut bir şeyler yapmalıyız… Teori değil, pratiği…

Başta sanatçılar ve onlara yardım etmesi gereken bizler…”

 


M. HASTÜRK…. Ve,

“RİTMİK DENGE”Sİ…

M. Hastürk, bende merak uyandıran, sürekli yakından izlediğim bir sanatçı… Çünkü, sürekli kendi resmi de dahil – bir arayış içinde… Ve, sanki bu arayış sürecinde de kendiliğinden oluşuyor yapı…

Yani, kalıplaşmış bir düzen güvencesi üzerine kurulup onu sürdürmekten çok, kendini sorgulayan, sürekli araştıran ve sergisini bu araştırmanın meşakkatine adamış bir ressam… Sanatçı.

SON SERGİ

İşte geçtiğimiz günlerde Saçaklı Ev’de yer alan ve ağırlık olarak, “Ritmik Denge”ye dayalı olan sergisi de böylesi bir sergi…

Nasıl mı? Öncelikle sözü sanatçısına vererek anlatıma bağlayalım…

“Ritim, bize en tanıdık kavramlardan biridir (…) En kısa anlatımla ritm, ‘ahenk’ demektir. Ve, Yaratıcılık, doğadaki, o, olağanüstü ahengi hissedebilmekle başlar. Bütün sanatların kökü doğayla bağlantılıdır.

(…) Denge ise, bir arayıştır, ritm gibi mutlak değildir, görecedir.

Resimlerimde, evrenin ritminden beslenen, ‘kendimce bir denge’ oluşturmaya çalıştım. Bu denge ritmik bir dengedir (…) Bu çalışmalarda, renklerin ve biçimlerin ritmini bir denge arayışı içerisinde anlık dokunuşlarla vermeye çalıştım.

(…) Son söz olarak, 33 eserden oluşan, “Ritmik Denge” sergisi, Evrenin müzikal ritmi ve dengesinden izleyicilere sunulmuş küçücük bir sunumdur…”

SÜREKLİ ARAYIŞ…

Bu sergideki resimleri dikkatle izlediğinizde… sanatında arayışları, değişimi hep basamakları yoklaya yoklaya, sağlam basmak isteyen bir sanatçı soluğunu hissedersiniz. (Eğer sanatçıyı dikkatle izleyen biriyseniz…)

Ki, bana göre, Hastürk’ün resimleri, ‘Kalıplaşmış bir düzen üzerine kurulmaktan çok…  kendi kendini sorgulayan… sanki acımsı tadlara dönük sürekli bir araştırmaların meşakkatine adanmış bir çalışma…

Ki, bazen kendi kendime şu sonuca vardırır beni: “Toplumumuzun parçalanmış ruhunun tuvale yansıması olabilir mi?” Ama, bu soruyu ona hiç sormadım…

Çünkü, benim inandığım gerçek şudur ki: “Bir resmin varoluşunu zorunlu kılan nedenleri çözümleyip, değerlendirmeyi salt bazı somut verilere göre yaparsanız… bunlar temelde doğru olsa bile, yine de kuşkuya açık yanları vardır bunun… Çünkü resim ile onu var eden itici güç birbirinin hem nedeni hem de sonucudur.

YERLİ MALI… gibi

Keşke, ülkemiz sanatçılarını “yerel sanatçımız” diye hafife alarak düşünmek ve sunmak… hatta daha da ötesi önemsememek, görmezden gelmek yerine… onlara hak ettikleri saygıyı gösterebilsek… çünkü,

·        “Bir ülkeyi tanımanın en kestirme yolu… O ülkenin sanatı ve kültürüdür… Ve, bu da, müzeleri ve dış tanıtımıyla mümkündür…”

Bugün ve hala, ülkemizde, tek bir müzenin dahi olmayışı ama resmi zevatın eşlerinin de katkıları ile yaptıkları “sözde dış temaslar’a” harcanan para ile,her sanat dalımızın için birer “Modern Sanat Müzesi”ni kurabilirdik…”

 

***

Son söz olarak

Hastürk’ün sanatı, üslup acısından günümüz soyut estetiğine yakınlığı ile kendini belli ediyor.

Yapıtları – çalışmaları, herhangi bir çağdaş sanatçının çalışmalarının devamını oluşturmadığı gibi kimsenin etkisini de, belirgin olarak yansıtmıyor…

Bu özgürlüğün, sanatçının bütünsel bir ifadesi olduğu söylenebilir.

Son sergisinde de oldukça açık olarak görülebildiği gibi:

Sanatçı, ağırlıklı olarak günün estetik zorunluluklarını bir yana iterek… Tuval üzerine, bilincini ve iç dünyasını oluşturan dokuyu yansıtabilmiştir.

Çünkü ben, yalnızca ‘estetik kaygılarla’ resim yapılmasını pek anlamıyorum… Bazı resimler görüyorum örneğin: “Şu renkler arasındaki ilişkiler ne güzel çözümlenmiş” diyorum. Hoşlanıyorum da, ama, sonra arkamı dönünce etkisi geçip gidiyor…

Yani, bir sanat eseri karşısında, “Bu sanatçının ülkesiyle / Dünyayla ilişkileri nedir?... Yani nasıl uzak kalabilir ülkesinde ve dünyada olanlara…

Eğer öyle değilse, bu duyarlılığı nasıl yansımaz sanatına

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1357 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler