1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DEVİRİN ŞU TAHTAYI, BOZUN ŞU OYUNU!
DEVİRİN ŞU TAHTAYI, BOZUN ŞU OYUNU!

DEVİRİN ŞU TAHTAYI, BOZUN ŞU OYUNU!

Samsun’dan Amasya’ya, Çorum’dan Sinop’a ve güzelim Ordu’ya uzanan bir Orta Karadeniz turundan sonra yeniden gerçekliğe döndük. Döndüğümüz gerçeklik, Karadeniz kıyılarının, yaylalarının o ruhu dinlendiren, yüreği serinleten dü

A+A-

 

Samsun’dan Amasya’ya, Çorum’dan Sinop’a ve güzelim Ordu’ya uzanan bir Orta Karadeniz turundan sonra yeniden gerçekliğe döndük. Döndüğümüz gerçeklik, Karadeniz kıyılarının, yaylalarının o ruhu dinlendiren, yüreği serinleten dünyasından hayli uzak.

İskilip’e doğru giderken görüp kalakaldığımız Kuş Dağı’nın eşsiz yaylalarından birinde sakince akıp duran bir pınara elimizi uzattığımız sırada meğerse Suriyeli bir askerin eli de uçaksavarın tetiğine gidiyormuş. Hayat dediğimiz şey tuhaf. Kimimizin eli buz gibi bir pınara keyifle uzanırken, kiminin eli öldürmek üzere tetiğe uzanıyor. Ve bunun hemen hemen aynı dakikalarda gerçekleştiğini fark etmek daha da sersemletiyor insanı.

Şairlere tüm saygımla birlikte, bizi yanılttıklarını, bir biçimde kendi naifliklerini bize geçirdiklerini ve barış algımızı o çiçekli böcekli, “hepimiz kardeşiz, sevelim sevilelim, öldürmeyelim” sözcükleriyle eğip büktüklerini düşünüyorum. Tabii ki şairlerin işi sözcüklerle dokunmak, sarsmak bizi…

Ama biz ne yaptık? Aslında ideolojik bir duruşun tezahürü olan o dizelerin, ideolojinin ta kendisi olduğu yanılsamasına kapıldık korkarım… Barışı, barış mücadelesinin ideolojisini şairlerin dizeleri üzerinden okumaya kalkıştık…

Oysa barış mücadelesi, insan sevgisiyle bezenmiş bir kenar süsüne sahip şair defteri değil. Barış, hayatın ta kendisi. Karşıtı olan ise ölüm… Hayat ile ölüm arasındaki çizgi ne kadar ince, ne kadar siyah-beyaz sertliğindeyse, barış için verilmesi gereken mücadele de o ölçüde sert, şakasız, hatta biraz daha ileri gideyim… Duygulardan âri olmalı… Çünkü parmağın uzandığı tetik çelik soğukluğu ve sertliğinde… Üzerimize yağacak bombalar, kurşunlar da öyle… Hatta ölüm tacirleri, şairlerin söz ustalığını da geride bıraktılar öldürme ustalığında…

Türkiye’nin ve Suriye’nin egemenleri karşılıklı teşaşür yarıştırırken üzerimize sıçrayacak olan kanı henüz oluk oluk akmadan durdurabilmenin yolunu bulmayı da şairlere yükleyecek değiliz ya?

Kendi halkının kanı üzerine oturan iktidarını birkaç hafta daha uzatmak için gözü kararmış Esad’ın günahı çok. Esad’ın rezil rejimine de, Erdoğan’ın “güç alanını tarihsel sınırlara doğru genişletme” hayallerine de karşı duracak ve tiranların “benim için öl ve öldür” emrine karşı halkların en geniş mücadele cephesini kuracak olan tek bir güç var yine…

Milliyetçiler ve muhafazakârlar pek severler kan kokusunu da, genç ölüler üzerinden siyaset yapmayı da. İşin kötüsü kendisine sosyal demokrat diyenleri de taktılar kollarına. Paydaları ortak çünkü: ulus devlet!

Sırtlanca bir demagojiye sarılıyorlar: “Ne yani, Esad çoluk çocuk halkını katlederken biz Suriye halkına yardıma koşmayacak mıyız?” Hadi oradan! De hadi oradan!

Eğer sol-sosyalist hafıza diye bir şey varsa, 1919 Mart’ını ve öncesini hatırlamanın tam zamanıdır. Sosyalistlerin çok büyük bir bölümü 1. Dünya savaşının patlamasından hemen sonra kendi ulus devletlerini destekleyeceklerini açıkladıklarında kopmuştu asıl kıyamet. Sosyalistler insanlığı gerçek bir kıyıma sürükleyen savaşı durdurmak yerine kendi ulus devletlerinin egemenlerinin peşine takılmışlardı. Enternasyonalist bir sosyalizmi savunan ve II. Enternasyonal’in savaş destekçisi bir pozisyon almaması için mücadele eden az sayıdaki sosyalistten biri olan Fransız Sosyalist Jean Jaures’in 31 Temmuz 1914’teki katledilişini hatırlamanın zamanıdır.

Bu sosyal demokratlara “nasyonal sosyalist” dediğimizde pek bozuluyorlar ama her fırsatta bu ifadeyi fazlasıyla hak ettiklerini göstermekten de kendilerini alıkoyamıyorlar…

Savaşta neyse, barışta da odur “ulus devlet”! Barışta “ulus devletinin” egemenlerinin kuyruğuna takılan, savaşta haydi haydi takılır! Şaşacak bir şey yok bunda…

İş tıpkı 1900’lerde olduğu gibi yine enternasyonalizmi sosyalizmin eksenine yerleştirmiş solculara düşüyor… Savrulmadan, egemenlerin yedeğine takılmadan!

Durum herhangi bir alt yazıya ihtiyaç duymayacak biçimde açık: Ortadoğu’ya sözde “Arap baharı” ile şekil veren güç, şimdi satranç tahtasının yeni bir köşesine hamle yapıyor. İşi biraz daha kolay bu kez üstelik! Kendisini vezir zanneden piyon hayli iştahlı zira…

Doğrudur, zevkli oyundur satranç. Ama bırakın izlemeyi şimdi… Devirin tahtayı, bırakmayın ortada oyun moyun.

Türkiye’nin tüm meydanları koşulsuz, “ama”sız, bahanesiz biçimde “savaşa hayır!” sloganlarıyla inlemedikçe, Türkiye’nin tüm anaları “bu savaşta yalnız kalacaksın, sana evlatlarımızı vermeyeceğiz” demedikçe, Türkiye’nin tüm gençleri “ölmeyeceğim ve öldürmeyeceğim” demedikçe, Türkiye’nin tüm insanları “komşuma saldırmayacağım” demedikçe tehlikedeyiz…

Tehlike bunca yakınken, insanları uyaracak çanı yeri göğü inletecek biçimde çalmalıdır sol… Hemen, şimdi!

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 929 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler