1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Devenin üzerinde ben...'*
Devenin üzerinde ben...*

'Devenin üzerinde ben...'*

Nenem doğduğunda, bütün köye ‘müjde’sini dedem vermiş. Daha beş yaşındaymış

A+A-

Nenem doğduğunda, bütün köye ‘müjde’sini dedem vermiş. Daha beş yaşındaymış. Yeni doğan küçük bebeğin sonradan yarım asırlık hayat arkadaşı olacağını bilmiyormuş henüz...

 

Annesini o daha kırk günlükken “al basmış”.

Eski bir inanca göre; loğusa iki kadın karşılaştıklarında öpüşmeliymiş, yoksa ‘al basarmış’...

Dedemin annesi yeni doğum yapmış halde (dedeme), köyün çeşmesine gitmiş. Su testisini doldurmuş, yeni doğmuş bebeğinin bezlerini yıkamış, eve dönerken aynı dönemde hamile olan, ancak bebeğini düşüren köyden bir kadınla karşılaşmış. “Aman Şerif, gel öpüşelim...” demiş, kadın belki üzüntüsünden, kabul etmemiş, öpmemiş dedemin annesini...

Aile büyüklerimin anlattığına göre dedemin annesi çok maraz etmiş kadının bu davranışına. İçine düşmüş bir ‘al basma’ korkusu, evine gitmiş, yatmış, ve bir daha kalkmamış...

Dedemin annesi ölünce, babası başka bir kadınla evlenmiş. Dedemi nenesi, süt anneleri büyütmüş.  

 

Dedem Kırnılı’ydı. Pasaportundaki bilgiye göre, 17 Temmuz 1911 doğumlu...

Sessiz, mazlum, nur yüzlü, daima gülümseyen, gülümsemesiyle gözleri ipince kısılan bir adamdı. Yine de, öksüz büyümenin gölgesi vardı sanki yüzünde. Sevgi gösterisi yapmazdı pek. Bizi sevdiğini, omuzlarımızı sıkmasından anlardık. Sevgisini öyle ifade ederdi. Bizi çok seviyor olmalıydı ki çok güçlü sıkardı omuzlarımızı. Gıdıklanmayla başlayan bu sevgi gösterisi bir süre sonra acıya dönüşürdü, yerimizde kıvrılır dururduk. Acısına rağmen hoşumuza giderdi bu ritüel, hiç sesimizi çıkarmazdık.

 

Kırnı’ya yakın Kömürcü köyünde destebanlık yapmış, (ki destebanlık yaptığı zamanlarda onu ziyarete gelen Dr. Küçük’le birlikte içip içip yolunu şaşırdığı söylenir...) sonra Bandabuliya’da manavlık. Bir aralar havaalanında çalışmış, sonra üstlerde...

Okuma meraklısı, ufku geniş bir adamdı. Lefkoşa’ya kızlarını okutmak için gideceğini söylediğinde köyde herkes onunla alay etmiş. “Cahit kızlarını okutacak, onları hoca yapacak” demişler... Nenem etkilenmiş bu laflardan, köyden ayrılmak istememiş. Aldırmamış dedem, her şeye rağmen geri adım atmamış.

Büyük kızı Kırnı’da, ortancası Kömürcü’de, küçük kızı da Lefkoşa’da doğmuş... Üç kızının doğum yerleri yaşamının yol haritasını çizmiş sanki. Karısına, büyük kızının adıyla, ‘Neriman’ olarak seslenirmiş, Neriman, ona en çok benzeyen kızıymış...

 

O yıllar yoksulluk ve işsizlik yıllarıymış... Süveyş Kanalı’na işçi olarak çalışmaya gitmiş dedem. Ailesine gönderdiği bir fotoğrafta yere çökmüş bir devenin üzerinde oturuyor, yanında esmer, küçük bir çocuk. Fotoğrafın arkasına kendi elyazısı ile, “9.3.52 tarihinde çekilmiş bir hatıra. Devenin üzerinde ben. Önündeki fotoğrafçı arabın çoluğu...” yazmış.

 

Anlattıklarına göre dedem pişmiş de olsa, et kesemezmiş. Dedemin tabağındaki eti, küçük parçalara nenem kesermiş onun için. Nenemin evde olmadığı bir gün, yemeğini büyük kızı kurtarmış tabağına, bu huyunu bilmediği için de etleri küçük parçalara bölmemiş. Yememiş dedem, hiç kimseye de bir şey söylememiş. Yemeklerin hep etsiz pişirilmesini istermiş (ölene kadar da istemiş), ama eti çok seven nenem yemekleri hep etli yaparmış. (Et yediğimiz ender zamanlardaki pimpirikliğimizi dedemden aldık galiba, Neri teyzem ve ben...)

 

Akşam yemeğinde ise en çok, büyük bir çorba kasesine hazırlanmış ‘papara’ (sıcak süte doğranmış ekmek parçaları) yemeyi severmiş.

 

Durmadan bahçeyle uğraşırmış. Evin önündeki kocaman selviyi (ki bahçeye ekmek için aldığı çiçeklerin yanında yanlışlıkla verilen küçücük bir fidanmış o – artık evi bilmeyenlere ‘selvili ev’ dedirtecek kadar büyük) ve birkaç yıl önce yan devrilip mahalleye dehşet saçan hurma ağacını o dikmiş.

 

Devinimi, gezip tozmayı seven bir adammış, (ayak başparmaklarım dedemden miras, belki gezme merağım da) arasıra İngiltere’ye bizi ziyarete gelirdi. Yolun bir tarafından diğer tarafına geçerken önce kaldırımın kenarında uzun süre tereddütle bekler, sonra bir anda, bazen tam araba geldiği anda geçmeye karar verirmiş...

 

74’de ablam ve abim Kıbrıs’taymış, annem ve babam, daha uzun bir yaz tatili geçirmeleri için onları nenemlerin yanına erken yollamışlar. Çatışmalar çıktığında onlara İngiltere’ye kadar dedem eşlik etmiş... (Döndüklerinde onları ‘tatlı’ bir sürpriz bekliyormuş! Henüz zigot, ‘Ben’!)

 

Dedemle ilgili en güçlü imgem akşamüzeri eve dönüşleri ile ilgili. Onu hep 28lik siyah bisikletinin yanında, eve doğru yürürken hatırlıyorum. Bahçe kapısına asılıp ileri geri sallanır, onu ve koni şekilinde bükülmüş kahverengi kese kağıdı içinde benim için getirdiği halepfıstıklarını beklerdim... Verandaya iskemle çıkarır otururdu. Nenemin 5 liraya benim için yaptırdığı küçük hasır iskemleyi onunkinin yanına koyardım. O bana kabukları soyulmuş halepfıstıklarını uzatır, hiç konuşmadan, verandada oturur birlikte yerdik. Bir keresinde kurmalı, küçük siyah bir oyuncak fare getirmişti bana cebinde. Rasi Teyzem hariç (o sadece yılandan korkar), bizim ailenin bütün kadınları fare/sıçanda korkar. Gönlümce oynayamamıştım yeni oyuncağımla. Bana o fareyi sırf onlara muziplik olsun diye mi getirdi acaba diye çok düşündüm sonraları.

 

Meğer hiç bisiklet kullanmamış, 28lik bisikleti de yokmuş! (Ey bellek nedir senden çektiğim! – İ.Berk) ... Peki, neden onu hep bisikletinin yanında eve doğru yürürken hatırlıyorum? (Üstelik yalnız değilmişim bu yanılgımda, ablam da onu hep bisikletli hatırlıyormuş.)

 

Üslerden emekli olduktan sonra ailemin Girne’deki dükkanına gitmeye başlamış. Tatillerde Alev ablamı da götürürmüş bazen yanında. Sabah sabah nenemin hazırladığı sefertasını alır, anayola kadar yürürlermiş. Belkola’nın yanından otobüse biner (otobüse bindiğini bildiğim halde, niye onu hala bisikletli hatırlıyorum bilmiyorum...), yoldan gazetesini alır, gün içinde okurmuş. Öğlen sefertasındaki yemeği paylaşırlar, akşamüstü eve dönerken gazeteyi de, boş sefertasını da yanlarında getirirlermiş.

 

Girne’ye yalnız gittiği bir gün, otobüsten inerken araba çarpmış ona. Yere düşürmüş epeyce sürüklemiş. Arabanın şöförü hastaneye götürmek istemiş, istememiş dedem. Dükkanda aşırtma dikmiş sürüklenmeyle yırtılan pantolonunu. Akşamüzeri eve gelince evdekilere bir şey söylememiş, nenemden önce Rasi teyzem farketmiş pantolonundaki dikişi... Sormuşlar, “Bir şey yok” deyip geçiştirmiş lafı. Nenem ısrar edince anlatmış başına gelenleri, doktora götürmek istemişler, gitmemiş...

 

Çok değil, birkaç hafta sonra rahatsızlanmış... Bir süre hastaneye yatırmışlar, sonra eve çıkmış, evde yatmış. 8 Ağustos 1983 günü, 8 yaşındaydım. Bir gün önce simsiyah kusmuş, nenem çok telaşlanmış, kızmış ona. Biz denizdeydik. Eve geldiğimizde evin önünde normalin dışında bir kalabalık. Sokak kapısının karşısında tahta işlemeli bir minder vardı, arkalığı aynalı. Küçük teyzem o minderde oturmuş, ağlıyordu...

Arabadan inip eve girdim, ağlamalara anlam veremiyordum. Deniz dönüşü hep yaptığımız gibi Kilim’den kavunlu-limonlu dondurma almış olmalıydık. Arabanın açık ön penceresinden esen rüzgarla eriyip ellerimi yapış yapış yapan dondurmadan rahatsızdım. Ellerimi yıkamak için lavaboya yöneldiğimi, kızmasınlar diye tahta sürme kapıyı dirseğimle açtığımı hatırlıyorum. Dedemin yattığı oda lavabonun sağındaydı. Koridorda durup odaya baktım. Yatağı karşı pencerenin önündeydi (nenemle aynı odada, fakat ayrı yataklarda yatıyorlardı). Öylece, kımıldamadan yatıyordu. Bana uyuyor gibi gelmişti. Sonra birisi, kim olduğunu hatırlamıyorum, beni apar topar alıp yan eve, halama götürdü. Öylece durduğumu hatırlıyorum salonun ortasında. Ağlıyordum. (Ne olduğunu anladığımdan mı, ellerimi yıkayamadığımdan mı ağlıyordum?) Sokak kapısına gittim, açmaya çalıştım, birileri kapının önüne geçip izin vermediler buna. Daha şiddetli ağlamış olmalıyım ki bir süre sonra kapının önünden çekildiler. Kapıyı açıp dışarıya koştum. Dedemi götüren cenaze arabası evin önünden uzaklaşıyordu...

 

Hayatımda gördüğüm ilk ölü insan dedemdi. İlk gittiğim cenaze de onun cenazesiydi. O güne kadar insanların tabutla gömüldüklerini zannediyordum. Dedemin beyaz kefene sarılı, çukura yuvarlanan bedeninin görüntüsü günlerce çıkmamıştı aklımdan...

 

Dedem öldükten sonra hep oturduğu bambu koltuğa nenem oturmaya başladı. Kendi ölene kadar da hep orada oturdu...

 

Söylediklerine göre, dedemin ölümünden kısa bir süre sonra toplanıp ruh çağırmış bizimkiler, sorulan sorulara fincan hızlı hızlı harflere giderek cevap veriyormuş. Nenem odaya girmiş o sırada, fincan durmuş. Ne sormuşlarsa cevap vermemiş ‘ruh’... Büyük teyzemin aklına yeni bir soru gelmiş, “annem burada diye mi cevap vermiyorsun baba?.” diye sormuş, ağır aksak ‘evet’e gitmiş fincan. Nenem “deli adam” demiş kendi kendine... “Sensin deli..!” olmuş cevap...

 

Dedemi çok az tanıdım. Belki o yüzdendir, onunla ilgili anlatılan şeyleri hep efsaneleştiriyorum. Ona benzerlikler arayıp duruyorum kendimde, yakaladığım ipuçlarını gözümde büyütüyorum. Dedem öleli 24 yıl olacak bu hafta... Mezarlıkta yattığı yeri bulmak kolaydı eskiden. Tel duvarın yanında, biri büyük biri küçük, iki çam ağacının yanında... Ben gitmeyeli büyümüştür küçük olan ağaç da...

Babamın babasını ise hiç tanımadım. (Ben doğmadan yıllar önce bir uçak kazasında ölmüş.) Onun mezarlıktaki yerini biliyorum sadece; ana kapıyı girer girmez, solda.

Kendimizi daha iyi tanımak için dönüp atalarımıza bakmalıyız, önce onları tanımalıyız. Onları bize anlatan, hatırlatan, ölümsüz kılan mezar taşları değil, anılarımız, paylaşımlarımız, bize onlarla ilgili anlatılanlardır aslında. Keşke kızıma anlatabileceğim daha çok anım olsaydı dedemle, dedelerimle...

 

* * *

Bana bugüne kadar dedemle ilgili anlattıkları için Rasi teyzeme, babama, anneme, ablam Üvi’ye, Neri teyzeme, teyzem Fifi’ye ve Alev ablama sonsuz teşekkürler... xxx

 


* İlk defa 4 Ağustos 2007’de yayınlanan bu yazıyı dedemin yarınki 100. doğum günü anısına yeniden yayınlıyorum...

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1118 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler