MİLLİYETÇİLİK AYIP BİR ŞEYDİR…
Bunu herhalde en iyi Kıbrıslı Türkler bilir; azınlıkta olduğu bir ülkenin eşit haklı, onurlu yurttaşı olma mücadelesi verirken aynı zamanda kendi kimliğini koruyabilme derdini… Kendi kimliğini korurken gericileşmeden, milliyetçi rüzgarlara prim vermeden… Yüzlerce yıl bir coğrafyanın parçası olup, ona kanını, terini katıp, anılar biriktirmenin, gelecek hayalleri kurmanın ve günün birinde her şeyin kör milliyetçiliğin kanlı ihtiraslarına kurban gitmesinin ne demek olduğunu…
Ya da belki bir sabah, devletin yeni politik kararları doğrultusunda dili, dini, ismi, kimliği gasp edilmiş olarak uyanmanın ne demek olduğunu Bulgaristan Türkleri bilir…
Belki Batı Trakya Türklerine sormak gerekir, uluslar arası anlaşmalarla garanti altına alınmış olduğu halde, devletin azınlık haklarının kullanımı konusunda ayak sürümesinin neler hissettirdiğini…
Bosna’da sevimli kapı komşusunun eli kanlı bir çetnik’e dönüştüğünü gören Boşnak’a sormalı ya da…
Kıbrıslı Türkler, Bulgaristan Türkleri, Batı Trakya Türkleri, Boşnaklar…
Hadi Kuzey Doğu’ya uzanalım, ama çok da geçmişe gitmeden. Hocalı’da çocuğunu yitirmiş Azeri kadına ve onun da belki kulağına çalınan, Stalin’in emriyle tehcir kararı çıkartılan Kırım Türklerine soralım, nasıl bir duygu, bir sabah ayağının altındaki tüm zeminin kaymasının yarattığı sarsıntı…
Milliyetçilikle beslenen Türkiyeli Türkler çok sever bu hikâyeleri.
“Periferi Türklerin” uğradığı zulümler dilden dile, kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu yüzden “Türkün Türk’ten başka dostu… yoktur”. Bu küçük, sevimli, sihirli kalıp, her ne kadar defansif görünse de aslında saldırgan bir milliyetçiliğin parolasıdır. İçe kapanmaya, kan ve soy esaslı bir ırkçılığa, ötekileştirmeye dayanan bu şahane kalıba Türkiyeli Türklerin çok büyük bir çoğunluğu, son kertede her faninin ölümü tadacağı gibi, yaşamlarının hiç değilse bir döneminde kayıtsız kalamazlar.
Uzaklardaki mazlum Türkler, hem Türkiyeli Türkler için “başlarına gelebilecekler” konusunda her daim hatırlatma işlevi görürler hem de milli şuurun diri tutulup beslenmesi için argüman oluştururlar. Beslenen korku, korkulandan nefret, nefret edilene düşmanlık ve düşmanlarla sarılı bir dünyada tek başınalık… Milliyetçiliğin mümbit ruh iklimini oluşturur bir arada…
Bu noktada “dış Türkler”, zulme uğradıkları ölçüde ve zulme uğradıkları dönem itibarıyla “Türk’türler”…
Örneğin, sırf Türk soyundan oldukları için bin bir zulme uğrayan ve tabii ki “Anavatan” tarafından destansı bir çıkartmayla “kurtarılan” Kıbrıslı Türkler, 1970’lerin sonundan, özellikle de 2004’ten itibaren eskisi kadar Türk değildirler. Çünkü artık “kurtarılacak” bir yanları kalmamış, daha da kötüsü, “kurtarıcılarından kurtulmayı” telaffuz eder hale gelmişlerdir ki bu, dünyada Türklüğe karşı işlenen en büyük günahlardan biri sayılmaktadır. Kan dökülerek kurtarıldıkları yetmiyormuş gibi, “milyonlarca dolara boğulan” Kıbrıslı Türkler, medyun-u şükran olacakları yerde pabuç kadar dil çıkartmaktadırlar günün sonunda…
Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti, Bolşevik Rusya’nın gönderdiği çil çil 100.000 altın rublenin katkısıyla kurulmuş olsa ve çok değil Cumhuriyetin ilanından sadece 15-20 yıl sonra katı Sovyet düşmanı saflara çark etmiş olsa da, “Türkler” nankörlükten hiç hazzetmezler…
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Cumhuriyeti birlikte kuracağız” diyerek Kürtleri ikna edip, 1925’e gelindiğinde “Canım efendim hepimiz Türküz, ne mutlu Türk’üm diyene” demişlerse de, Türk ve ihanet sözcükleri yan yana getirilemez…
Nitekim bütün bunlar nedeniyle ortalama Türkiyeli Türklerin kendilerini kötü hissetmelerini engellemek amacıyla, akça pakça bir “resmi tarih” üretilmiş, gerekli durumlarda kullanılsın diye de ilköğretim çağından itibaren herkesin beynine nakşedilmiştir…
Ortalama bir Türkiyeli Türk, başta Batılı ülkeler olmak üzere, tüm dünyanın, hele ki çevremizi “saran” komşuların düşman olduğu, nihai olarak her birinin Türkiye üzerinde emelleri olduğu, “içten ve dıştan sinsi saldırılarla ülkeyi bölüp parçalamak istedikleri” düşünceleriyle büyür.
Bu aynı zamanda, artık genlerimize işleyen “kişilik yarılmamızın” da tetikleyicisidir… Zira bir yandan “Yurtta sulh- Cihanda sulh” deyip, öbür yandan iç ve dış düşman tariflerini zorlamak; bir yandan “Batılılaşma ve muasır medeniyetler seviyesine çıkma” hedefiyle öbür yandan Batı emperyalizmini düşman bellemek dayanılmaz ruh sancılarına yol açar…
Doğuya ve doğunun temsil ettiği değerlere karşı nefret ve aşağılamayla karışık oryantalist hayranlık, Batıya ve batılı değerlere karşı duyulan iştahlı merak ve özenti, Türk ruh topografisinin arabesk kıvrımlarını oluşturur. “Batının teknolojisini, Doğunun manevi değerlerini almak” biçiminde formüle edilen “Türk icadı”, söz konusu karmaşıklığı gidermeye dönük bir çözüm gibi görünse de, Türk-İslam sentezinin bu “bir salkım üzüm” etkisi, Kemalizmin laiklik bariyerine toslar.
Kendinizi zorlayarak okumaya çalışırsanız, Türkiyeli Türkler dindar ama laik, kafatasçı değil ama milliyetçi, yayılmacı değil ama “Türk Asrı” beklentisini koruyan, Batıya karşı ama Batılılığı hedefleyen, aynı zamanda Doğuya, özellikle de Araplara kuşkuyla bakan naif bir çizgide kümelenirler.
Temelde hiç biri “tek bir şey” değil, her şeyden bir miktardır… Bu terkip, 1923 tarihli dev toplum mühendisliği projesinin ürünüdür. Gerçi 87 yıl sonra ortaya çıkan “çatlak sesler” projenin başarısına ilişkin kuşku uyandırsa da, nihayetinde toplumun çok büyük bir bölümü Kemalizmin rahle-i tedrisinden geçmiştir. O yüzden bugün kentli, eğitimli ve görece yüksek refaha sahip beyaz Türkler, tabii ki asla ve kat’a ayrımcı olmamakla birlikte, Anadolu istilasından, özellikle de “Kürt istilasından” duydukları rahatsızlığı dile getirmekten çekinmezler…
Ülkeyi 1925’te “takrir-i sükûn’a” götüren nedenler, 38’de Dersim’de yaşananlardan günümüze Kürtlerin acılı tarihi, “resmi tarihle” formatlanmış Türkiye Türklerinin ilgi alanına girmez. 80 sonrasında yaşananlar ise “herkesin gayet iyi bildiği gibi” bir avuç eşkiyanın devlete başkaldırmasının hazin sonuçlarından başka bir şey değildir… Yoksa Kürtlerin “bile” başbakan, cumhurbaşkanı “olabildiği” Türkiye’de Devlet hiçbir yurttaşına ayrımcılık yapmamaktadır… Kürtçenin yasaklandığı kuyruklu bir yalandır, Hemen her Türkiyeli Türk, Kürt arkadaşlarının kendi aralarında rahatlıkla Kürtçe konuşabildiğine tanıktır. Yasak olsaydı konuşabilirler miydi hiç? Elbette Türkiye Cumhuriyetinde yaşamanın kuralları vardır. Kürtçenin eğitim dili olması, Anayasada Kürtçenin 2. Resmi dil olarak kabul edilmesi gibi fanteziler bünyemize uymayan, düşünülemez şeylerdir. Nitekim, devlet bir sürü hak vermiş, hatta Kürtçe televizyona bile “izin verilmiştir”… Ve yine elbette, Türklerin olan bu ülkenin yaşam koşullarını, demokrasisini beğenmeyenler, diledikleri ülkeye gidebilirler… Ya seve seve kalmalı ya da terk etmelidirler Türklerin Türkiyesini… Terketmeyenler için de denenmiş uygulamalar mevcut. Kürtlerin her şeyden önce samimi olmaları, samimiyetlerini de ispatlamaları beklenir. Bu samimiyet ispatı arayışı, Türkiyeli Türklerin genetik merakı olmalı, zira, yeri geldiğinde Kıbrıslı Türklerin de Türklüklerini ispat etmeleri gerekmektedir…
Nasıl oluyor, uslamlama zinciri nerede kopuyor bilinmez ama Türkiye Türklerinin, “dış Türklere” yapılan zulümler üzerinden güçlendirdiği milliyetçilik argümanları, Türkiye sınırları içerisinde buharlaşıveriyor…
Yaşadıkları coğrafyalarda büyük acılar yaşayan milliyetçilik mağduru “dış Türklerin” milliyetçileşmeleri bekleniyor. Kıbrıslı Rum Faşistlerin ötekileştirdiği, önce gettolara sürdüğü ve ardından şiddet uyguladığı Kıbrıslı Türklerin milliyetçi olmaları bekleniyor. Keza Bulgaristan Türklerinin. Keza Batı Trakya Türklerinin ve diğerlerinin…
Şiddet ve milliyetçilik mağdurlarının ilacı barış ve halkların kardeşliği yerine milliyetçilik olabilir mi? Bu, Türkiye Türklerinin düşünce ikliminde, sosyal demokrat bile olsalar, pek rağbet görmüyor… Dişe diş! Kana kan!
“Bir tas çorbamız var, paylaşırız” denilerek kapılar açıldığında Jivkov rejiminin zulmünden kaçan Bulgaristan Türkleri, o tarihe kadar Türklüğün ve Müslümanlığın Balkanlardaki fedaileri olarak göz yaşartmaktaydılar. Dilinin yasaklanmasına, adının değiştirilmesine direnenler ya katlediliyor ya da meşhur Belene kampına yollanıyordu o vakitler ve sadece bu konuyu işleyen bir televizyon draması, onbinlerin Taksim meydanına doluşmasına yetmişti…
Ne acıdır ki, aynı tarihlerde Diyarbakır Cezaevinde sadece Kürt oldukları için insanlar akıl almaz işkencelere uğratılıyor, Kürtçe ve Kürt isimleri yasaklanıyor, köylerin adları değiştiriliyordu.
Bulgaristan’da Jivkov rejimi yıkıldığında, utanç içerisindeki Bulgar aydınları, “olup bitenleri bilmiyorduk” diyorlardı…Tıpkı 6 milyon Yahudi, yüzbinlerce Çingene, eşcinsel, komünist yok edilirken Alman toplumunun “bilmediği” gibi… Söylemeye elbette gerek yok, Türkiye Türkleri, tüm diğer etnik gruplar gibi Kürtlerin acılı tarihine de yabancı…
Faşist bir darbe sonucu kendi ülkesinde ötekileştirilen, şiddete maruz bırakılan Kıbrıslı Türklerin “ayrılıkçı” bir çizgiye geçmesi, “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” topraklarının bir bölümünde “ayrı devlet” kurması makul ve zorunlu görülüyor Türkiye Türkleri tarafından. Bu mantığın, Dersim, Kahraman Maraş, Çorum, Malatya, Sivas katliamlarını yaşamış Türkiye sınırları içerisindeki tehlikeli yansımasını söylemeye gerek var mı?
Türkiye Türkleri öncelikle diğer Türk halklarıyla ilişkilerini zehirleyen egosantrizmden, ardından da kendi sınırları içerisindeki kardeş topluluklarla ilişkilerini zehirleyen tutucu milliyetçilikten arınmalıdır.
Çünkü milliyetçilik körleştiren, sağırlaştıran, vicdansızlaştıran, akılsızlaştıran ayıp bir şeydir…