GÜZEL YENGEM
Onun ölebileceğini hiç düşünmemiştik. Çünkü hep kocası-abim- ve diğer yakınlarının ölmesinden korkardı. Çünkü çok gençti. 67 yaşındaymış, yüzündeki ifade, beden ölçüleri, cildinin pürüzsüzlüğü aileye girdiği zamandan beri değişmemişti.
Hayal ettiği gibi, sevebileceği yakışıklı ve parlak bir insan- bir adam (abim) ile evlenerek idealini gerçekleştirmişti.
Leymosunlular "güzelliğe" çok önem verir. Lefkoşalılar gibi, mesleği, ailesi, tahsili nedir sorusundan önce güzellik/yakışıklılık sorunsalı gelir.
Eh, övünmek gibi olmasın Alpay abimde hepsi de vardı.
Leymosunlular sosyal insanları da çok severdi. Çünkü yaşama sımsıkı bağlı, günü gün yaşayan insanlardı. Eh..abim de iyi bir futbolcuydu. Partilerde, arkadaş buluşmalarında eski Türkçe tangoları söylerdi.
Abim de onu çok sevmişti. Ölünceye kadar onu Kraliçeler gibi yaşatmıştı. Severek, incitmeden, ağır söz söylemeden. Özel yaşamlarında, yengemin onaylamadığı,hiç bir karar almazdı.
Annem, Alpay abimi hepimizden çok severdi. "İlk çocuğudur" derdik, kabul ederdik. Ben de son çocuk olduğum için babamın en çok sevdiği çocuk unvanını almıştım. Tabii bu "çok sevgi" durumu, diğer çocuklar arasında ayırım yapılıyor anlamına gelmesin. Bu sadece duygularla kendini hissettirirdi. Biz de anneme sorardık "Neden Alpay abimi daha çok seversin?" diye. O da bize "Siz de sevin" demekle yetinirdi.
Annem bana, 4.çocuk olarak hamile kaldığında abim 13 yaşındaymış. Annem abimden çekinmiş, beni aldırmak istemiş, olmamış ( gittiği doktor meşgulmüş beklemiş beklemiş ayrılmış) 7 aylık olunca abime söylemiş.
Yengemi kendi ailesi de çok severdi. Çünkü o çok güzeldi. Giyimi, edası, gülüşü, sevgisi, sessizliği, kibarlığı saygı uyandırırdı.
Aramızdaki yaş farkı sadece dörttü. Ama ben onu kendimden çok daha büyük o da beni kendinden çok küçük sayardı. Okul çağı yaşlarında erkenden abimle evlendiğinden olacak.
Yengem kocasının ailesinden en çok beni severdi. Ben ilkokul sonuncu sınıftayken onlar nikahlanmış ve sonra evlenmişlerdi.1974 yılına kadar yaz tatillerimi hep onların yanında geçirdim. Taksim sinemasının yanındaki evlerinde. Kızkardeşi, şahane insan, Ersin ile, evin balkonundan Türk filmlerini izlerdik. Abim Ağrotur'daki Barclays bankasından dönünce, yalvar yakar bizi denize götürmesini isterdik. "Ladies Mile" plajına götürürdü bizi. Akşam üstü giyinip kuşanır "Taksim denizine" gider bir şeyler içer ve denizi seyrederdik. Öğleden sonraları hep rüzgar olurdu. Yengemin güzel taranmış saçları ve en son moda elbisesi rüzgarda uçuşurdu. Geceleri meşhur Türk kebapçıları, Niyazi, Arif, Küçük Arif başka da vardı ama unuttum adlarını şu anda.Hafta sonları "Park Gazinosu"nda müzikli, yemekli, danslı gecelere katılırdık. Mustafa Akıncı'yı ilk orda dinlemiş kendisini tanımıştım. Müzik grubunda gitar çalardı.Gecenin sonuna doğru abim sahneye davet edilir ve "Sevdim bir genç kadını" ile başlayıp tüm meşhur tangoları sıralardı.
Limasollu kimliği, "Park Gazinosu" eğlencelerinde ortaya çıkardı.
Sınıf farkı yokmuşçasına, herkes eşitti. Giyimde, kuşamda, yaşamda..Neşeli, gelecek korkusu, endişesi taşımadan günü hakkını vererek yaşamaktı bu. Hayatını kazanmak sorun değildi. Çalışmak istersen mutlaka iş bulurdun. Leymosun Liman'ı,ekmek parası ve eğlence parası kazanmanın güvencesiydi.
Limasollu kadınlar gibi yengem de futbol maçlarını kaçırmazdı. Abim oynadığı için hepimiz ve yengem dahil her kazaya gider maç seyrederdik. Evlerinde, tüm evlerde olduğu gibi kadınlar da maç yorumu yaparlardı.
Leymosun'un abim yengem ve iki tarafın ailesine kazandırdığı iki güzel ürün vardı. İlk çocukları Mete, ikinci oğulları Eralp..İkisini de çok sevmiştik ve seviyoruz.
Mete bir başka çocuktu. Işıklı, herkesin gönlünü kazanan sevimli ve zeka harikası bir çocuktu. Yengem derdi ki : "Mete Fatma'ya benzer, onun gibi zekidir". Yengem çocuklarını hep koca ailesine benzetirdi. Eralp kendisine benzediği halde "Fevzi amcasına benzer" derdi. Kocasını gönülden seven, kocasının ailesiyle her zaman gurur duyan bir insandı.
1974 olayları, onları güzel yaşamlarından kopardı. Yeni yaptırdıkları evlerini, deniz'i, Limasol sihrini terketmek zorunda kaldılar. Abim esir kampında iken, ve öldürülmeyeceği güvencesi içindeyken, yengem çocuklar ile birlikte Lefkoşa'ya gelmiş ve bizim evimize yerleşmişti.Sonra Girne'de ev seçmiş, abim de BM aracılığıyla Lefkoşa'ya sevk edilmişti.
Girne'de yaşam böyle başlamıştı. Limasollular vardı, deniz de vardı ama kültürlerinden kopmuşlardı bir kez. Hayatlarında ilk kırılma noktası bu olmuştu. Yeni bir yaşam kurmanın zorlukları..
Mete büyümüş, meşhur bir futbolcu olmuş ve Türkiye'nin 1.lig kulüplerinde oynamaya başlamıştı. Konya'ya, İzmir'e gitti, ün yaptı. Samsunspor'a transfer olduğunun kaçıncı yılıdır anımsamıyorum bir deplasmana giderken otobüsleri kaza geçirdi ve Mete öldü.
Mete'nin ölüm haberini annemlerle öğlen yemeği yerken 13.30 haberlerinde duymuştuk. Alpay abim o gün gelmemişti yemeğe. Fevzi abim vardı. Ben yemek biter bitmez, usule göre kahve pişiriyordum. Kaynar cezve ayağıma düştü. Anne-babama koştum. Radyoyu kısıp yalandır dedim.
Sonra arabaya binip Girne'ye gittim. Yengem, abim, yengemin ailesi perişandı. Gecelerce, abim ve yengemin ilaç alarak yattığı odada yatıyordum. 10 dakika uyur uyanırlar ve bu felaketi yeniden anımsarlardı. Bir gece abim yengeme dedi ki "seni doktorlara götüreceğim( yengem 47 yaşındaydı) gebe kalacak ve Mete gibi bir çocuk doğuracaksın" dedi. Yengem ince ince sızlanarak " Onun gibi bir daha doğuramam" ağlamıştı.
Aslında yengem ve abim 1990 yılında Mete ile birlikte "ölmüşlerdi".
Yaşam, bu güzelliklere gaddarca müdahale etmiş, en değerli şeyi alıp gitmişti.
Ondan sonra hastalıklar, ilaçlar, cenaze törenleri, her yıl anma törenleri, mevlit okutma ile geçen bir hayat, yengem için geçen hafta son buldu.