KİM DEMİŞ KIBRISLI TÜRKLER ÜRETMİYOR VE TEMBELDİR DİYE?
Gerek Osmanlı idaresinden kalan kayıtlarda gerek İngiliz kolonisi olduğumuz dönemlerde yayınlanan yıllık istatistiklerde gerekse de 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin ekonomi ve demografik yapı ile ilgili olarak yayınlanan istatistiklerde bir gerçek ortaya çıkmaktadır ki o da Kıbrıslı Türklerin adada genellikle toprak, tarım ve hayvancılıkla uğraştıklarıdır.
Feodal toplumların genel karakteristiği olarak toprağa bağlı bir yaşam sürdürülmesinin izlerini Kıbrıs Türk Halkı harfiyen taşımaktaydılar.
Kıbrıslı Türklerin özellikle şu an Güney Kıbrıs’ta kalan topraklarının konum itibarı ile yerlerine bakıldığında ağırlıkla sulu tarım, zeytin ve harnıp üretiminin yoğun olduğu bölgelerin ağırlıkta olduğu görülmektedir. İstatistiklerden de görülmektedir ki bu alanlarda yapılan üretim ağırlıkla Kıbrıslı Türk köylülerinin elindeydi. Malum, Kıbrıslı Rumlar ticarete Kıbrıslı Türklere nazaran daha yatkın olduklarından, Kıbrıslı Türklerin ürettiklerini alıp satarak üretici olan Kıbrıslı Türklerden daha fazla kazanç elde edebilmekteydiler. Üstüne bir de özellikle 1963 sonrası devlet mekanizmalarını da ellerinde tuttuklarından dolayı Kıbrıslı Türklere göre mukayeseli olarak kat kat daha avantajlı durumdaydılar da.
Kıbrıslı Türklerin toprakları ayrıca Larnaka’dan başlayarak Poli’ye kadar olan kıyı boyunca uzanmakta ve özellikle verimli toprakları da ağırlıkla ellerinde bulundurmaktaydılar 1974 yılına gelene kadar. Evet büyük şehirlerde yani Larnaka, Limasol ve Baf’ta nüfus ve toprak yoğunluğu Rumların lehine seyrediyordu ancak buralar genellikle ticaretin yoğun olduğu yerlerdi ve bunlar da Rumların elindeydi maalesef, ancak köylerde durum öyle değildi yukarıda bahsetmiş olduğum kıyı boyunca.
Tuzla’dan başlayarak, Köfünye, Aytotoro, Tatlısu, Pendagumo, Muttayaga, Limasol’un çiftlikler bölgesi, Asomado, Kandu, Piskobu, Evdim, Paramal, Mandirga, Lemba, Yalya, Arodez ve daha nice köylerin tamamı Kıbrıslı Türklerin elinde olan zengin topraklara sahip kıyı bölgeleriydi.
Hele, Trodos dağında ve biraz daha denizden içerideki bölgelerde yer alan yer alan Lefkara, Dohni, Malya, Monyat, Gilan, Aytuma, Bladanisya, Aleftora, İstavrogonno, Dillirga, Malunda, Hirsofu, Susuz ve daha nice verimli topraklar Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları ve üretim yaptıkları yerlerdi yüzyıllar boyunca.
1963 yılına kadar da ne bir yerden kredi alarak yaşadı Kıbrıslı Türkler ne de iaşe. Ürettiler, sattılar, geçindiler ve bir de mücadele ettiler Kıbrıs’ta varolabilmek ve yokolmamak adına.
1963 yılında 3 yıllık Devlet tecrübesinden sonra Cemaat Meclisini ve kendi “devlet” mekanizmalarını kuran ve memurların 30 kıbrıs lirasına sabitlenen maaşlarını Türkiye’den almaya başlayan Kıbrıslı Türkler, bir bakıma o tarihten sonra en azından maaşlar olarak bağımlı olmaya ve kendi kararlarını kendileri alamamaya “alışmaya” başladılar maalesef!
O tarihlere kadar ürettikleri ile yaşamaya alışmış olan Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyetinin yatırımlarından da nasiplerini alamayınca ve devlet mekanizmalarından uzaklaştırılınca kendilerini boşlukta hissettiler ve tek dayanak olarak da TC hükümetlerine bağlandılar. Elbette TC yardım ve destekleri olmadan o zor yılları atlatmak çok da kolay olamazdı, ancak o günden bugünlere kadar gelinen yıllarda gerek Kıbrıslı Türk Yöneticiler gerekse de onlara kılavuzluk eden TC’li yöneticiler maalesef üretimi teşvik yerine hep kamuda istihdamı teşvik etmişler ve “bir avuç” dedikleri Kıbrıslı Türklerin devlet mekanizmalarındaki maaşlarını karşılamayı tercih etmişlerdir. Bugün geriye dönüp bakıldığında bu yöntemin ekonomiyi güçlendirmek ve insanlarımızın kendi özel işlerini geliştirerek çalışmalarını teşvik etmek adına ne kadar yanlış olduğu gün gibi ortadadır. Ancak 1974 sonrasında dahi gerek tarımsal ürünlerde gerekse ufak da olsa sanayi ürünlerinde ortaya çıkarılan değerlerin geliştirilmesi, ihracatı ve bu alanlarda istihdam alanları yaratmak yerine hep taşıma su ile değirmen döndürülmesi yolları tercih edilmiştir TC’li ve KKTC’li hükümetler tarafından. Ecevit dönemlerinde de Demirel dönemlerinde de ve hatta Özal ve Erbakan dönemlerinde de hep bu yollar yürünmüş ve “bir avuç” dedikleri Kıbrıslı Türklerin ürettiklerini ihraç etmeleri yerine kamuya istihdamları tercih edilmiş ve domateslerine kadar Türkiye’den gönderme yolları önerilmiştir!
Şimdi de “deniz bitti “denmeye başlandı Kıbrıslı Türklere ki Kıbrıs Türk Halkı üretmemeyi hiçbir zaman kendisi tercih etmemiştir. Bugün de yapılması gereken üretimi teşvik etmek, özel sektöre destek olarak yeni istihdam alanları yaratmak ve Kıbrıslı Türklerin ürettiklerinin başta Türkiye olmak üzere Avrupa ve çeşitli dünya ülkelerine satılmasının mücadelesini vermek olmalıdır…
Sonuçları değiştirmek için başlangıçları değiştirmenin gerekliliğinin önemini unutmadan mücadelemize devam etmeli ve Kıbrıslı Türklerin varolma mücadelesini tıkamak yerine önünü açmalıyız. Bu sistem tıkanmıştır ve Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşıp bir dünya ülkesi olamadan da sorunların adil, insanca ve demokratik yollarla çözümü mümkün değildir ancak çözüme kadar yapılması gereken de tamamen kendi kendimizi yönetmek ve üretmek olmalıdır. TC yardım ve katkılarıcari bütçeyi karşılama yerine kredi olarak düşünülmeli ve kendi alacağımız kararlarla yatırımlarımıza katkı anlamında değerlendirilmelidir…