Aslında Hepimiz Melankoliğiz!
Aslında bu ülkede hepimiz melankoliğiz, çünkü hepimiz yasını tutamadığımız büyük kayıplardan muzdaripiz. Örneğin, hayatı boyunca bu ülkenin Yunanistan ile birleşmesini savunan biri kendisini günümüz Kıbrıs’ında nasıl hisseder acaba? Bir zamanlar Enosis ülküsü için hayatını ortaya koymuş bir Kıbrıslı Rum bugün Kıbrıs’ın yarısında Türk bayrağının dalgalandığını görerek yaşarken ağır bir hüzün veya melankoli duygusuna kapılmaz mı? Ya Taksimci bir Kıbrıslı Türk’e ne demeli? 1950’li yıllardan beri Anavatan’ın kollarına atılmak için onca fedakârlık yapan, mücadele eden ama sonunda adanın parçalandığını görse de Taksimin bir türlü gerçekleşmediğini yaşayan biri kendini nasıl hisseder? Üstelik, romantik Anavatan’ın bütün büyüsünü yitirdiği, Annan Planı gibi bir plana “evet” dediği, bunu da her an tekrarlayabileceğini ima ettiği bir ortamda Taksimci bir Kıbrıslı Türk melankolikleşmez mi? Kıbrıs Türk toplumunun kumarhanelerle kuşatıldığı, kullandığı malın mülkün mahkemeler tarafından sorgulandığı, Mesarya ovasının dışına hiç bir şey satamadığı bir vaka iken, Taksimci Kıbrıslı Türk melankolik olmasın da kim olsun?
Sonra, Kıbrıs Cumhuriyetçilerini düşünün. Adamlar 1960’lı yılların ortasında Enosisin mümkün olamayacağını anlayıp yollarını Pan-Helenizm’den ayırdılar. Romantik Anavatan Yunanistan’ı “çıplak kertenkele” ilan edip Kıbrıs Cumhuriyetine dört elle sarıldılar. Ortakları Kıbrıslı Türkleri bir biçimde başlarından savarak cumhuriyeti kendi başlarına yönetmeye başladılar. Her şey “yolunda” giderken bir sabah uyandılar ki ne görsünler; Yunan Cuntasının tankları Makarios’un sarayını basmış, bir kaç gün sonra da Türk tankları adayı güney ve kuzey diye ikiye ayırmış.
Ya KKTC’cilere ne demeli? Kosova bağımsızlığını daha dün ilen etti ve tam 69 devlet tarafından tanındı. Bugün de Uluslararası Adalet Divanı Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin uluslararası hukuka aykırı olmadığını söylüyor. Demek ki Kosova’yı tanıyanların sayısında artış olacak. Oysa KKTC ilanı uluslararası hukuk bakımından “geçersiz” ilan edildi. Yani “yok” hükmünde. Bu konuda yakın gelecekte kimsenin fikrini değiştirmeye niyeti olmadığı da görülüyor. Ayrıca, “egemenim”, “kendi kaderimi tayin etme hakkım vardır” deyip duran ama itfaiyesini bile kendi yönetemeyen bu insanlar, bir de basının önünde gerçek egemen tarafından maaşlarının hesabını vermeye zorlanınca ne hissederler? Bu arada, kaderini tayin edecek olan “kendi”nin iyice tanımlanamaz hale gelmesi de cabası…
Gelelim solculara. Ülkemizde Marksizm’in çocukları en çok “Kıbrıs’ta Barış Engellenemez” sloganını seviyorlar ama gelen giden barışa takoz koyuyor. Üstelik bunların bazıları solcu… Ve barış, Kaf dağının arkasında…
Ya anayasada bile görünmeyen Maronitler, Ermeniler, Latinler ve susturulmuş göçmenlerle cinsel yönelimlerinden ötürü dışlanan insanlar ve de ataerkil kalıplar içine sıkıştırılmış kadınlar nasıl melankolik olmasınlar? Aşağılanan, hor görülen göçmenler ne yapsınlar?
Gelelim federalistlere. Sabah akşam “farklılık içinde birlik”, “çok-kültürlü demokrasi”, “tanınma siyaseti” ve “federal devlet” deyip duruyoruz ama yaşadığımız ülkenin insanları lale tarlasında bir papatya görmeye bile tahammül etmiyorlar. “Kendinden” saymadıkları hiç kimsenin haklarından söz etmedikleri gibi, birbirlerini tanımak için zerre kadar merak duymuyorlar. Federal devlet kuracaklarını ileri süren siyasi elitler ise bir yandan yabancı diplomatlar gibi “çözüm temennisinde” bulunuyor, diğer yandan da etnisite motorlarını tam gaz çalıştırıyorlar.
Velhasıl melankolik bir ülkeyiz biz. Üstünde oturduğumuz yer, altında kayıplarımızın yattığı bir mezarlığı andırıyor. Fakat bizi bu melankoliye sürükleyen şey, birbirimize karşı kazanmak istediğimiz savaşlarda uğradığımız kayıplardır. Narsisit bir melankoli hali ile sadece “kendi” kayıplarımıza takılıp kalmazsak ve birbirimizle olan derin ilişkisellikten kaynaklanan “ortak kaderimizi” duyumsayabilirsek, melankolimizi belki yaratıcı ve dönüştürücü bir güç olarak yaşayabiliriz. Belki geçmişte büyük kayıplara yol açan birbirimizi yok edici bağımlılık ve iç içeliğimizden başka bir gelecek kurarız. Yine kaderi iç içe, yine bağımlı ama bu kez birbirimizi çoğaltan, yok eden bir bağımlılık değil!
Aksi halde, her birimiz “şahane” mezarlığımızın bir köşesinde kendi kayıplarına ağlamaya devam edecek ve hayat akıp giderken biz yaşamdan kopmuş melankolikler olarak sadece geride bıraktığımız kayıplarımızla ilgileneceğiz…