
Quo Vadis Sayın Talat?
Mutlu AZGIN
Sayın Mehmet Ali Talat’ın, bağımsız katıldığı son Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybettiği günden itibaren siyasi hayatına nasıl bir yön vereceği, konuşulup tartışılıyor.
Aslında bu tartışma en çok CTP-BG içinde yapılmaktadır, nedeni malum...
CTP-BG yılsonu Siyasi Tezler Kurultayı’nın ardından gerçekleştireceği Olağanüstü Kurultay için Başkan adayı arayışlarını sürdürmektedir. Zira, halen görevi yürüten Genel Başkan Sayın Ferdi Sabit Soyer bir önceki yarışlı Kurultay sürecinde son kez aday olduğunu kamuoyuna duyurmuş ve partililerinden “son defa” destek istemişti. Neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duymuştu Sayın Soyer?
Duymuştu çünkü, özellikle 2005-2009 ( “referandum hükümetleri” sonrası) yılları arasında hükümet ve parti yönetiminde aktif rol almış kişilerin, partililer, seçimler aracılığıyla “cezalandırıldığını” ve dolaylı olarak “degiştirin” çağrısına kulak verilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bunun yanı sıra yenilenme ve gençleşme ihtiyacı da vurgulanıyor. Peki tüm bunların Sayın Talat’la ilgisi ne?
KESTİRME ÇÖZÜM TALAT
CTP-BG ve benzer partilerde, yani literatürdeki tanımıyla “manifesto-program partileri”, Başkan değiştirmek çok kolay olmaz:
1) Belirli bir manifesto- program çerçevesinde örgütlenmiş partilerde “makamlar” görev olarak algılanmaktadır. Yani “grup içinden herhangi bir insan” manifesto ve programa bağlı kalmak şartıyla çeşitli görevlere getirilebilir. Makamlar ya “tebliğ edilir” veya “görev kabul edilir” ama asla talep edilmez. Talepkarlar dahi bu rolü kesmek zorundadır .
2) Ek olarak, CTP-BG (kadrocu devrimci gelenek) kültüründe fevkalade hissedilir yeri olan “şekilsel eşitlik” ilkesi, parti kadrolarında “her göreve kendini layık görebilen” hatırı sayılır sayıda insan yaratır. Bazı akıl almaz cüretkar çıkışların, eylemlerin ve kişisel hayal kırıklıklarının zaman zaman yaşanmasında önemli bir etmendir...
3) Bireyler genel anlamda parti grubunun özelde ise kendi gruplarının “organik”uzantılarıdır. Bu nedenle aslında Genel Başkanlık değişimi “yönetici elit”lerin tümünü değiştirme isteğidir, veya parti içindeki etkinlik ve pozisyonlarını dönüştürme talebi. Bir başka deyişle, şayet Genel Başkan kendi rızası ve doğal nedenlerle görevi bırakmak istemiyorsa, süreç oldukça karmaşık ve çelişkili devam eder. Manifesto-program partilerindeki değişimin karmaşık ve çelişliki olması 3 temel maddeyle açıklamaya çalışmak sanırım yanlış olmayacaktır:
a) Yarış, manifesto ve program yarışına dönüştürülür, yani ideolojik nedenler üzerinden bazen çok gereksiz tartışmalar yapılabilir. İktidar yarışı nedeniyle bu ideolojik sebeplendirmeler karşılıklı suçlamalara dönüşme tehlikesini barındırmaktadır, ve çoğunlukla irili ufaklı iktidar-çıkar kavgalarına alet edilir (veya, avrupa ve bizdeki örnekleriyle partiden toplu istifalar gerçekleşir ve genelde partiden istifa eden uzlaşamayan elitlerdir,ayrılanlar farklı parti kurar ve oranın yönetici kadrosu olurlar).
b) “Karizmatik lider partileri”nin aksine (mesela Akıncı’nın TKP’si) bu tarz partilerde gruplar güçlüdür ve ağır sürtüşmeler çok daha uzun süreli olumsuz etkiler yaratır.
c) “Herhangi bir grup üyesinin herhangi bir göreve” getirilebileceği fikrinin hakim olduğu örgütlenmelerde hoşnutsuzluk tüm bir elit kadronun gözden çıkarılmasına, suçlanmasına neden olabilir. Bu durum sürekliliği zedeleyici bir unsurdur. Aynı şekilde tersi de gerçekleşebilir, yönetici grup kendini korumaya alıp yine kendi içinde kapalı kalmaya devam edebilir, ki bu durum dinamizim ve devinim sorunu yaratır.
Sayın Talat tam da bu nedenlerle muhtemel sıkıntıların ve yaratılacak karmaşanın ortadan kaldırılması için fırsat olarak görüldü. Sayın Talat’ın toplum nezdinde saygınlığı ve parti elitlerine nazaran daha az yıpranmışlığı ve aday olması halinde tartışmasız gruplar-arası “hegomonik rakipsizliği” bulunmaz bir fırsattı. Dahası Sayın Talat birçok partili gözünde “hükümet kurbanı” bir siyasi figürdü. Tüm bu görüşler tartışma kaldırır ancak oluşan algı bu. Ve haliyle Talat, kestirme çözümler durağından kalkan ilk otobüs olacaktı...
TALAT’IN VE SİYASİ PARTİLERİN ÇEVRELENDİĞİ SİSTEM
Lakin, SayınTalat geçen hafta Cihan Haber Ajansın’a yaptığı açıklamada “parti liderliği” düşünmediğini bir kez daha yineledi. Birtakım gerekçelendirmelerle konuya açıklık getiren Sayın Talat, siyasette herhangi bir partinin liderliğine soyunmayı düşünmediğini fakat “siyasi partilerin dışında ama tümüyle dirsek temasında olarak bugüne kadarki birikimleriyle hizmet etmek istediğini” belirtti. Bu gerekçelendirmeler ve anlamları üzerinde uzun uzun tartışabiliriz. Mesela birikimleri,yetkinliği,edimleri ve kapasitesi konusunda kimsenin şüphesi olmadığı gibi, parti liderliğinin bazı çevrelerin dışlanması anlamına geleceği görüşü bir hayli tartışmalıdır. Zira Talat’ın genel politik hedef ve amaçları doğrultusunda zaten kendiliğinden bazı grupları kucaklayacak bazılarını da dışlayacaktır. “Konsensus siyaseti” otoriter rejimlerde mümkün sadece. Belki de kastettiği “çözüm ve barış bloğu”nun partiler üstü sesi olmaktır. Dahası ve en önemlisi sözünü ettiği “hizmet”in çerçevesi hakkında detay nedir, bilmiyoruz. Neyse, konumuza geri dönelim, önemli olan büyük resim...
Bence mesele farklı, sistemle alakalı...
SİSTEMİN ADINI KOYMAK: BAŞKANLI PARLAMENTER REJİM...
Sayın Talat’ın yukarıda sunduğu gerekçelendirmeler aslında Başkanlı Parlamenter sistemimize içkin çelişkileri de beraberinde getirir.
Hemen not edelim, sistem tartışmaları yapılırken KKTC’nin “hükümet ve yönetim biçimi” olarak parlamenter sistem içinde çalıştığı tanımlamasını yapmak kesinlikle olan biteni anlatmakta/açıklamakta yetersiz kalır. Bu nedenle sistemin Başkanlı Parlamenter Sistem olduğunun ayırdına varmak ve böyle kullanmak çok daha açıklayıcı olacaktır.
Klasik Başkanlı Parlamenter sistemlerde yasama, yürütme, yargı, hukuk normu hiyerarşisi temelinde yetki ve sorumlulukları gereği parlamenter sistem devam etmekte, ancak Devlet Başı veya Devlet Başkanı/ Cumhurbaşkanı halkoyu ile seçilmektedir ( İrlanda, Bulgaristan, anayasa değişikliğiyle Türkiye, ilk akla gelenler). Yani, yürütme parlamentoda yeterli milletvekiline sahip “parti grubu” (veya grupları) tarafından yönetilir ve Hükümet Başı/ Başbakan yine aynı grup içinden çıkar, yasa yapıcı parlamento olduğuna göre aynı zamanda parti grubu yasama görevinde de belirleyici olur. Ancak Klasik Parlamanter rejimlerde olduğu gibi Devlet Başkanı/Cumhurbaşkanı parlamento tarafında değil halkoyu ile seçilir. Bu durum, parlamenter rejim içinde yürütme ve yasama erkine müdahale şansı vermez (anayasal yetki ve sorumluluklar temelinde) ve fakat halkoyu ile seçilmiş olması Devlet Başkanı açısıdan çok önemli bir “siyasi güç ve prestij” kaynağıdır.
SİSTEMİN KKTC’DE ADINI KOYMAK: GÜÇLENDİRİLMİŞ BAŞKANLI PARLAMENTER REJİM VEYA SEÇİMLİ DİKTATÖRLÜK
Ancak bizdeki örneklere bakıldığında, Kıbrıs Sorunu başta olmak üzere Cumhurbaşkanlığı’nın “siyaseten işlevsel” yetkileri halkoyuyla seçilmiş olmanın “siyasal prestij”i ötesinde çok daha güçlü ve çok daha derin anlamlar içermektedir:
1) Cumhrubaşkanı belirli bir siyasi hareketin lideri olduğunda, anayasal görev ve yetki sınırlandırılmasına bakmaksızın ( hukuksal bakış açısı) “siyasi gücü” dolayımsız halk oyuyla seçilen diğer örneklerde çok daha fazladır. Kuzey Kıbrıs’ta her “ana akım” partinin temel hedefi Genel Başkan’ını “toplum lideri” yapmak, yani Cumhurbaşkanlığı makamına taşımaktır. Türkçe meali şu: Yıllarca liderlik yaptığınız partinin adayı olarak seçimleri kazanırsınız, ortada oluşması muhtemel iki durum vardır. Ya kendi geleneğinizden siyasi hareket Parlamenter sistem içinde hükümet kurmaktadır (1992 öncesi ve sonrası Denktaş örneği), veya zaten siz Başbakanlık görevini sürdürürken aday olmuş ve Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmışsınızdır ( 2005 Talat, 2010 Eroğlu). Bu noktanın detaylandırılmasını başka bir yazıya bırakmakla birlikte şunu söyleyim KKTC deneyimi şimdiye kadar göstermiştir ki “KKTC’yi yöneten (paradigma) Cumhrubaşkanı seçer”. Sayın Rauf Raif Denktaş’ın DP’nin 1992 yılında kurulmasıyla birlikte yıllarca liderliğini yaptığı ve kurucusu olduğu UBP adayına karşı yarışması bu gerçeği değiştirmez.
2) Partilerin sorun/konu hiyerarşisi bakımından en belirleyici/ayrıştırıcı adeta “ kimlik oluşturucu” siyasetlerini Kıbrıs Sorunu hakkındaki politikaları tayin etmektedir. Bu kadar önemli bir konuda tam ve en yetkili kurum olarak Cumhurbaşkanlığı hedefi yine siyasi hareketlerin “hedef hiyerarşisi” içerisinde en üst sırada yerini alır...
Bu durumda, Cumhurbaşkanı hele de aynı partiden önce Başbakanlık yapmış daha sonra Cumhurbaşkanı seçilmişse (Sayın Talat ve Eroğlu) veya hükümet etmekte olan siyasi partinin kurucu lideri/ruhani lideriyse ( Sayın Rauf Denktaş) böyle bir siyasi pozisyonun ve hükümet ile geliştirilecek ilişkilerdeki siyasi etkinliğin ve gücün farkında mısınız? Herhalde seçimli demokrasilerde eşine az rastlanır bir güç yoğunlaşmasının tek elde ve tek makamda toplanmasıdır bu durum... Efendim falanca şahıs şöyle yapmıştır filanca böyle tartışmasına girmenin manası yok. Bu sistem (hukuksal değil) siyasal açıdan tam bir “seçimli diktatörlük” sistemidir. Diktatörce yönetilip yönetilmeyeceği seçilen siyasilerin uhdesindedir.
3) Tüm bu siyasi etkinliğin “yetki paylaşımı, denge ve kontrol mekanizmaları” geliştirilmeden sözde parlamenter sistem içinde vuku bulması, demokrasilerde devlet ve vatandaş arasındaki en önemli siyasi kurum olan siyasi partiler açısından çok ciddi dengesizlik ve istikrar sorunu yaratmaktadır. Yani Cumhurbaşkanı hem partinin içinde çok güçlü bir siyasi figür olarak varlığını sürdürecek ve birçok kararda önemli bir etkinliğe sahip ilişkisel ve siyasal kapasitesi olacak, hem de iç siyasetteki gelişmelerden sorumlu tutulmayacak (icra). Bu da tamamıyle hukuksal bakış açısı yanılgısıdır. Zira Cumhurbaşkanı’nın hem hükümet üzerinde çok geniş yönlendirici gücü vardır (yasal yetkisi olmamasına karşın) hem de zaten kendi konumu hükümetin başarı ve başarısızlığıyla dolaysız bağlantılıdır.
Başbakanlık görevinden sonra Cumhurbaşkanlık görevine gelmesi halinde siyasilerin, partiler çok daha ciddi bir karmaşa yaşar. “Başbakanlık yaptıktan sonra” vurgusuyla, parlamenter sistem içinde partiyi Genel Başkan olarak yıllarca hükümete hazırlamak ve toplum nezdinden partiyi hükümet kurabilecek noktaya taşımak kastediliyor ( hem vatandaş hem de parti içindeki konum). Böyle bir örgütlenme ve siyasi hedef başından sonuna çok önemli farklı çalışmalar gerektirir. Hükümet edebilecek çoğunluk yetkisini halktan aldıktan sonra hemen akabinde Cumhurbaşkanı olmak demek, parti içi dengelerin alt üst olması ve dahası yeni Başbakan’ın halk tarafından değil de partililerce seçilmesini doğurabilir demektir. Sayın Ferdi Sabit Soyer, erken seçim nedeniyle 2005 yılında CTP-BG Genel Başkanı görevinde seçim kazanmıştır. Lakin böyle olmayabilirdi, aynen İrsen Küçük örneğindeki gibi partili delegeler tarafından seçilebilirdi. İçinde yaşadığımız siyasi ortama bir bakınız allah aşkına, toplum olarak kasım ayında UBP delegelerinin Başbakan seçmesini beklemek zorundayız. Evet bu noktada “zaten sistem gereği Başbakan seçmiyoruz” denebilir, ancak seçmen ve partililer biliyor ki parti başkanları çoğunluk yetkisi verdiğimiz partiden Başbakan olacakdırlar. Sayın Talat’ın Cumhurbaşkanı seçildiği gün CTP-BG kendi içinde kaynamaya başlamış (haklı-haksız,nasıl-neden tartışması bir kenara), UBP ise çok daha beter bir kaosa doğru sürüklenmektedir. UBP bu sistemin bedelini çok kötü ödeyecektir zira CTP-BG ve Talat’a nazaran Eroğlu’nun Saray’a terfi etmesi arkasında çok daha büyük bir kaos ve güç açığı bırakmıştır...
HAL BÖYLEYKEN SAYIN TALAT NASIL BİR HAREKET GELİŞTİREBİLİRDİ?
Farzedelim ki Sayın Talat CTP-BG Genel Başkanı oldu yeniden. Örgütlenmesini Başkanlı Parlamenter sistem içinde hükümet olma hedefiyle gerçekleştirecektir. Genel seçim, erken olsun olmasın öncelikle Başbakanlık yarışına girecek ve partisini ona göre hazırlayacaktır. Başbakan oldu diyelim. Peki sonra? Ardından Talat yeniden Cumhurbaşkanlığı yarışına girecek ve seçilmesi halinde belki de Başbakan, aynen İrsen Küçük örneğindeki gibi parti delegeleri tarafından seçilecek yeni Genel Başkan olacaktır. Durum buyken, Sayın Talat’ın dışarıda beklemesi ve parti liderliği düşünmemesi herkesin hayrınadır. Ya da partilerin, içerideki güç dengelerine bakmaksızın Cumhurbaşkanı ve Başbakan adaylarını şimdiden hazırlaması gerekir ki sözünü ettiğim siyasi geleneğimizde parti Genel Başkanları aynı zamanda partilerin ve partililerin toplum lideri adaylarıdır. Aritimetik imkansızlıklar (TDP,ÖRP,DP) ve “ adaylık tekrarları” (UBP-Denktaş 1985-90,CTP-Talat 2010) bu gerçeği değiştirmez.
Şimdi geriye tek bir soru kalıyor: Siyasi partilerin kendi liderlerini Cumhurbaşkanı adayı göstermeleri Kuzey Kıbrıs’ta siyasi gelenektir, yukarıda irdelemeye çalıştığım nedenlerden dolayı. Sayın Talat’ın dışardan siyaset yapması, CTP-BG’nin Talat’ın aday olması halinde kendi liderini büyük ihtimalle Cumhurbaşkanı adayı göstermemesi demektir. Denktaş-UBP (1992’ye kadar) ilişkisinde olduğu gibi Parti Genel Başkan’ı partiyi parlamento seçimlerine hazırlama ve en iyi ihtimalle liderini Başbakan yapma durumunda kalacaktır. Etkilerini ve CTP-BG üzerindeki yansımalarını bu oluşan yeni durumu takip ederek hep birlikte göreceğiz. En azından teorik olarak yukarıda sözünü ettiğimiz nedenlerden ötürü göreceli istikrar yaratma ihtimalinin yeni durumun avantajları arasında olduğunu söylemek mümkün. Olumsuzluk olarak söyleyebileceğimiz Denktaş tarzı bir ruhani liderlik payesine Sayın Talat’ın yükseltilecek olması ve genel olarak parti üzerinde oluşturacağı “ikili sistem” tehlikesi.
CTP-BG önümüzdeki Kurultay belki de 40 yıllık tarihinde ilk kez Saray’ı hedefleyen bir Lider değil Başbakanlık görevine kilitlenen bir Genel Başkan seçmek zorunda mı kalacaktır? ( yukarıda sözünü ettiğim “hedef hiyerarşisi” ve “konu/sorun hiyerarşisi” toplamına denk düşen “total hiyerarşik konum” gereği).
Köklü bir partinin hele de bireylerin gücünü kurumlardan aldığını savunan bir partinin böyle bir “ipotek altına alınma” konusunda nasıl tavır sergileyeceğini hep birlikte göreceğiz. Bu konunun Sol gelenekte (Denktaş-UBP ilişkisinin aksine) çok da kolay hayata geçirilemeyeceğini şimdiden söylemek sanırım hata olmaz...
PARTİ LİDERLİĞİ DÜŞÜNMÜYOR ANLAŞILMIŞTIR, PEKİ TOPLUM LİDERLİĞİ?
Bu nedenle Sayın Talat’ın niyetleri okunurken veya siyasi stratejisi, liderliği değil Genel Başkanlığı düşünmediğini söylememiz daha doğru olur. Söylemeden geçemeyeceğim, tartışma CTP-BG’yi epeyce yıpratmaktadır, bu nedenle konu üstünde bir an önce tarafların karar vermesi ve net bir strateji ortaya konması gerekir. Yani, herkes Talat’ın niyetleri ve yol haritasıyla ilgili en azından Kurultay sürecine kadar bilgilendirilmeli ve bir karara varılmalıdır. Bir başka deyişle, benim merak ettiğim esas soru Sayın Talat’ın CTP-BG Genel Başkanlığı’na aday olup olmayacağı değil, aktif siyasi yaşamını bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle devam ettirip ettirmeyeceğidir. “Efendim şimdiden mi konuşulur bu meseleler” demek, bir partiyi bile bile ve göz göre göre istikrarsızlaştırmaktır. Bu sorumluluğu CTP’yi seven ve misyonuna inanan birinin taşımak isteyebileceğini düşünmüyorum.
Sayın Talat toplum lideri olmak istiyorsa yeniden, CTP-BG’nin başına geçmek zorunda kalacaktır; veya deneyim ve birikimlerini bağımsız ve emekli eski bir Cumhurbaşkanı olarak paylaşacaktır. Bundan başka bir seçenek CTP-BG’yi istikrarsızlaştırmaktan ve “ikili sistem” yaratmaktan başka hiçbir işe yaramaz... Yazıda sözünü ettiğim diğer bir istikrar sorununun önlenmesi için de Talat’ın yeniden Genel Başkan olması ve partiyi genel seçimlerde iktidar yapıp Başbakanlığı akabinde yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte göreve gelecek muhtemel Başbakan, takımıyla kendini hükümet edebilecek biçimde hazırlamalı ve tüm çalışmaların merkezinde olmalıdır. Ve tabii ki partililerin söz konusu kararlar ve kişilerin seçiminde oluşturulacak demokratik mekanizmaları etkili çalıştırabilmesi için yaratıcı yöntemler bulunmalıdır. Aksi halde Güçlendirilmiş Başkanlı Parlamenter sistem sürdüğü müddetçe genel olarak tüm bir siyasal hayat özelde siyasi partilerimiz çok ciddi demokratik istikrar sorunuyla cebelleşmek zorunda kalacakdır. Sistemin değiştirileceği güne kadar siyasi partiler yaratıcı ve hazırlıklı olmak zorunda, zira sistemin kendisi istikrarsızlığı ve anti- demokratik uygulamaları davet eder niteliktedir.
Sayın Talat her birkaç haftada bir verdiği demeçlerde “parti liderliği” düşünmediğini vurguluyor. Kişisel hakkıdır, kimse bir şey diyemez. Ancak, Sayın Talat’ın “toplum liderliği” konusundaki düşüncelerini açıkça ifade etmesi de başkalarının en doğal beklentisi ve hakkıdır diye düşünüyorum. Bu gereklilik sistem içinde faaliyet gösteren siyasi parti CTP-BG’yi çok yakından ilgilendirmektedir. Nedenleri de zaten bu yazının ana konusu olan sistemsel yapının dayattığı zorunluluklardır...
Umarım Güçlendirilmiş Başkanlı Parlamenter sistemimizin yarattığı çelişkili ve diktatoryal eğilimleri ve siyasal hayatımızda meydana getirmesi muhtemel istikrarsızlık/dengesizlikleri görür ve çözüm önerileri aramaya, tartışmaya devam eder, ve belki bir gün sistemi olduğu gibi bütünüyle değiştirebiliriz.