Kendi iradesine saygı duymayan bir halk yok hükmündedir!
Tufan Erhürman
tufaner@yahoo.com
Önce Kıbrıslı Türk iş insanlarının, ardından da, 15 Temmuz 2010 tarihinde Başbakan İrsen Küçük’ün Türkiye ziyaretleri, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin KKTC’ye ve Kıbrıs Türk halkına bakışı yanında, Kıbrıs Türk halkını yönetenlerin ve yurttaşlarımızın hali-pür melalini sergilemek açısından da son derece önemli işaretler sundu. Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkiler konusunda her zaman tartışmalı olan “eşitler arasılık” ve “karşılıklı saygı” ilkeleri bir kez daha ayaklar altına alındı ama bu konuda ortak bir pozisyon belirlenemedi. Onun yerine, herkes kendi meşrebince ve kendi çıkarları doğrultusunda yorumlar yapmaya devam etti.
Bu konuda herhangi bir sonuca ulaşmadan önce, ilgili tarafların yaklaşımlarını tarihe not düşmekte yarar var.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Başbakan İrsen Küçük’ün yaklaşımı
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, KKTC Başbakanı İrsen Küçük’le yaptığı toplantı sonrasındaki ortak açıklamada, basın önünde, önce Küçük’ün, sonra da KKTC’deki üst düzey kamu personelinin maaşlarını Küçük’e sormakta bir beis görmedi (bu arada Erdoğan, kendi bakanlarına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer yetkililerine de, Küçük’e yönelik üslubunu çağrıştıran bir üslupla, KKTC’yle ilgili sorular sordu basının önünde). Küçük, bu soru karşısında hiç tereddüt etmedi. Hem kendi maaşı, hem de KKTC’deki üst düzey kamu personelinin maaşları konusunda, mütebessim bir ifadeyle, açık ve net yanıtlar verdi. Herhâlde o sırada Küçük’ün aklına, böyle bir ortamda, diplomatik olarak eşiti olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, ülkesini ziyaret eden herhangi bir meslektaşına (hatta Afrika’nın bazı ülkelerinden gelen ve işlediği suçlar dolayısıyla uluslararası toplum tarafından tahkir edilen kimi meslektaşlarına dahi) böyle bir soru sormayacağı, bunun dipomatik nezaket kuralları çerçevesinde mümkün olmadığı gelmedi.
Ama Küçük’ün davranışını değerlendirmekle yetinmemek gerekir bu durumda. Kendisi, son derece dikkatli ifadelerle, mümkün olduğunca fazla sayıda “anavatan” sözcüğüyle süslediği konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na saygıda kusur etmedi. Alışılmış olan da buydu tabii! Ama Erdoğan’ın, KKTC ekonomisiyle ilgili meselenin üst düzey bürokratların aldığı maaşlardan ibaret olmadığını, bu maaşların düşürülmesinin KKTC’de kimse için sorun teşkil etmediğini, esas sorunun kamuda istihdam edilen insanların maaşlarının düşürülmesi gündemdeyken, özel sektördeki vergi kaçağının önlenmesiyle, özelleştirmenin usulüne uygun yapılmasıyla, kendi ülkesinde yapılan anti-tekel, rekabet ve yerli sermayeyi koruma yasaları yürürlüğe sokulmadan yapılacak özelleştirmelerin KKTC ekonomisini bugünkünden bile daha kötü bir duruma getirecek olmasıyla ilgili olduğunu bilmiyor olması, Küçük’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkililerinin Başbakan’ı bu konuda eksik bilgilendirdiği çağrışımı yaptı doğrusu.
Bu arada, Kıbrıs Türk solunun önde gelenlerinin yarattığı gereksiz “anavatan” tartışmasının, Kıbrıs Türk sağı tarafından, Türkiyeli yetkililere karşı, bir tür gurur okşayıcı silah olarak kullanılmaya devam edilmesi son derece dikkat çekiciydi. Oysa Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin, bu kadar hatadan ve boşa harcanan zamandan sonra önemli olanın kendilerine biat edildiğini gösteren bir üslup değil, içerik olduğunu artık fark etmiş olmaları beklenirdi. Erdoğan’ın, “kendi ayaklarımız üzerinde durabilmemizi” sağlayacak olanın, kendilerine nasıl hitap edildiğinin değil, aynen kendisinin IMF’ye karşı yaptığı gibi, “bu ülkede kararları biz alırız, size geliriz ve sizinle müzakere ederiz” tavrının takınılması olduğunu ve Kıbrıs Türk halkının “balık tutmayı öğrenebilmesi” için her şeyden önce böyle bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç duyulduğunu bilmesi gerekirdi.
Kıbrıslı Türk işinsanlarının yaklaşımı
Bilindiği gibi, Küçük’ün Erdoğan’la yaptığı görüşmeden önce, Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası’nın yetkilileri de Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’i ziyaret etmiş ve o toplantıda konuşulanların tutanakları, 7 Temmuz 2010 tarihli Havadis gazetesinde yayınlanmıştı. Her şeyden önce, Kıbrıslı Türk işinsanlarının, Kıbrıs Türk ekonomisiyle ilgili görüş ve önerilerini, kendi seçilmiş yönetimleriyle değil de Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle görüşme ihtiyacı hissetmiş olmasının ve KKTC’de yapılmasını istedikleri bazı ekonomik düzenlemelerle (örneğin çoklu asgari ücretle) ilgili olarak Çiçek’ten destek istemelerinin, Kıbrıs Türk halkının öz saygısı açısından yeterince tuhaf olduğunu saptayarak başlamak lazım. Bunun yanında, Çiçek’in, Kıbrıslı Türk işinsanlarına, Meclis önünde eylem yapma çağrısında bulunması, KKTC’deki hükümet sistemi konusundaki önerilerini aktarması ve işinsanlarımızın da yabancı bir ülkenin bakanının bu önerilerini büyük bir terbiyeyle dinlemesi dikkate değerdi. Sanayi Odamızın, bununla da yetinmeyip, 8 Temmuz 2010 tarihli Havadis gazetesinde yer alan bir açıklamayla, Çiçek’in söylediklerini desteklemeyi kendine bir borç bilmesi, işinsanlarımızın, Kıbrıs Türk demokrasisine ve Kıbrıs Türk halkının egemenliğine biçtikleri değerin anlaşılması açısından gerçekten önemliydi.
Yurttaşların yaklaşımı
Küçük ile Erdoğan’ın yaptıkları basın açıklamasındaki konuşmaların Yenidüzen gazetesinin web sayfasında yayınlanmasından sonra, bu haberin altına yurttaşlar tarafından yazılan notlar da, bu konuya kafa yoranlar açısından son derece ilgi çekiciydi. Erdoğan’ın davranışını destekleyenler, üslubu ve diplomatik nezaket kurallarını tartışmayı gereksiz buluyorlardı belli ki. Kısaca “çok doğru” demekle yetinenlerin yanında, “neresine üzüleyim bu diyalogun anlamadım. Doğruları söyledi diye Erdoğan’a mı kızayım... KTHY’yi batırdığımız mı yalan? Başbakanın maaşı mı, yoksa banka müdürünün 14 bin TL aldığı mı? Vazgeçin artık her şeyin sorumlusu olarak Türkiye’yi görmekten, üzülecek bir şey varsa o da Kıbrıs Türk halkı olarak içinde bulunduğumuz zavallı ve aciz durumdur” demek suretiyle, Erdoğan’ın söylediklerini maalesef tuhaf bir biçimde yerleşmiş “Türkiye’yi sevenler-sevmeyenler” dikotomisi üzerinden okuyarak, üsluba ve diplomatik nezakete değil, söylenenlerin doğruluğuna odaklananlar da vardı.
Erdoğan’ın yaklaşımına içerlediği anlaşılan bir yurttaşın yazdığı not da, en az yapılanları destekleyenlerin yazdıkları kadar düşündürücüydü doğrusu. “Sayın Erdoğan üslerin parasını öde. Bilmiyorum anlatabildim mi?” diyerek, ülkede yerleşmiş bir başka düşünceyi dile getiriyordu notun yazarı. Bu düşüncede olanlara göre, Kıbrıslı Türkler, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınır bekçisi, üs görevlisiydi ve Türkiye Cumhuriyeti, buradaki bekçilere/görevlilere, hiç hesap kitap yapmadan, durmadan para göndermek yükümlülüğü altındaydı. “Balık tutmanın öğrenileceği” yerler değildi sınır boyları. Sınır korunduğu müddetçe, bu bölgeye balık göndermek merkezin göreviydi.
Sonuç
Öncelikle, bazı ultra-solcuları kızdırmak pahasına şunu söylemeliyim ki, KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti’yle, olağan koşullardaki tanınmış ülkelerin diğer tanınmış ülkelerle kurduğu ilişkilerden çok daha yakın bir ilişki kurmasına asla karşı değilim. Tam tersine, bunun mutlaka böyle olması gerektiğini düşünürüm. Ancak bu durum, benim seçtiklerimin oradaki seçilmişlerin astı gibi davranmasını, onlara kayıtsız şartsız biat etmesini gerektirmez. Bir Kıbrıslı Türk olarak, tanınmış bir devlete sahip olsam da, tanınmamış bir devlette yaşasam da, ileride kurulacak bir federasyonun iki kurucu devletinden birine yurttaşlık bağıyla bağlansam da, kendi öz saygımı korumayı, irademi önemsemeyi ve başkalarını benim irademi önemsemeye davet etmeyi insanlık onurumun bir parçası sayarım.
Bu noktada, hangi şartlar altında olursa olsun (bugünkü olağan dışı koşullar buna dahildir), kararların burada, benim seçtiklerim tarafından alınmasını ve daha sonra, bize maddi yardımda bulunacak kardeş ülkelerin yöneticileriyle müzakere edilmesini, kendi yurttaşlık onurum açısından vazgeçilmez bir hak olarak görürüm.
Erdoğan’ın söylediklerinin içeriğine katılmak değildir mesele (kaldı ki, yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, medya için çarpıcı olacağı bilindiğinden, üst düzey bürokratların aldığı maaşı KKTC ekonomisinin temel sorunu gibi göstermeyi ve bu ülkedeki çalışma haklarının, sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev hakkının, sosyal güvenliğin ciddi bir tehdit altında olduğunu, özelleştirmenin, tekelleşmenin ve yabancı sermaye tahakkümünün Kıbrıs Türk halkının egemenliğini ve demokrasisini manasız kılacak boyutlara ulaşabileceğini görmezden gelmeyi kesinlikle yanlış bulurum). Mesele, hangi koşullar altında olursa olsun, Kıbrıs Türk halkının iradesine saygı gösterilmesi ve Kıbrıs Türk halkının seçilmiş temsilcilerinin, işinsanlarının ve tek tek tüm yurttaşlarının, kendi onurunu korumak konusunda asgari bir hassasiyete sahip olmasıdır. Kıbrıs Türk halkı, kendini, başka bir ülkenin halkının iradesine biat etmekle yükümlü bir ast olarak görmekten vazgeçmek zorunda olduğu gibi, o ülkenin beslemekle görevli olduğu sınır bekçisi olarak kabul etmekten de vazgeçmek durumundadır. Aksi hâlde kimse, bu ülkedeki halkın sosyal ya da ekonomik açıdan yok olma tehlikesinden söz etmemelidir. Çünkü kendi iradesinin onuruna sahip çıkmayan bir halk, zaten hâlihazırda yok hükmündedir.