UBP_nin Genel Başkanı kim olmalı?

İrsen Küçük( 13%)
Ahmet Kaşif( 19%)
İlkay Kamil( 12%)
Tahsin Ertuğruloğlu( 12%)
Hüseyin Özgürgün( 2%)
Ersin Tatar( 1%)
Hasan Taçoy( 32%)
Zorlu Töre( 1%)
Resmiye Canaltay( 3%)


2745 kişi oyladı.
 Cenk Mutluyakalı

 Tayfun Çağra

 Sami Özuslu

 Dr Filiz Besim

 Fatma Azgın

 Sevgül Uludağ

 Ünal Fındık

 Kutlay Erk

 Fayka Kişi

 Ödül Aşık Ülker

 Tamer Öncül

 Neriman Cahit

 Neşe Yaşın

 Tufan Erhürman

 Mert Özdağ

 Ozan Ceyhun

 Dr. Hasan Alicik

 Doç.Dr Mehmet Çaglar

 Vedat Yorucu

 Levent Özdağ

 Asım Akansoy

 Sinan Dirlik

 



 
 
'Bu kadar mı zor?'
26/07/2010 - gaiLe

“Bu kadar mı zor?”

 

                                                                                                                                      Hakkı Yücel

                      yucelh@superonline.com

 

Zamanın ve ülkenin birinde krala karşı bir isyan başlatılır, ancak başarısızlıkla sonuçlanır. Olayın sorumlusu lider yakalanır. Onun için son bellidir; bir odada bir hançerle baş başa bırakılacaktır; yapacağı tek şey eğilip bükülmeden onuruyla ölmesi, yani kendi kendini infaz etmesidir. Gün gelir, asi lider, masanın üzerinde bir hançerin olduğu boş bir odaya kapatılır; kapının dışında ise eşi beklemektedir. Aradan bir süre geçer ancak hiçbir hareket yoktur. Büyük işlere soyunan o insan şimdi tereddüt içindedir; elleri titremektedir, yüzünü ter basmıştır, gözleri yaşlıdır, korku içinde inlemektedir. Dışarıda, onurunu her şeyden üstün tuttuğuna ve asla boyun eğmeyeceğine emin olduğu eşinin kaderini vakur ve gururlu bir şekilde paylaşmaya hazır bekleyen kadın bu sessizlikten irkilir; “yoksa..?” diye geçirir aklından, ağır bir utanç duygusu yüreğini daraltır, “olamaz” diye mırıldanır. Biraz daha bekler, ama beyhudedir; eşinin elini ayağını bağlayan o yüz kızartıcı sessizlik devam etmektedir. Daha fazla dayanamaz, kapıyı açar, korkudan beti benzi atmış eşinin yanına yaklaşır, acıyan gözlerle ona bakar ve “bu kadar mı zor?” diye seslenir; sonra masanın üzerindeki hançere uzanır, bir sevgiliyi kucaklar gibi onu iki eliyle sımsıkı sarar, gülümseyerek “bak ne kadar kolay, işte böyle” der ve de hançerin sivri ucunu karnına saplar; kanlar içinde yere yığılır.

 

Tam olarak böyle miydi, emin değilim, ancak Ahmet Altan’ın bir yazısında okuduğum -sonradan bir romanında da (belki ‘İsyan Günlerinde Aşk’, yoksa ‘Bir Kılıç Yarası’nda mıydı) sanki bir biçimde kullanmıştı- bu hikâyeden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Ontolojik bir hesaplaşma vardı burada ve tıpkı Varoluşçuluk felsefesinin kurucularından Karl Jaspers’in  “varoluş ancak eylemde ortaya çıkabilir, ‘sınır durumlarda’ gerçekleşir” dediği hal söz konusuydu. Bu olayda ‘sınır durum’ (Sartre’nin ‘aşırı durum’ dediği) ‘ölüm’dü ve asi liderin ‘ölüm’ karşısında sergileyeceği tavır, bir bakıma onun ontolojik mahiyetini ortaya koyacaktı. Bir yanda inandığı değerler ve ilkeler uğruna ölmeyi göze alacak kadar cesur ve onurundan asla taviz vermeyen soylu bir davranış; diğer yanda ise zorda kaldığı anda bütün inanç ve değerlerini ters yüz eden, onuruyla ölmek yerine onursuz yaşamaya razı olan, soysuzluk ve pısırıklık örneği bir başka davranış. Çok şey anlatmıyor mu?

 

Son dönemlerde yaşadığımız ve tastamam bir ‘sınır durum’ olma özelliği taşıyan içinde bulunduğumuz kritik süreç (bu bir ‘sınır durum’dur çünkü yaşanan süreç, toplumsal varlığımızın kaderinin belirleneceği sona gelindiğinin, artık en ‘son sınır’ noktasına dayanıldığının somut göstergesidir), tam da bu nedenle bu aşamada atılacak adımların, gösterilecek dirayetin, doğrudan toplumsal varoluşumuzun mahiyetinin ne olduğunun/olacağının açığa çıkması bakımından büyük önem arz etmektedir. Bu yüzdendir ki şimdi toplum olarak karşı karşıya kaldığımız büyük soru şudur: Toplumsal onur ve haysiyetimizi her şeyin üzerinde tutacağımız, özgür irademize sahip çıkarak kaderimizi belirlemede etkin bir güç halinde kullanacağımız bir duruş mu sergileyeceğiz, bunun gereklerini yerine getirmek için gerekirse her türlü zorluğu üstlenmeye hazır mı olacağız; yoksa, sürdürülebilir olmaktan çıkmış, ancak el açmakla ve de onurumuzu ve haysiyetimizi ayaklar altına almak pahasına yapılacak takviyelerle, yardımlarla veya ülkeyi sorgusuz sualsiz peşkeş çekmekle ayakta duran ‘sahte cennet’te yaşamaya razı mı olacağız? Eğer doğru soru buysa, o zaman, içinde bulunduğumuz ‘dibe vurma’ yani ‘sınır durum’ halinden düzlüğe çıkma ve çözüm bulma gayretleri, hangi ideolojik ya da politik saiklerle dile getirilirse getirilsin ve hangi türden önermelerde bulunulursa bulunulsun, toplumsal onur ve haysiyet gözetilmediği ve korunmadığı sürece, bütün bunların hiçbir anlamının olmayacağının artık hepimiz tarafından anlaşılması gerekmektedir. Bir başka ifadeyle, artık tıkandığı ve bu haliyle sürdürülemeyeceği konusunda hepimizin hemfikir olduğumuz yürürlükteki siyasal-ekonomik yapının düzlüğe çıkması,  ideolojik-politik farklılıkları ne olursa olsun, sadece teknik düzeyde alınacak önlemler kertesinde gerçekleştirildiği, kenarından köşesinden tutturulan yamalı bohça derekesine indirgendiği sürece, görece rahatlamalar sağlansa da köklü bir çözüm üretilmiş olmayacak, haliyle toplumsal bağımlılığımız, irade zafiyetimiz, yani toplumsal onur ve haysiyetimizin yerlerde sürünme hali devam edip gidecektir. Eğer böyle olacaksa, o zaman varoluşsal anlamda onurlu bir toplumdan ve toplumsal hayattan söz etmek mümkün değildir; öyledir, çünkü varoluş hali toplumun kendine özgü değerlerinin, hasletlerinin tarihsel süreklilik içinde yeniden üretilerek korunduğu, iradi bir güç haline dönüştüğü, özgürlüğünün sonucu yaratılan bir dinamiktir ve bu başarıldığı oranda onurlu bir toplum ve toplumsal hayat var demektir; aksi halde o toplum değildir, kuru kalabalıktır, bir güruhtur. Şu anda bulunduğumuz yer tam da böylesi bir kırılmanın yaşandığı kritik dönem değil midir?

 

Artık inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir, Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasında hiçbir hamasetin, tarihsel, kültürel ve siyasal gerekçenin üzerini örtemeyeceği sorunlu bir ilişki vardır ve bu durum en yukarıdan en aşağıya bütün katmanlarda bir biçimde kendini göstermektedir. Nitekim en son olarak TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la KKTC Başbakanı İrsen Küçük arasında basın önünde gerçekleşen diyalog; yine, hem bunun öncesinde hem de sonrasında basın ve internet ortamında çok daha geniş ölçekte kendini gösteren rencide edici davranış biçimleri, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Şunu söylemek mümkündür: Başından itibaren bir ‘belirleyen-belirlenen’ ilişkisi zemininde gelişen ve kaçınılmaz olarak ‘belirleyen’in iradi hâkimiyetinin damgasını taşıyan bu sürecin, bugüne kadar kendi içinde kurduğu ve doğabilecek muhtemel sorunların aşılmasını sağlayan denge, büyük oranda ‘belirleyen’in yaptığı siyasal-ekonomik katkılarla mümkün olabilmiştir. Tarihsel ve kültürel akrabalık bir yana, uluslararası sistem içinde siyasi ve hukuki karşılığını bulamamış KKTC’nin varlığını ve bekasını sürdürmek adına da zorunlu kıldığı bu ilişki, aynı zamanda bağımlı ve de sorunlu bir yapının doğmasına da yol açmıştır. Bu arada sürdürülebilir sağlam bir ekonominin oluşamaması; aksine ganimet, emlâk değer artışı ve inşaat patlaması gibi sürekliliği olmayan, dahası yol açtıkları ahlâk erozyonu ve sahte zenginl(ikl)eriyle ağır toplumsal maliyetleri olan türde bir ilişkiler ağının gelişmesi, sorunları katlanarak büyüyen bu yapının sürdürülmesini giderek daha da zorlaştırmıştır. Üstüne üstlük 2000’li yılların başında yakalanan çözüm perspektifinin ve toplumsal dinamiğin heba edilmesi, yarım asırlık Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde yitirilen tarihsel bir fırsat olmuş; önce genel seçimler, ardından da cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan siyasi tablo ise bu sorunun çözümüne ve geleceğe dair kuşkuları artırarak, umutları büyük oranda tüketmiştir. Ve nihayet son noktayı 2008 yılında küresel ölçekte yaşanan finans krizi koymuş, bize teğet geçti dese de, bu kriz karşısında kendi içinde tedbirler almaya başlayan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, KKTC’ye yönelik olarak da benzer tedbirlerin alınması konusunda bastırmaya başlamıştır. Bu durum bugüne kadar ‘belirleyen-belirlenen’ ilişkisinde, gerektiğinde katkıların artırılmasıyla sağlanan dengenin artık bozulduğunun, bundan sonra yapılacak katkıların sınırlanacağının, koşullara bağlanacağının ve başta ekonomi olmak üzere yeni düzenlemelerin ve uygulamaların habercisidir; dahası can yakacağı da bellidir. Nitekim KTHY’nin tasfiyesiyle ilk adım atılmıştır, ardından gelecek yeni uygulamalar sıradadır ve bütün bunların büyük bir toplumsal sarsıntı yaratacağı da aşikârdır. ‘Dibe vurma’ halinin (‘sınır durumu’ halinin) ve toplumsal varoluş krizinin yaşandığı yer de işte tam burasıdır.  

 

Şimdi artık eteklerdeki taşlar dökülmeye başlamıştır; bugüne kadarki ilişkilerde kurulan dengenin bir biçimde baskıladığı, bir bakıma bilinçaltına ittiği bütün sorunlar, bu dengenin bozulmasıyla adeta serbest kalarak tek tek açığa çıkmış ve aynı oranda sorunlu bir dil üzerinden ifade edilir hale gelmiştir. Öyle ki, TC Başbakanı Erdoğan’la KKTC Başbakanı Küçük arasında basın önünde gerçekleşen diyalogda bu dil, protokol kurallarını aşarak, adeta ‘babanın oğlu’ sorguya çekmesi ve azarlaması biçiminde tecelli ederken, daha aşağıya inildikçe şiddeti ve dozu giderek artan saldırgan, aşağılayıcı ve onur kırıcı bir mahiyet kazanmış, tıkanan sistemin bütün günahı Kıbrıslı Türklerin üzerine boca edilmiştir. Hamaset artık bitmiştir ve gelinen nokta, bugüne kadar varlığını sürdüren ‘belirleyen-belirlenen” ilişkisinin mevcut haliyle sürdürülemeyeceğinin, biçim ve mahiyet değiştirme zamanının geldiğinin işaretidir. Kesin olan şudur ki, Kıbrıslı Türklerin de bu gerçeği hem anlamaları ve hem de talep etmeleri gerekmektedir. Öyledir, çünkü burada tıkanan sadece sistemin kendisi değildir, ondan çok daha önemlisi ayaklar altına alınan toplumsal onur ve haysiyettir.

 

Hal böyle olunca ortaya konulacak toplumsal tavır, ne şimdilerde çok sık görüldüğü gibi salt öfkenin hâkim olduğu duygusal tepkilerle ne de sistemi yeniden üretecek taleplerle sınırlı olmalıdır. Kim ne derse desin, bu toplumun geçmişinde ona fazlasıyla yetecek onur ve haysiyet vardır ve bu onun en temel varoluşsal karakteridir. Ancak unutulmaması gereken geçmişin onur ve haysiyetinin bugünü kurtarmaya yetmeyeceği, bugün yeniden yaratılması gerektiğidir. Öyledir, çünkü varoluş durağan ve değişmez bir haslet değildir, aksine zaman içinde dönüşüme uğrayarak gelişen, bu anlamda tamamlanmayan, süreklilik gösteren dinamik etkin bir süreçtir. O nedenledir ki, yüz yüze geldiğimiz bu kritik süreçte geçmişe sığınarak değil, kendi payımıza düşen sorumlulukları kabul ederek bugün yapacaklarımızla; göstereceğimiz dirayet, feragat ve fedakârlıklarla, dayanışmacı, adil ve özgür aklı hâkim kılacak yeni siyasal-toplumsal seçenekleri üreterek çıkmak mümkün olabilecektir.

 

Bunu gerçekleştirmek “bu kadar mı zordur?”...  

 

      

Feminist Atölye

Kıbrıslı Türkleri sosyal güvensizliğe mahkûm etmek istiyorlar!

Geçmişi yeniden yaşamak! Mart 1964 (3)

'Bildiğimiz Dünyanın Sonu'

KKTC’deki ekonomik sorunlara milliyetçi çareler veya çözümler

'Ezilenlerin Pedagojisi'

Yerellik, yerli yapıtlar ve evrenselliğe açık olmak

Feminist Atölye

Vamık Volkan Hoca’nın tavsiyesi

'Yerellikten evrenselliğe edebiyat'


CTP keskin virajda!

Geçmişi yeniden yaşamak! Mart 1964 (2)

Vamık Volkan Hoca’nın tavsiyesi

Solun ekonomi politiği ve siyasi irademiz

Feminist Atölye

'Yerellikten evrenselliğe edebiyat'

Dostluğuna değer verdiğim arkadaşım Tufan’a yanıt

Bir EV KADINI, GENDİ-GELEN bir KEDİ ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Ağustos Sıcağının Titrek Buğusunda

Belaruslu 'Ağır' Öyküler

Bu Haber 1214  Defa Okunmuştur:
İlişkili Haberler:

Iliskili Haber Yoktur
Haber Arama:
 Bu haber ile ilgili henüz yorum yoktur...
 

© 2008 Yeniduzengazetesi.com'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi/kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya yazarlara ait yazılardan dolayı Yeni Düzen sorumlu tutulamaz. " Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YeniDÜZEN veya yeniduzengazetesi.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz."




Web Tasarım :
Web-Art Bilişim