ÖLÜMÜNÜN 5. YILINDA ŞİNASİ TEKMAN’I, SAYGIYLA ANIYORUZ.
23 Temmuz 2005 yılında yitirdiğimiz Şinasi Tekman, ülkemizde, heykel dalında tam anlamıyla ve neredeyse heykelin adının dahi anılmadığı bir dönemde, belki yaşadığı Lefke bölgesi ve zeytin ağaçlarının da yoğun etkisi... daha da ötesi, “Öğretmen Koleji’ndeki başarısı üzerine de, Winchester’de, King Alfred Koleji’de ‘Ağaç İşleri’ konusunda gördüğü eğitim sonucunda, atandığı, “Lefke Teknik Okulu”nda öğrencileriyle yoğunlaştığı, “ahşap - doğadaki nesneler ve zeytin ağaçlarının ona taşıdığı heycanla” sanatını yoğunlaştıracak “yontu” çalışmalarıyla, zamanla “figüratif anlayışa” kayarak... “Öğretmen ve hobi” olarak başladığı heykel çalışmalarını –bu alanda- ülkemizde ilk kez bir sanat çizgisinde çalışmaları ve sergileriyle hem kendini geliştirmiş hem de toplumumuzda bir ilke adını yazdırmıştır; ki, bu konuda, atık nesneleri sanata dönüştürmesi... yani, doğanın varolan sanatsal potansiyelinin farkındalığını yaratması övgüye değerdir.
Her sergisini hayretle izlediğim ve kupkuru bir kütüğü/bir nesneyi bir sanat eserine nasıl dönüştürebilmesine şaştığımı söylediğim Şinasi Tekman’ın bir keresinde bana “Çünkü sadece bakmıyorum, görüyorum da...” deyişini ve uzun uzun izahata giriştiğini hiç unutmadım.
Evet, Onun bir özelliği de, bıkmadan usanmadan “Sanat ve sanatı” konusunda sohbetiydi...
Ölümünün 5. Yılında onu saygı ile anıyoruz...
SÜLEYMAN ULUÇAMGİL...
SONSUZLUĞA BÜYÜYÜŞÜN 46. YILINDA...
“Film bitti, ışıkları yandı / sen daha perdeye bakan çocuk / Tünaydın diyeceğim sana/korkacaksın... / Kalk... / Büyü / Öldüğümü bileyim...
İş yok / Ölülerin dudakları da kansız / Bitkisel yaşantılara adamışlar / Bense gülüyorum dağ gibi / kahkahasız...”
Evet, film bitti, ışıklar yanalı yarım yüzyıl olmuş; ama, toplum olarak “biz” hala daha perdeye bakıyoruz... Yirmi yaşın heyecanında genç bir üniversitelinin, Süleyman Uluçamgil’in dizeleriydi yukarıya aldığım. Yaşasaydı, bakalım daha neler yazacak, günümüzde, nelerin, hangi gerçeklerin altını çizecekti.
21 Temmuz 1964’te Erenköy’de, bir bomba tuzağına kurban gideli, şehit olalı, 46 yıl olmuş... Kocaman ömürlerinde, yeyip, içip, uyuyan ve banka cizdanı büyütenlerin yanında... 20 yıllık kısacık ömür çizgisine onca üretkenlik sığdıran bir yürek için “öldü” denilebilir mi?..
Süleyman Uluçamgil gibiler, olsa olsa sonsuzluğa büyür...
Ve biz, onun sonsuzluğa büyüyüşünün 46. Yılında, kendi şiiriyle ona, “Merhaba” diyoruz...
(Süleyman Fotalı’ydı; yani Beşparmaklı... Bu günleri yaşasaydı kimbilir, hangi isyanları büyütecekti yüreği!..)
“Ben Kıbrıs’ım / limanlarım var / limanlarım / Halatlar gıcırdar limanlarımda / gemiler gelir, gemiler gider / Gözyaşı dökülür göz pınarlarından / İnsanlarımın hergün...
Döğünülür çırpınılır / mendiller sallanır limanlarımda / ver-e-li-ni / Londra, Melbourne, San Fransisco / Gider insanlarım uzak ülkelere / büyük kentlere gider / Okyanuslar ötesi insansız / sıtma yatağı bataklıklara / şeker kamışı kesmeye gider...
Gider oğlu gider / Çalışkan, mert insanlarım / Bir dilim ekmeğe gider...
Spot: “Ben Kıbrıs’ım / limanlarım var / limanlarım / Halatlar gıcırdar limanlarımda / gemiler gelir, gemiler gider / Gözyaşı dökülür göz pınarlarından / İnsanlarımın hergün...
SÜLEYMAN ULUÇAMGİL
Girne’ye bağlı Fota’da doğdu. (1944’te)
Türk Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi iken... 1963 olayları başladığında, yurt savunması için, bir grup öğrenci ile, Erenköy’ (Dillirga’ya) çıkmış ve bir bubi tuzağına kurban giderek 21 Temmuz 1964’te yaşamını yitirmiştir. Ölümünden sonra, şiirlerini bazı yazı ve mektuplarını arkadaşı Orbay Deliceırmak yayımlamıştır.
ESERLERİ:
Bir Şehitten Seslenişler - 1964, Dillirga Akşamları - 1965, Asi (Orbay Deliceırmak’la) - 1966, Bütün Eserleri (Şiirler, Mektuplar, Oyunlar ve bitmemiş romanı.) 1989.
NE SANA NE DE BİZE YAKIŞMIYOR... ŞEHERİM... LEFKOŞAM
İnsan, çok çok sevdiği bir şeyi tam olarak yitirdiğini anladığı zaman duyuyor o çok derin, o çok acı verici ağrıyı, yüreğinin de ötesinde... İşte böyle bir acı, artık benim sadece yüreğimde değil, tüm benliğimde...
Ki şeherim – Lefkoşam benim vatanım... Anam - babam, dostum - kardeşim, hiç bitmeyen aşkımdı... Ama, artık ‘acılı bir hasret yumağı...’
Onca yaşanmışlık, onca anı...
Adı var ama kendisi yok artık... Ne onun ne de benim... Tıpkı Beşparmakların, Akdeniz’in olmadığı gibi... Ki onlar ‘benim dağlarım, denizim’, ki Lefkoşa benim Şeherim’di...
Ben onları sekiz yaşındaki bir çocuğun o saf ve katıksız segisiyle sevdim... Ve, hep öyle sevdim... Çocukluğumun o kocaman heyecanı ve aşkıyla... Hayatımda ne yaptımsa, neyi-kimi sevdimse, nasıl-nerede yaşadımsa... da... hep benimle olan... hep ben olan...
Hep, o saçları örgülü sekiz yaşındaki küçük kızın heyecanı ve sonsuz sevgisiyle sevdim ben seni Şeherim... Bakma, Lefkoşam deyişime, içimde yankılanan yürek sesim hep Şeherim’dir... Nerede olursam olayım... Ne yapıyor olursam yapayım...
SONSUZ AŞKIM
Kimi sevdimse hep senden sonra geldi...
Çünkü, ‘gerçek sevgi’ denen o büyüyü sen verdin bana... Oğlumun kundağını açarken, kızımın saçlarını koklarken... Torunlarımın ve yüzlerce öğrencimin o güpgüzel yüreklerinin vuruşlarını tüm benliğime çekerken de + olarak seni de solukluyordum sanki...
O yüzden güçlüdür sevgin... Ve, hiç unutulmazdır...
Bu sevgide, ana-baba-evlat-öğrenci yurt sevgisinin toplamı var çünkü...
Ve sen, yurdumun özetisin de aynı zamanda... Beşparmankların + Akdeniz’in... Bütün sevgilerim sende örtüşüyor...
Biliyorsun yaşadığı pek çok şeyi unutuyor insan sonunda... Ama üç şey unutulmuyor, son anına dek: Ana kucağu - yar kucağı - yurt kucağı... Sen bende, neredeyse bunların tümü olmuşsun... Ve, eksilerim - artılarımla ben = tümden sen olmuşum...
Bilerek sıraladım, somut olarak üç gerçek aşkı: Ana + yar ve yurt kucağı’nı Başka aşklar ve sevgiler de var ve yaşanır da, kuşkusuz... Ama, iki cihan yan yana gelse, insanın son nefesine kadar götürdüğü ilk üç aşkıdır...
Aslında, bir an durup da gözlerimi kapadığım zaman, farkettim ki ‘ana aşkı’ gelip dikildi karşıma. Evet, galiba seninle tam özdeşleşen de O... Şu anda ‘hayatım boyunca ben babamı sevdim anneme karşı’ diye yazmaya hazırlanıyordum ama... Birdenbire ve sanıyorum ki ilk defa yaşamımın bir gerçeği de somutlaştı sayende Lefkoşam: Sırf bizi okutsunlar diye, köydeki tek evimizi ve harman yerimizi satan anne - babamız, Şeher’e gelince karşılaştıkları acımasız hayat şartları karında peşinen yeniktiler ama bu yenilgiden annemin ‘ekmek teknesi’ dediği dokuma tezgahı sayesinde kurtulduk... Sabahlara kadar bez dokurdu annem... Ama, babamın bir iş bulması çok zordu.
Annem, üretimin de verdiği gücüyle evde hep dominanttı ve bunu çok somut olarak da gösteriyordu... Ve ben, o yüzden hayatın ezip büzdüğü babamdan yanaydım; o yüzden de hep çatıştım annemle...
Bu öykünün sen neresinde misin Lefkoşam...
Tabii ki karşımızda... Tabii ki güçlüden yana... O yüzden seni hem çok sevdim hem de senden çekindim... Ama güç ve güzellik öylesine yakışıyordu ki sana Lefkoşam... Öylesine yakışıyordu ki...
Şimdiki bu haline... Bu bitmiş, tükenmiş haline dayanamıyorum... İçim eziliyor, kan ağlıyor...
HEM CENNETİM HEM DE CEHENNEMİMDİN...
Aslında, şimdilerde uzun uzun düşünüyorum da, sen hem cennetim, hem de cehennemim oldun hep, Lefkoşam. Hep, zenginden ve güçlüden yana oldun... Hala da öylesin... Ama, itiraf etmek zorundayım da, biraz da bu halin ‘beni ben’ yaptı: sana konuşamadığım – sesimi duyuramadığım için hep yazdım, hep yazdım... Hala da öyle yapıyorum ya...
Biliyor musun Şeherim, bunun bana çok yararı oldu. O, neredeyse, pek çok çocuğun hayatını zehir eden “yanlış yetiştirme” (sadece aile ile sınırlı değil, okullar da) sonucunda ben tümden hayatın dışına itilmekteyken yazarak ve bunun sonunda da edindiğim bilinçle, ‘şartlarla’ mücadele ederek kurtuldum. (ki bizim dönemde, birçok çocuğun hayat öyküsü böylesi kesişiyor.)
O süreçte, ne iyi bir ‘yönetim’, ne iyi bir işgücü ve eşgüdüme dayalı ‘üretim’, ne de ‘hakça’ bir paylaşım vardı...
Beni üzen, kahreden de bu ya... Gele gele geldiğimiz noktada, tıpkı O günlerdeki yaşantımıza döndük... 1974’ten bu yana ve hala durmadan akan bir “göç + ‘hakça olmayan bir düzen’ ve ‘paylaşım’ ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran yeteneksiz – yetkisiz yönetimlerimiz”. Niye saklamalı niye gocunmalı: Onlar sayesinde, bttik, bitiyoruz ya!
O gün ve bugün de bir türlü ‘erişkin’ bir duruma gelemedik... Kendimizi maddi ve manevi varedip, savunamadık! Düşünüyorum da, 8 yaşında bir çocukken, “Müstemleke Yöneti”minden nasıl canım yanıyorsa... Şimdilerde de aynı şekilde, hatta bin beteri canım yanıyor!
Bu yaralı çocuk kimliği ne sana... Ne de bize yakışmıyor Lefkoşam...
HALA
Bizim yapmamız gereken ama onca çektiğimize rağmen hala aklımızı başımıza alarak yapmadığımız-yapamadığımız, birbirimizin karşısında olmak yerine... “işbirliği ve dayanışma” içinde olmak. Çünkü, tehlike ve yaşadıklarımız ortak. Yani, “Mağluptur bu yolda galip görünse de her Kıbrıslıtürk!” Çünkü, dertler, tehlikler ortak. Görünen farklılıklar kesinlikle göreceli... Çünkü, sonuç toplumsal... yani acı ve eziyet ortak...
Bu toplum, bunca yıldır, “toplumsal” ve “karşı toplumla” olan çatışmaların bedelini ağır ödemiştir ve “hiçbir kurtuluş reçetesinin de olumlu bir sonucu olmadığını...”
Hayat ve pratik bunu öğretmeli artık bize!.. Yani, ‘kendi haklılığımıza kayıtsız şartsız inanmanın bilincine erişmek! Ve, şimdiki gibi yaşamanın dünyanın malına parasına ve gücüne sahip olsanız da... ancak, adaletli ve insan haklarına saygılı bir dünya – bir düzen kurulduğu zaman bir anlamı olabileceği gerçeğinin artık ayırdına varmak!
Bir düşünün bakalım: Bir devlet, kendi insanının haklarına, varlığına hatta dünya karşısında saygınlığı-onuru olan “Hava yollarına” bile sahip çıkamıyor... İnsanlarını yalnız ve çaresiz bırakıyor...
Toplumumuza, ÖNCÜLER gerek... ÖNCÜLER...
Bu tersine işleyen – toplumu öğüten çarkı tersine çevirebilecek: Bu toprakları seven dürüst insanlara...
Bir ışığa ihtiyacımız var bizim... Bir IŞIĞA...
Aydınlanma ışığına...
Bunu taşıyacak, yaşama sevinci, barış, dostluk, dayanışma, hoşgörü gibi insanı yücelten erdemleri yeniden yeşertecek insana... İnsanlarımıza...
Bu adayı seven, bu adanın kültürüne sevgiyle sahip çıkarak gerçek bir insanlık yürüyüşünü – yeniden başlatabilecek...
İçinde yaşayan tüm insanları, din, dil, ırk gözetmeden sevgiyle kucaklayabilecek...