KIBRISLI TÜRKLER ARTIK KIBRISLI TÜRK DEĞİL BAŞKA BİR ŞEY OLMAK İSTİYORLAR!
Yaz aylarıyla birlikte gecelerimizi düğünler süslemeye başladı yine. Kimileri bir gecede üç ayrı düğüne gitmek zorunda kalan geniş çevreli Kıbrıslı Türklerin hâli duman. Uzun kuyruklarda dakikalarca bekledikten sonra, sanki bankaya ödeme yaparmış gibi tevdi edip borçlarını, bir sonrakine yetişmek için hızla terk ediyorlar düğün alanlarını. Eski düğünleri hatırlayanların sözünü ettiği sosyalleşmeler, oynamalar, kozan marşları falan her gün biraz daha azalıyor. Bu biçimiyle zaten yeterince tuhaflaşmış olan düğün ve nikâh törenlerinde son zamanlarda Amerikan dizilerinden fırlamış fanteziler de gırla gidiyor. Önce erkeklerle başlayan bekârlığa veda partileri, toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki duyarlılığımız her gün biraz daha geliştiğinden olsa gerek, kadınlar arasında da yaygınlaşmaya başladı son zamanlarda. Şimdilik yalnızca başlarına tuhaf kulaklar falan takarak meyhanelere gitmekle yetinen kadınlarımızın, modernleşme hızımıza koşut bir biçimde, en kısa zamanda striptiz yapan genç erkeklerin sahne aldığı bekârlığa veda partileri düzenlemeleri de bekleniyor. Ülkemizdeki gece kulübüne gitme alışkanlığı dikkate alınırsa, erkeklerin aynı amaçlı partilerinde benzer uygulamalara bir yenilik olarak bakmak gerekmeyecektir herhâlde!
Nikâhtan öncesi için düşünülen bu “hoşluk”un yanında, nikâh törenine dair çeşitlemeler de gündemde. Damadı kıyıda bekleterek denizden kayıkla gelen gelinler mi istersiniz, hıristiyan olmadığımız için maalesef kilisede yapamadığımız nikâh törenlerimizde oralarda uygulanan âdetlere uygun olarak babanın kolunda gözü yaşlı gelen müstakbel eşlerini bekleyen damatlar mı?
Bütün bunlar, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ından bir bölümü hatırlatıyor bana. Hani, atölyesinde, bugün vitrinlerde elbise sergilemek için kullanılan mankenleri üreten bir zenaatkârın hikâyesinin anlatıldığı bölümü. Bir gün Beyoğlu’ndaki mağazaların sahiplerine mankenlerini göstermeye karar vermiş bizim yaşlı usta ... (Bu noktadan sonra Pamuk’un cümleleriyle baş başa bırakıyorum sizleri):
“Götürdüğü örnekleri gören, atölyesine, mahzenine gelen bütün o ‘bonmarşe’ sahipleri, takım elbise, etek, kostüm, çorap, palto, şapka satan bütün hazır giyimciler ve vitrinciler tek tek geri çevirmişler onu. Yaptığı mankenler ... Batılı ülkelerin insanlarına değil, bizim insanlarımıza benziyorlarmış. ‘Müşteri’ demiş dükkâncılardan biri, ‘sokakta her gün binlercesini gördüğü, o bıyıklı, çarpık bacaklı, kara kuru vatandaşlardan birinin sırtındaki paltoyu değil, uzak ve bilinmeyen bir diyardan gelen yeni ve ‘güzel’ bir insanın giydiği ceketi sırtına geçirmek ister ki, bu ceketle birlikte kendi de değiştiğine, başka biri olduğuna inanabilsin ... Türkler artık ‘Türk’ değil, başka bir şey olmak istiyorlarmış çünkü ... Daha veciz konuşmayı seven bir dükkân sahibi, müşterilerinin bir elbiseyi değil, aslında bir hayali satın aldıklarını açıklamış. O elbiseyi giyen ‘ötekiler’ gibi olabilme hayaliymiş asıl satın almak istedikleri”.
“Kentucky Fried Chicken”ın “KFC”sini “Kermiya Fried Chicken”ın kısaltması olarak kullanan sevimli amcanın, “Pizza Hut”ı “Pizza Hat” yapanların, Girne’de açtıkları meyhaneye İstanbul’daki bir meyhaneler sokağının ismini verenlerin yaptıkları geliyor aklıma.
Nasıl da sıkılmışız kendimizden! Ne büyük bir hayranlıktır “batı”da ya da televizyon dizilerinde gördüklerimize karşı hissettiğimiz! Acaba özgüvenini yitirmekle, hatta, giderek kendinden nefret etmekle bir ilgisi var mıdır bu durumun? Bence bizimle bir an önce ilgilenmeye başlamalı sosyal psikologlar. Bu vakanın adını ne koyarlar bilmiyorum ama hastanın şikâyeti ortada: Kıbrıslı Türkler artık Kıbrıslı Türk değil, başka bir şey olmak istiyorlar!