Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...
Okurlarımız bildiklerini paylaşmaya devam ediyor...
“Lurucinalı ebe, Fatma Süleyman olabilir...”
Bir Kıbrıslıtürk okurumuz bizi arayarak, Kostas Kofteros’un röportajında sözü edilen Kaymaklı’da yaşayan ebenin, Lurucinalı ebe Fatma Süleyman olabileceğini söyledi. Fatma Süleyman Lefkoşa Genel Hastanesi’nde ebe olarak çalışmaktaymış, eşi Süleyman Bey de CYTA’da çalışıyormuş. Şimdi her ikisi de hayatta değilmiş.
Bu okurumuza bu bilgiyi paylaştığı için teşekkürler...
Vadilili sinemacı Esat Tekeli anlatıyor...
Vadili’den hatıralar...
Vadilili sinemacı Esat Tekeli, Kıbrıs’ta sosyal ve siyasal hayatın canlı bir tarihçesi gibi duruyor... Işıldayan masmavi gözleri, samimiyeti, insani sıcaklığıyla onunla sohbete doyamıyorsunuz... Ancak onu karşımda gördükten sonra, kim olduğunu hatırlıyorum: Yıllar önce, ben 7-8 yaşlarındayken, annemle birlikte Songurlar Kumaş Mağazası’na giderdik, abim için buradan kazmir kumaş alırdık. Bu İngiliz kazmir kumaşlarından annem abim için pantolon diktirirdi... Annem sevgili evladına hep en iyisini layık görürdü – abimin gömlekleri mutlaka Van Heusen marka olacaktı, atletleri Marks and Spencer’den, giydiği pantolonlar İngiliz kazmirinden olacaktı... Üç kuruşluk aylıcığıyla annem borçlanıp harçlanıp, taksitle de olsa, mutlaka abime bunları sağlamaya çalışırdı... Abim Ankara’da, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde okuyordu... Anneme harika mektuplar yazıyordu... Ondan gelen uzun mektupları, soğuk kış gecelerinde, küçük elektrikli sobanın önünde eski minderimize oturup okurduk, tekrar tekrar okunurdu mektuplar ve saklanırdı... Abim Alper’in olağanüstü güzellikte el yazısı vardı, sanırdınız ki matbaada basılmış – bitişik harfle, dolmakalemle yazardı – herhalde dolmakalemi de Parker olmalıydı çünkü o günlerin en iyi dolmakalemleri Parker olarak bilinirdi... Annem Van Heusen gömlekleri Dersev’den alırdı. Dersev’in sahibi pers suratlı, hiç gülümsemeyen, kendini beğenmiş tavırları olan yaşlı bir adam olarak kazındı belleğime – bu yüzden o mağazaya gitmeyi hiç sevmezdim. Oysa Dersev’in oğlu Taylan, babasının tam tersine son derece sevecen, güleryüzlü, kibar bir beyefendiydi. Ama bizim o dükkana gittiğimiz yıllarda, Taylan’la karşılaşmazdık pek, dükkanda daha çok pers suratıyla Dersev efendi dururdu...
Ben annemle birlikte Songurlar Kumaş Mağazası’na gitmeyi çok severdim... Çünkü bu mağazasının sahipleri Songur kardeşler, her zaman Avrupai görünüşleri ve kibarlıklarıyla karşılarlardı bizi... Hem babam, hem annem “Teşkilat”ın hışmına uğramıştı. Çok yoksulduk. Babam ölmüştü, annem kütüphaneciydi ama eline ayda 20 Kıbrıs Lirası “fiks maaş” geçiyordu. Onu “geçici” kadroda tutuyorlar, bütün kütüphaneyi tek başına çekip çevirdiği, bütün işleri tek başına fırtına gibi yaptığı halde ona hiçbir zaman maaş artışı vermiyorlardı. Tüm memurlar maaş artışı alsa bile, annemin maaşı değişmiyordu: Ayda 20 lira “fiks maaş”. Üstelik onu bir haftalık “notice”le yani bir haftalık ihbarla işten durdurabilirlerdi. Yine de bu küçücük parayla annem abimi Ankara’da okutmayı, üstelik ona Van Heusenler, İngiliz kazmirleri, en kaliteli gömlekleri ve atletleri almayı başarıyordu. Annem bir melekti: tüm bunları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yapar, yoksulluğumuzu bana mümkün olduğunca yansıtmamaya çalışır, bu yoksulluğu birlikte paylaştığımız bir oyuna dönüştürürdü...
İşte Vadilili Esat Bey’i, Songurlar Kumaş Mağazası’nda gördüğümü çok iyi hatırlıyorum, onunla karşılaşınca... O ve kardeşleri, yıllarca bütün Kıbrıs’ı kaliteli kumaşlarıyla giydirmişlerdi... Songur kardeşler çok anlayışlıydı: Annem, abim için aldığı kumaşların parasını, küçücük aylığından her ay birkaç lira olmak üzere yıl boyu öderdi. Onlar anneme çok anlayışlı davranır ve hiçbir zaman anneciğimi para konusunda sıkıştırmazlardı. Çünkü zaten bilirlerdi ki, annem borcuna çok sadık, çok dürüst bir insan...
Vadilili Esat Bey, hayatı boyunca çalışmış, bezirganlık yapmış, köy köy dolaşmış, Songurlar Kumaş Mağazası’nda çalışmış, Vadili’de yazlık sinemayı da çalıştırmıştı...
Vadili’nin yazlık sinemasının sahibi olan Esat Bey, çok şey görüp geçirmişti: 1958’li yıllarda, bu sinemaya TMT’nin silahları gömülmüştü, yani “çanak” buradaydı... Dönemin “Teşkilat lideri” Rauf Denktaş, zaman zaman bu sinemaya gider, toplantılar yapılırmış. Bir gün Esat Bey’e, “Sana kredi verelim, istemez min bir da kışlık sinema yapasın?” demiş. Esat Bey da “Elbette isterim” demiş. “O zaman Lefkoşa’ya gel, müracaat et” demiş ona Rauf Denktaş.
Esat Bey da Lefkoşa’ya gidip müracaatını yapmış. Gitmiş gelmiş, gelmiş gitmiş... Onu o kadar çok oyalamışlar, o kadar canını ezmişler ve bir türlü kredi vermemişler ki canına tak etmiş. “Madem böyle yaptınız, çanağınızı alın sinemamdan” demiş.
Daha Vadili’ye dönmeden, henüz Sinde’deyken, silahlı adamlar gelip onu almışlar, ıssız ve karanlık bir yere götürmüşler, kurşuna dizmek üzere! Ölümlere gidip gelmiş, o korkuyu çekmiş, epeyi tartıştıktan sonra derdini anlatabilmiş ve hakkında o gün çıkarılan “Vur Emri”ni durdurabilmiş!
Kışlık sinemasını ancak 1967 yapabilmiş... Ama bu arada Esat Bey’in sineması, mücahitlerin eğitimi için de kullanılıyormuş, burada çekilmiş fotoğraflar da var...
1974’te Vadili’nin ve civar köylerin Kıbrıslırum savaş esirleri bu sinemada tutulmuş... Bir Kıbrıslırum arkadaşımla Vadili’ye gittiğimiz zaman, ille de bu sinemaya gitmemizi istiyor, gidiyoruz, kışlık sinemanın arkasında bir noktaya götürüyor beni Kiriakos. Aslen Lisili olan Kiriakos Andreu, bu sinemanın arkasında bana kurşun deliklerini gösteriyor: Neredeyse burada kurşuna dizilecekmiş ancak Vadilili iyi yürekli bir Kıbrıslıtürk, Hasan Kasap, onu ve ailesini kurtarmış...
Esat Tekeli’nin şimdi gözleri çok iyi görmüyor ama o masmavi ışıltısı yerli yerinde duruyor... Gülümsemesi de öyle... Gözleri çok iyi görmediği için fazla hareket edemiyor. Evinde oturup tüm bunları konuşuyoruz...
Vadilili sinemacı Esat Tekeli, yaşadıklarını anlatıyor
SORU: Esat Bey, eskiden nasıl bilinirdin, bu soyadını almadan önce?
ESAT TEKELİ: Esat Hasan Alişo... Dedemizin zamanında... Dedemin lakabı “Alişo”ydu...
SORU: Vadilili’ydi aileniz...
ESAT TEKELİ: Hep Vadilili... O zamanlar dışarı kız alıp verme işi yoktu çünkü vasıta yoktu... Hep köyün içinde birbirleriyle evlenirlerdi... Dedem, nenem hep Vadilili’ydi. Yalnız babamın annesi Pergamalı’dır. Pergama’dan gelin geldi, onlar da Pergama’ya kız verdi. Babamın adı Hasan Ali Alişo, annemin adı Cemaliye, babasının adı Musa Hacımusa...
SORU: Larnaka’yla bir alakaları var mıydı?
ESAT TEKELİ: Dedem bu etrafın, bütün bakkaliye işlerini görürdü. Şimdiki Akdoğan, o zaman Lisi, “Domuzcu köyü” derlerdi ve hep dedemden alış-veriş ederlerdi. Larnaka’da Kenanlar vardı, Larnaka Kenanlar’dan sorulurdu. Mağusa’da Naim Efendiler vardı, Mağusa da Naim Efendiler’den sorulurdu.
SORU: Deden ne iş yapardı?
ESAT TEKELİ: Bakkaliyesi vardı, hatta Rum köylerine bile verirdi veresiye ama toplardı gene... Araba maraba yok – Rumlar kendileri gelir, alırdı. Güzel, büyük bir dükkanı vardı. Yedi tane evladı oldu, yedisi da kız! Ve benim annemden ilk torunu olduğu için, istedi ve yedi yaşında aldı beni yanına. Annemin babasıydı bu, Musa olan dedemden bahsederim. Dükkanı Vadili’deydi. Pergamalı olan nenemin babasıydı. Nenemin adı Fatma... Annemin annesi, Ayşe Öksüzoğlu idi. 1 Aralık 1920’de dünyaya geldim ben.
SORU: Ondan sonra herhalde Vadili’de ilkokula gittiniz. O zaman nasıldı Vadili?
ESAT TEKELİ: O zaman ortaokul da vardı Vadili’de, İngiliz idaresiydi. Tabii bu arada eski Türkçe da vardı da, biz daha eski Türkçe’yi öğrenmeye çalışırdık, yeni Türkçe çıktı, Atatürk devrine girdiydik. Ama Atatürk’ün hiçbir fotoğrafı katiyetle giremezdi kitaplara, ne da bayrak çekilecekti, Türk bayrağı... İngiliz devri... Kral’ın fotoğrafı öğretmenin başucunda...
SORU: “Kraliçe çok yaşa!” söylerdiniz...
ESAT TEKELİ: Evet...
SORU: 7 yaşında dedenizin evine gittiydiniz...
ESAT TEKELİ: Dedemin yanına gittik, dedim “Dede beni okut... 12 yaşına geliyoruk...”
Burada İngiliz Valisi bir kanun çıkarttıydı, her kimin yanında gerek akrabası olsun, gerek yabancı olsun dedi, 12 yaşından fazla kendi mirasına hak kazanacak dedi. Bu bizim dedeye ağır geldi. Ben senin torunun yahu! Mal, kıyamet! Tarla, kıyamet! Ve beni bu arada Mağusa’ya yolladı...
SORU: Ne için? Okumak için mi?
ESAT TEKELİ: Yok, okumak yok, Mağusa’da dedim ya Naim Efendiler vardı, Naim Efendiler’in oğlu vardı, onun da büyük bir dükkanı vardı, emniyetli bir çocuk istedi, dedem da bizi ona verdi...
SORU: Çalışmaya gönderdi sizi... O da mı bakkaliye işi yapardı?
ESAT TEKELİ: Yok... Bakkaliye değil ama toptancılık da yapardı. Ben sabahın saat altıbuçuğunda kalkardım, dükkanı açardım, o da kalkardı, çocuk yok, bir şey yok onlarda...
SORU: Mağusa o zaman karışıktı...
ESAT TEKELİ: Mağusa o zaman karışıktı evet, Rum da vardı...
SORU: Hatırlar mısınız hiç Rumlar’dan Mağusa’da yaşayanları? Mesela komşunuz esnaf falan var mıydı?
ESAT TEKELİ: Yok... Esnaf yok... Yalnız öyle çarşının içinde, sebze satılan yerde vardı...
SORU: O zaman bir da karma evlilikler vardı çok Mağusa’da...
ESAT TEKELİ: Onları yetişmedim... Ve ikibuçuk sene da onda çalıştım, ne bir kuruş dedemden gördüm, ne da onlardan.
SORU: Nerede yatır kalkardın?
ESAT TEKELİ: Evinde... Kendi evinde yatır kalkardım, bir odacıkta...
SORU: Boğaz tokluğuna işlerdin yani...
ESAT TEKELİ: E ama biz boğaz tokluğunu hesap eder miydik? Bize herhalde birşeyler verecek derdik. E olmadı... Ben o zamanlar dava açacaktım, ailem “ayıptır” falan dediler... Biz dokuz kardeştik, bir tanesi öldü, sekiz kardeş kaldık. Beş oğlan, üç kız... Ben birinci, en büyükleriyim ben. Kardeşim Songur’u tanırsaydınız..
SORU: Ya... Anneme çok hürmet ederdi Songur Bey, ondan kazmir alırdı, pantolon diktirirdi abime... Veresiye... İki kardeşti orada çalışan, belki da sendin öteki...
ESAT TEKELİ: Evet! Dükkanda ben yardım ederdim kendine...
SORU: Tamam, şimdi söyleyinca hatırladım... Aynen durun, bak söyleyinca hatırladım... Şimdi ne oldu Songur?
ESAT TEKELİ: Çoktan öldü... O kadar zengin olduydu, o kadar zengin...
SORU: Çok kaliteli mal getirirdi...
ESAT TEKELİ: Evet, çok kaliteli mal getirirdi ve hani o zamanlar BM Barış Gücü askerleri vardı ya, hep o askerler ona gelirdi, yanımızda da İrfan Usta dediğimiz bir terzi vardı, çarşının iyi terzilerindendi. Birkaç kişi da çırağı vardı, yardımcısı vardı, onlar ölçüyü alırlardı, prova günü çağırırlardı İngiliz’i, gelirlerdi...
SORU: İkibuçuk sene Mağusa’da işledikten sonra ne yaptıydın?
ESAT TEKELİ: Mağusa’dan kaçtım, köye geldim... 1939 harbı çıktı, İkinci Dünya Harbı... Mağusa’da olan zengin Türkler’i, İngiliz Girne Kalesi’ne götürdü... Çünkü Osmanlı devrinde, Osmanlı Almanya’yla beraberdiler, Boğazlar’ı açtı Almanlar’a, Almanlar başladı Ruslar’ı bombardımana, ona başladıynan iş değişti, Kıbrıs adası da İngiliz idaresinde kaldı 50 sene... Ben harpta köydeydim, ne yapabilecektik? Sağda solda iş yapardık. Babamın nüfusu çok. Mesela ben birinci karın, benim arkamdan üç karın kız vardı... Onlar yardım edemezdi, onların arkasından iki tane oğlan vardı, biri Hüseyin Songur, biri da Musa... Musa’nın, “Alirıza’nın Oteli” derlerdi o zaman, onun yanında demirci dükkanı vardı. Orada iş yapardı. Dokuzuncu kardeşimizin adı da İsa’ydı, İsa en ufaklarıydı.. Rahmetlik babam, Allah rahmet eylesin...
SORU: Ama İsa, Musa, bütün peygamberlerin ismini koydu galiba baban...
ESAT TEKELİ: Hep öyle uydurdu! Musa dedemin adıydı da İsa’yı nereden aldı, anlayamadım.
SORU: Musa’ya uysun diye herhalde...
ESAT TEKELİ: Uysun diye!
SORU: Sonra ne yaptın?
ESAT TEKELİ: Ben mecbur oldum, yollarda işlemeye başladım... O zaman vasıta da yoktu gidip gelmeye, köyün tahta gaşalı eski otobüsler vardı, Bedford... Bir onlar vardı, uymaz bize. Bisikletnan, eski Lefkoşa yolu vardı, o zamanlar yeni yapılacak yola taştan temel kurduk.
SORU: Yani şimdiki Lefkoşa-Mağusa yolunu mu yapardınız?
ESAT TEKELİ: Lefkoşa-Mağusa yolunda işlerdik. Kaymaklılı bir Mustafa Efendi vardı memur, oydu başımızda.. Onun da ustası Filippos vardı, asıl o işin mesulu. Şimdi bize o işi, yapacağımız işi gabal verirlerdi. Bakardı Mustafa Efendi, eğer fazla iş yaparsaydın, gelirdi “Olmadı, olmadı!” der, topuğuynan yıkardı hepsini da! Mecbur olurdun, baştan yapasın. Ama sen vakit kaybeden, iş kaybeden... Gabal aldığın için, fazla para almaya çalışırdık...
Onu bırakırdık, ilk uçakalanını, şimdi Birleşmiş Milletler’in elinde olan o uçakalanını yapardık... O alanın da İngilizler tahtadan uçak yaptılardı, aldatmaca...
SORU: Almanlar’ı kandırsınlar diye herhalde...
ESAT TEKELİ: Almanlar, İtalyanlar’la beraberdi. İtalyan uçakları gelirdi, nasıl olursa, gelişigüzel atarlardı bombayı, giderlerdi! Asıl o büyük şeyde, bir yakıt deposu ateş aldı, gittiydi... Biz sığınaklardaydık... Bir müddet sonra oradan kalktık, bu yanda Lakadamya vardı, ikinci bir uçakalanı yapmak istedi İngiliz ve ona geçtik...
SORU: Lakadamya’da Kıbrıslıtürkler da yaşardı... Eşimin ninesi Lakadamyalı idi...
ESAT TEKELİ: Evet, Türkler vardı orada. Orada yaptığımız bazı çatılara yakın evlerde Türkler’di da kadınlar çıkarlar, bize birşeyler getirirlerdi. Bahusus da bazı kızlar bize yanaşsınlar diye, gelirlerdi yanımıza o zaman! E biz da genç, delikanlı ya! Normal yani... Ondan bıraktık, geldik köye... Köyün bu şimdiki köyün dışından geçen yol var ya... Köyün dışından geçen yol, hani gider Lisi’ye (Akdoğan) ve Lefkoşa’ya... O yolu yapacaklar... Ama dedik ya, şimdiki gibi değil, o zaman hep yollar yekten temellenecek da ondan sonra onun üzerine çakıl konacak, kum konacak, su dökülüp cilindirislenecek da ondan sonra katrana geçilsin. Şimdi öyle değil tabii... Şimdi teknik değişti...
SORU: Şimdi düzgün bir şey kalmadı zaten, herşey dökülür... Eskiden ömürlüktü herşey... Şimdi kullan at devri...
ESAT TEKELİ: Evet, ömürlüktü herşey... O yolda işledim ben. Babamın öküz arabası denen arabası vardı. Öküzün olması için aksoni dediğimiz arabanın orta yerinden çıkardı ve öküzün ensesine, boyunduruğun üstüne bağlanırdı ve giderdi, inek çekerdi onları. O şeyi kaldırdık, iki tane kol koyduk arabaya, güzel bir da katırım vardı, onuynan bu Arçoz Dağı vardır, onun üzerinden gaballama, “divigo hesabı” yani bu kutuyu ne zaman doldurursan, senin üzerine yazılır bu kadar hesap...
SORU: Ne taşırdın yani?
ESAT TEKELİ: Taş taşırdım, gider dağdan taş alırdık – ama yok öyle ufak tefek taş, yerden sökme, güzel taş olacaktı, ağızlı yüzlü taş olacaktı ki koyduğunda kaçmasın... Epeyi öyle gittik geldik... Günün birinde, dağın kenarından haçanabir geçecek arabalar, bütün arabalar o yoldan geçer, yol patladı – tesadüf bana geldi... Ben geçerken, araba başladı kaysın tekerlek, atladım aşağı ben, dedim kurtulayım...
SORU: E katır?
ESAT TEKELİ: Baktım o hayvan afeden, böyle sürünerek dağın eteğinden dosdoğru endi dibe.. Berekat versin devrilip bir şey olmadı ama o hayvan da korktu, huylandı... Huylandıydı, ağzında gem durur, gemi ısırır, seni hiç dinlemezdi... Ondan vazgeçtik gayrı ihtiyari...
Evleri yapacayık, bu şimdiki evleri... Tabii yeri rahmetlik hanımın babasınındı. Babalarımız da kardeşti... İki kardeş...
SORU: Yani amcandı... Amcanın kızı...
ESAT TEKELİ: Amcamın kızını aldım. Benden önce, benim kızkardeşimle evlendi, bir oğlu vardı... Bir oğlu, iki kızı vardı amcamın. Ama biz fazla... Ben mesela birinci karın, sonra üç tane kız... Kızları bir yere yollayamazdın o zamanın hükmünde. Ondan sonra İsa’ynan Musa, onlar da sanat öğrensinler diye Lefkoşa’ya gittilerdi... Biz kaldık... İsa da daha çocuk o zamanlar, o dokuzuncu karın çünkü... Bu evi yapacaktık. Bu evi yapalım diye, yok kerpiç keselim, yok şunu bunu falan, nişan olduk, aradan geçti yedi sene... Rahmetlik annem istediydi amcamın kızını alayım. Hiç yani köyün içinden birini görüp da istemedim. Mağusa’da çok kız vardı, çok kız vardı, peşimde dolaşırdı... Daha doğru söylemek gerekirsa avara kalmazdım! Annem rahmetlik “Gel oğlum” dedi, “Amcan kızı Fatma’yı alalım sana! Çok güzeldir, şudur budur...”
Hakikaten boylu poslu...
SORU: Zaten bu tarafın insanları uzun boyludur hep, Aşşa-Afanya-Vadili...Kadınlı-erkekli uzun boyludurlar...
ESAT TEKELİ: Evet... Bir kızkardeşi vardı, o daha ufak boyluydu... Şimdi biz nişan olduk, kaynımız dedi, “Yüzük takmayacaksınız!”
“Niçin?”
“E biz takmadık, siz da takmayacaksınız!”
Biz ölçüleri aldık, yaptırdık, o bana taktı, ben ona taktım ama konuşma yasak! Yahu amcan kızı! Nişan oldun! Konuşmaycan, eve girip çıkma yasak sana!
SORU: E napardınız? Gizlin gizlin buluşurdunuz, yoksa?
ESAT TEKELİ: Gizlin gizlin... Hiç olur konuşmayasın? Patlardım! Bu sokakta bir kapı vardı dışarı çıkan – amcam abdest aldı, camiye gidecek teraviye, biz fırsat bulurduk, o içeride, ben dışarıda, kapı aralık, konuşurduk. Ne ben fazla içeri girdim, ne da o dışarı çıktı... Karşı taraftan sokak kapı vardı, açtı kapıyı geldi. Vay oğlum vay! Sen miydin konuşan! E töbeler olsun, bir başkası olsaydı, kabil değil, çıkarttığım gibi yüzüğü atardım ama amcam olduğu için değil, ben rahmetliği çok severdim, çok... Yedi sene nişanlı kaldık, evleri bitireceyik... Kerpiçleri, iki kişi aldım yanıma, ben da beraber, üç kişi, hem toprak taşıyacan, hem çamur yoğuracan, hem kerpiç kesecen, tepserini kaldıracan, gece başka yazacan yerine, durma yok! E napalım? Böylelikle aradan zaman geçti, berekat versin evi tamamladık. Ama o zamanlar kereste neredeydi ya çimento neredeydi? Çakıl, kum getiren yok...
SORU: Hangi sene evlendiydiniz?
ESAT TEKELİ: 1950... 58 sene bir yastığa baş koyduk ve işte... Seneyi buldu, vefat edeli...
SORU: Evlendikten sonra ne işle uğraşmaya başladıydın?
ESAT TEKELİ: Evlendikten sonra sinemaya başladım... Vadili’de iki tane Rum sineması vardı, biri sağcıların, biri solcuların. Sağcılar haftada bir Türkçe film kordu. Solcular koymazdı. Sağcı Rumlar, solcuları isterlersaydı, evlerine kapatırlardı, “Dışarı çıkmak yasak!” derlerdi... Vallahi o kadar güçlüydüler ve bunu gözümnan gördüm. Yaptılar kendilerine...
Biz ondan esinlenerek, Akdoğan’da (Lisi) o ufak tefek ama sinema – o zamanın hükmünde Kızılırmak isimli bir film vardı... Gittik Lisi’ye deneme yapalım bir. İşe girişeceyik istedik ama bir görelim bakalım, nasıl gideceyik... Yani gerçi etraf köylüden sevenlerim eksik olmasın, çok severlerdi beni ama gene da bir göreyim istedim. Gittik, hakikaten güzel bir iş yaptık. Ve ben da ondan güzel bir paracık aldıydım. Lisi’de sinemada, “Kızılırmak” isimli filmi gösterdim. Orada gösterdiğimiznan, biz eyiden cesaret aldık, biz bu işe sarılalım dedik. Şimdi, İkinci Dünya Savaşı’nda büyük şehirlerden iç tarafa kaçanlar vardı.
SORU: Hatta okulları bile taşırlardı ora-bura...
ESAT TEKELİ: Evet. Bizim köye da üç tane kadın geldiydi. Büyükleri Aliye, ortancası Huriye, öğretmendi o, ufağı da nişanlıydı. Büyüğün iki tane oğlu vardı, o oğlanların büyüğü “Be Esat abi, bir sinema yapalım yahu ortak” dedi.
SORU: Nereliydiler bunlar?
ESAT TEKELİ: Mağusa’dan geldiydiler. Ama çocuğun babası ölüydü... Polismiş, kim bilir ne oldu da öldü. Ondan sonra biz kağıt bir şey da yapmadık, öyle söznan kaldı. Birkaç ay sonra, makineyi getirttik, o zamanın hükmünde Hüsrev Dağseven isimli bir kişi vardı, İngiliz gümrüğünde işlerdi da efendim filmlerin içinde edebe mugayir bir şey varsaydı, o filmi geçirtmezlerdi. Sansür korlardı. O bize bir makine getirtti, yeni, 2,500 Kıbrıs Lirası’na, o zamanın hükmünde çok büyük paraydı bu, nasıl ödeyceyik? Böyle para tutmayık biz.
“Ne kadar verebilin?” dedi, “Poliçe yapacayık” dedi. Böyle yaptık ve vere vere bitirdik borcunu makinenin...
SORU: Sinemayı nerede kurduydunuz?
ESAT TEKELİ: Havlıda, havlım büyüktü...
SORU: Yani evinizin avlusunda kurduydun sinemayı! Bravo!
ESAT TEKELİ: Yazlık sinema, hala daha durur! Adını da “İstiklal” koyduydum... Sonra kışlık da yaptıydım, onun adı da “İstiklal”, o da az ötedeydi...
SORU: Perdeyi nasıl yaptıydınız?
ESAT TEKELİ: Perdeyi tuğladan yaptık... Ustam vardı, öyle güzel perde yaptıydı, Lefkoşa’dan gelirdi insanlar da hayret ederdi. Makinam da gayet güzel ve bir fagosu vardı, “Panoramik” derlerdi o fagolara, o adeta düz filmi sinemaskop gibi geniş gösterirdi. Herkesin hoşuna giderdi, geniş, çok güzel...
SORU: Filmleri nereden alırdınız?
ESAT TEKELİ: Filmleri Zafer Sineması’ndan alırdım...
SORU: Ermeni değildi Zafer Sineması’nın sahibi?
ESAT TEKELİ: Ortak idi...
SORU: Da sonra kaçırttılar adamı...
ESAT TEKELİ: Ermiya’ydı adı...
SORU: Bizim mahallede “Kristal Sineması” vardı, Çağlayan’da, onun sahibi da Ermeni’ydi bildiğim ve onu da kaçırttılar...
ESAT TEKELİ: Evet... Hatırlarım Kristal Sineması’nı... Zafer Sineması’nı Boyacılar yaptıydı ama yeri Ermeni’nindi...
SORU: Benim bildiğim kadarıyla filmleri da Ermeni getirirdi...
ESAT TEKELİ: Salih Bey film getirirdi – Salih Boyacı hani bankası vardı da battı, o adam...
SORU: Onun filmlerini alır, gösterirdin yani...
ESAT TEKELİ: Tabii, Türkçe film... Ve arada sırada geçerdim Rum mahallesine, İngilizce filmler da vardı güzel, onlardan da getirirdim, hafta arası kordum onu da...
SORU: Kimler gelirdi sinemaya?
ESAT TEKELİ: Uuuu, çok... Bu yanda Arçoz, Tremeşe, Meluşa... Geç bu tarafta Afanya, Ayakebir... Geç bu yandan Turunçlu’dan, İnönü’den...
SORU: Nasıl gidip gelirlerdi?
ESAT TEKELİ: O zaman her köyde bir vasıta vardı, otobüs... Otobüsnan gelirlerdi...
SORU: Kaç para alırdınız, giriş parası?
ESAT TEKELİ: Yarım şilin insan başına, haftada üç defa gösterirdim, Cumartesi, Pazar ve Çarşamba. Cumartesi gösterirdim, “full-up” giderdim, Pazar yufka geçerdim, Çarşamba’ya da değişik film kordum ama bayanlardan para almazdım...
SORU: Kadınlara meccani!
ESAT TEKELİ: Evet! Erkekler napsa yanında getirecek kendini hesabını yaparak, hakikaten da öyle olurdu, çok güzel iş yapardık...
SORU: Dombula da yapar mıydınız?
ESAT TEKELİ: Yapardık... Ya, dombula da yapardık da, “Kartopu” derdik biz, her sefer bir pay ayırırdım, bu numaraya kadar kazanırsanız, hepsi sizin olacak, kazanmazsanız, aktarılacak... Ve 15 Kıbrıs Lirası’na kadar çıktı, ansızın biri kazandı. Lazımdı hepsini da doldursun da alsın o parayı...
SORU: Okullar gece falan yapar mıydı sinemada? Veya tiyatro?
ESAT TEKELİ: Tiyatro yaparlardı, rahmetlik Kemal Tunç vardı, Hatice Söğüt vardı, bunlar iki üç kere geldiler, tiyatro yaptılardı. Biz o zaman, gelen bu insanlara misafir olarak muamele yapardık, kaç kişiysa tiyatroda, bol bol yedirirdim kendilerini, helal olsun. Onlar da çok memnun kalırlardı, çok... Hala daha Hatice Söğüt, mesela şimdiki yanımda olan hanımdan önce bir kişi vardı, o da Türkmenistanlı’ydı, rahmetlik hanımıma bakardı, zere şeker hastalığına uğradıydı, bakardı ona. Da bizden ayrıldıktan sonra, Hatice Söğüt’le buluştu. Demiş “Nerede kalırdın sen daha önüne?”
“Ben” demiş, adımı söylemiş...
“Bu isim bana yabancı gelmez” demiş.
“Fotoğrafı var mı?” demiş.
“Vardır” demiş. Çıkarttı, gösterdi...
“Odur!” demiş...
“Dur da bir gün gideceğim” demiş.
Vallahi geldi! Eli kolu dolu geldi kadın... Adeta mahcup etti beni...
SORU: Kaç çocuk ettiydiniz?
ESAT TEKELİ: Üç kız, üç oğlandır benim zaten... Altı tane...
SORU: Onlar da işler miydi sinemada?
ESAT TEKELİ: İşlemeyen kalmadı! En ufağı bile işledi, en ufağı Güray’dı, duvarlara seloteks korduk, ötmesin – çok sinemaları gezdiydim, tetkik ettim, niçin ötsün bu sinemalar böyle falan, onlardan ders alarak, kendim plan çıkarttırdım, dedim 100 ayak boyu olacak, 45 ayak da genişlik, 25 ayak da yükseklik, tıs desen hiçbiri şeyetmez, söylediğini sen bilin. Ne aksi seda yapardı, ne da bir şey... Çok güzel rastgeldiydi...
SORU: Köyde Kıbrıslırumlar’la Kıbrıslıtürkler nasıl giderdi?
ESAT TEKELİ: Rumlar’nan Türkler, o zamanlar gece ayrılırdık... Gece noktalarımız vardı, nöbetçilerimiz vardı...
SORU: Ama herhalde 1955’lerden sonraydı bu... Ondan önce herhalde bir şey yoktu...
ESAT TEKELİ: Hiç aramızda bir şey yoktu... Dostuduk...
SORU: 55’lerde ne olduydu? 58’lerde herhalde... Bu köy ne zaman bölündüydü?
ESAT TEKELİ: Ben doğalı, caminin yanından alır çembere kadar gider, onlar o yanda, biz bu yanda... Ben öyle bilirim, daha ilerisini bilmem... Köyde sağcılar üstündü... EOKA’nın asıl başladığı zamanlar, gece vakti uyurken, dumdum kurşunlarıyla atış yaparlardı bizim tarafa ve duvarlara şeylere...
SORU: Herhalde öldürmekten çok korkutmak içindi...
ESAT TEKELİ: Evet...
SORU: Çünkü öldürmek isteseler, vardı fırsatları...
ESAT TEKELİ: Fırsatları vardı ama o günlerde yoğudu, sonra...
SORU: Zaten bu çatışmalı yılları en az zararnan atlatan köylerden biridir Vadili...
ESAT TEKELİ: Evet, çok şükür olsun... Karmaydı ama o ayrılık bize onu sağladı...
SORU: Ali Genç’i, Desteban’ı ve Pekri’yi yazdıydım, bunlar Vadili’nin “kayıp” insanlarıdır... Hatırlardın bunları herhalde...
ESAT TEKELİ: Tabii... Ali Genç, biraz rahatsızdı... Ailesinden gelme bir rahatsızlık vardı, sinirleri çok bozuktu... Öyle bozuktu, hiç sorma...
SORU: Tedavi etmezler miydi kendini?
ESAT TEKELİ: Ederlerdi ama hapları içmezdi... İçmezdi... Çocukları vardı beş tane...
SORU: Bir kaza yaptıydı Aşşa’da (Paşaköy) ve bir çocucuk öldüydü...
ESAT TEKELİ: O her vakit gider gelirdi tabii Lefkoşa’ya, yem dükkanı vardı, hayvan yemi satardı Aya Sofya’nın yanında. Gider gelir, gider gelir, bu Paşaköy’den şimdi askerin tarafından gelir ya yol, o zamanlar yeni yapıldıydı o yol. Bu Rumlar da, o biçim adetleri vardı, yedisinden yetmişine çıkacak o yola, yürüyüş yapacak ama nasıl? Aheste aheste... Ama arkandan otomobil geldi, otomobil bekleyecek, onların göynü olsun da çekilsinler da otomobil da geçsin! Şimdi bu çocuk da, Ali Genç, geldi geçecek... Bu dinlemedi, bastı, iki tane cira bastı... İkisi da öldü...
SORU: Ben bir tane bilirdim...
ESAT TEKELİ: İki tane, ikisi da öldü... Şimdi bana benzine gelirdi, benzin almaya gelirdi... Ve öyle dedi bir gün... “Be yeğen” dedi – halamın oğludur aslında, yabancı değilik. “Bu mesele” dedi, “kaza değil ya” dedi... “Milli bir dava için bastım ben onları” dedi.
Mahkemeye koydular kendini... Mahkemede sinirlerinin bozuk olduğu meydana çıktı, o rahatsızlığı ve bıraktılar kendini...
SORU: Ceza almadıydı bastığı için yani...
ESAT TEKELİ: Yook... Gel gün git gün, bu geri döndü. Rumlar gördü bunun geri döndüğünü, dönüşünü beklerler... Tuttular kendini...
SORU: Benzin istasyonunda tutmuşlar derler güya... O bastığı kızın ailesine teslim etmişler, nestersa yapsın diye... Ama ben buna da çok inanmam, daha doğrusu soru işareti çünkü o gün 11 Mayıs’tı... 11 Mayıs’ta bir hayle Kıbrıslıtürk’ü “kayıp” ettiydiler çünkü o gün Mağusa surlariçinde polis komutanı Pantelitis’in oğlu ve bazı Yunan subaylar öldürüldüydü...
ESAT TEKELİ: Belki da onun içindi...
SORU: “Kayıp” olduğunda ne olduydu köyde?
ESAT TEKELİ: Köyde bir infialdir gitti, bir marazdır... Napacan? Bir şey yapabilir min? Polise? Hangi polise? Polis zaten Rum! Napacan?
SORU: Desteban da ondan önce “kayıp” olduydu...
ESAT TEKELİ: Tabii... Desteban, hani askerler var ya orada, Turunçlu’ya (Stroncilo) dönerken, polis da oradaydı... Daha önce köyün içindeydi polis, çember var ya, o çemberin karşısında olan binaların içindeydi polis. Çünkü zamanında köyün büyüklüğünden, işlerin çoğaldığından komiserlik vardı içinde, mahkemesi vardı içinde...
SORU: Komple...
ESAT TEKELİ: Evet... Yani gün vardı, mahkeme kurulacak orada... Gün vardı, tapu dairesi çalışacak...
SORU: Desteban nasıl biriydi?
ESAT TEKELİ: Desteban... Köyün silah mermilerinden başka, pirili pirili kurşun dökümü yapardık. Ve onları av tüfeğiynan atarlardı, güzel bir şey yaparlardı yani... Onları ille götürecek... Turunçlu’ya (Stroncilo) götürecek... “Beee, gitme yahu!” dedik...
SORU: Tremeşeli’nin kızkardeşi Sevim Hanım’la yaptım röportaj. O gün Desteban onların evine gitmiş... Yani o kurşunları götürmeye gittiydi...
ESAT TEKELİ: Tabii!...
SORU: Bisikletin üstünde nasıl taşırdı kurşunları?
ESAT TEKELİ: E ama asından ne? Şey yükü değildi ya! Öyle olduğu kadar da gene... Dönüşün aynı yolu takip etmeyecekti, dönüşün hiç olmadı Turunçlu’dan (Stroncilo) çıkacak böyle, bizim bahçelerin içine girecekti, doğru bizim köyün içine gelirdi o zaman... Rum seni gördü orada geçtin. Sana pusuyu biraz o yanda kurdu. Orası dere yatağı idi...
SORU: Siz niçin dediydiniz kendine “Gitme!”?
ESAT TEKELİ: Niçin dedik? Çünkü arandığı için “gitme” dedik kendine. O da aranırdı, ben de aranırdım. Benim arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin, Mustafa... Demokrat Mustafa derlerdi kendine... Yukarıda, çeşme vardı, su depoları. Onun yanında yapılmış terzihane işler, kahveydi o zaman... Adamın adı da Mehmet Ömer Efendi idi. Kahvecinin adı yani... Bir Kör Vasili vardı, Rum. Türkçe bilirdi. Ve o sağcıların sineması dediğim sinema, onun idi. Bu gelir, orada ne söylenirsa, ne konuşulursa, dinler da gider, Rumlar’a haber verirdi. Beni da içinde haber verir. Bu tekrar geldiğinde, başka bir gün, defettim kendini. O defetmeden sonra, artık iyiden aramız açıldı Rumlar’nan. Ve bunun üzerine artık şiddet başladı...
SORU: Yani Desteban hiç çıkmazdı köyün dışına, ilk defa o gün çıktı mı demek istersiniz?
ESAT TEKELİ: Çıkardı ama nereye çıkacak? Ovaları gezerdi, ekinlere bir zarar ziyan yapılmasın. Çobanları gözetlerdi falan ederdi... Onu da keyfi giderdi, istediği zaman. Dışarı çıkmazdı pek...
SORU: Desteban öldürülünca köyde nolduydu?
ESAT TEKELİ: Köyde hiçbirşey olmadı, bir ağlaşma, o kadar. Napacan?
SORU: Mesela “Bir tane da gidelim biz onlardan vuralım” falan deyen çıkmadıydı?
ESAT TEKELİ: Hayır...
SORU: Çünkü bir dönem “Teşkilat”, bir Kıbrıslıtürk öldürülürsa, karşılığında beş Kıbrıslırum öldürmek gibi bir prensibi vardı... Bunu bana Tacettin Atai anlattıydı da yazdıydım.
ESAT TEKELİ: Belki Osmanlı’nın zamanında...
SORU: Yok, yok, yok! O şu ki “Volkan”ı falan kurduydular, o zaman... İlk kurduklarında öyleydi...
ESAT TEKELİ: Bizim köyde öyle bir şey yoktu, bir Rum öldürmediler o şekilde, hayır.
SORU: Öyle bir şey yapmazdı yani bu köy...
ESAT TEKELİ: Hayır!
SORU: Pekri’yi nasıl hatırlardın?
ESAT TEKELİ: Pekri, hayvancıydı ve bütün köyün sütlerini toplar, süthaneleri vardı, götürürdü onlara. Pekri, Türkler’nan da çok düşer kalkardı yani...
SORU: Hatta bir Kıbrıslıtürk arkadaşı varmış, yemeye içmeye giderlermiş Beyrut’a, eğlenmeye falan...
ESAT TEKELİ: Yeme içme yaparlardı... Ne vakit savaş oldu, kendine güvenerek, asker gelmeye başladı artık, iş belli oldu... Bu gene gider gelirdi, hiç arayı bozmadıydı. Sonunda iş büyüdüynan Değirmenlik düştüğünde, bütün o bölgenin Rumlar’ı konvoy halinde Vadili’den geçip giderlerdi. Biz onları gördükça kuşkulanırdık. Ve birgün bu Pekri dediğimiz adam geldi kahvehaneye, dedi “Bir subay vardır” dedi, “sizinle görüşmek isteriz” dedi.
“Nereşte?”
Köyün dışında büyük bir harnıp vardır. Dikkat edersan geçerken, yolun sol tarafında, bahçeydi orası zaten.
“O harnıbın yanında buluşalım” dedi.
Dediler “Ben korkarım gitmem...” Obiri da, obiri da...
“Hade” dedim, “ben gidiyorum, kalkın gidelim beraber.. Ben Rumca da bilirdim. Kalktık, üç kişi da arkamdan geldik. Baktım Rum, arkasını dayamış harnıp ağacına... Siperlendi, sabotaj olmasın kendine diye...
SORU: Rum muydu, yoksa Yunan?
ESAT TEKELİ: Rumudu... Rum subayı...
SORU: Nereliydi bu adam?
ESAT TEKELİ: Bilmem... Onu bilmeyik... Nereden geldiğini bilmeyik, yalnız elçi olarak Pekri’yi yolladı, Pekri vasıtasıyla biz da gittik oraya. Gittiğimizde da, onunla konuştuk.
Dedi ki “Bilirik...”
Bizim da o zamanlar telsizimiz vardı, arkamızdaki evde direk dikili dururdu. Tesadüf o günlerde, telsiz bozuldu, Lefkoşa’ya gitti, kaldık telsizsiz... Ama direk yerinde durur, telsiz var, onlar öyle bilir.
“Bilirik” dedi, “askeriniz var, silahınız var ama biz barış için geldik” dedi. “Bu işler bitsin” dedi, “belki otururuk gene” dedi, “bir gün gelir gene beraber bir masaya oturduğumuzda yer içerik, şerefe kadeh kaldırırık” dedi.
Bu böyle dedikten sonra iş tamamlandı...
SORU: Nesterdi yani sizden? Yardım isterdi?
ESAT TEKELİ: Yani biz kendilerine ilişmeyelim. Dedik “Siz bize ilişmeyin, biz size ilişmeyik...”
Onlar bizim herşeyimiz var bilir, bilsin daha iyi... Ama aslında birşeyimiz yok, elimizde silahlar durur ama toprağın altında durur daha...
Ondan sonra onlar geldi gitti, biz da o gidenleri takip ettik, o zaman anladık Değirmenlik düşmüş meğer... Düştükten sonra kaçan kaçana...
SORU: Ondan sonra Pekri köye geldiğinde... Tutukladılar, getirdiler sinemaya...
ESAT TEKELİ: O, eşine dostuna güvenerek arabasıynan geldi, patlıcan getirdi, domates getirdi, arkadaşlarına verecek. Bunu tuttular barikatta, getirdiler, koydular sinemanın içine. Sinemanın içi zaten, nasıl deyim, eli ayağı tutmayanlar, kaçamayanlar, hep sinemanın içinde. Te Akdoğan’dan (Lisi) da getirdiler. Bunu da getirdikleriynan, napacayım oğlum ben bunu böyce? Bu azılı... Başladık kuşkulanmaya... Rica ettim, asker geldi aldı kendini götürdü Aşşa’ya (Paşaköy’e)...
SORU: Sinemanın içinde kaç kişi vardı?
ESAT TEKELİ: Benim sinemanın? Dolu! Full-up!
SORU: Kaç gün kaldılardı sinemada?
ESAT TEKELİ: Fazla kaldılar, bir ay kaldılar... Fazla kaldılar...
SORU: Senin hanım da yemek yapardı kendilerine herhalde...
ESAT TEKELİ: Napardım kendilerine? Köyün içinde Rumlar’ın tarafında inekleri vardı, inekleri sağarlar, bakkaliyeleri vardı, şekerleri topladık, ekmek da... Hergün sabah kendilerine bu kahvaltıyı verirdim. O kadar memnun oldulardı, hiç olmaz derecede... Nereden bilin diyecen bana... Gene Vadilili olarak İskele’de yaşayan bir Mustafa Dayı vardı, hancılık yapardı orada. O Londra’ya gitti. Oradan döndü geldi, çağırdı beni yanına...
“Be Esat” dedi, “naptın sen bu Rumlar’a?” dedi.
Benim içim ürperdi...
“Naptım?” dedim, “Bir şey mi yaptım?”
“Be” dedi, “seni ondaki Rumlar, söyle söyle bir oldular” dedi. “Hergün kendilerine süt içirdirmişin” dedi.
“Öyledir” dedim. “Ben insanlığımı yaptım” dedim.
Bir ebe cira vardı içlerinde, o İzmir’den gelme idi buraya... Türkçe bilirdi... Atatürk’ü görsün istemezdi ama İnönü’nün hayranıydı...
Sinirlerimiz bozulduydu artık, ağlardım ben...
SORU: Niçin?
ESAT TEKELİ: Duruma ağlardım... Yani o insanların haline... Sinemanın içindeki insanların haline ağlardım... İnsaniyet varıdı... Dedi bana “Al bu hapı yut” dedi “da sen harp için etmen!” dedi. Vallahi böyle dedi...
“Mümkünsa” dedi, “götür beni evine da bir banyo olayım” dedi. E oldu...
Gene Rum vardı onun içinde, aşı Rumudu. Yani Rumlar’ın içinde en iyilerindendi. O sinsilenin insanları, Türk’e sabahtan gördüğünde “Sabah hayır olsun” derdi, Türkçe! Bu, Osmanlı’dan kalma birşeydi onlara. Ve alırdım kendini, evine götürürdüm, karısı meğer evde, ayağı kırık hukaranın... Yatır evde... Götürürdüm, kendine ekmek koyardı yanına, bakardı... Bu adamın adı Panteli Hacıyero’ydu adı... Hemşire ebenin adını unuttum ama... Erdoğan’ın babası vardı bakkal, oraya gittiğinde bir şey alsın, Ziya Dayı’ya “Çarpışacayık, kazanacayık” dermiş bu ebe zamanında!
SORU: Pekri’yi ondan sonra naptılar?
ESAT TEKELİ: Tekrar getirdiler sinemanın yanına, orada rahmetlik oldu, Kemal vardı, onun ahbabıydı, onunla konuştular, yanında asker falan. Aldılar gittiler, vurmuşlar kendini ama nereye attılar bilmem. Çünkü beraberinde değildim, ne deyim şimdi?
SORU: Niçin vurdular Pekri’yi sence?
ESAT TEKELİ: Galeyana geldiler...
SORU: Ben duydum ki Pekri’nin hayvanlarını hep taksim etmişlermiş o vuranlar...
ESAT TEKELİ: Aldılar... O adama, Hacıyeri derdik kendine, gün geldi, otobüslerinan Arçoz’dan Trulli’ye götürecekler kendilerini. Götürecek olan da gene Vadilili bir Rum. Kendine komutan öyle dedi, “Bak buraya! Bu insanları götürecen ama gelmemezlik etme, sonra karışmam! Gelecen, hepsini da taşıyacan, hiç merak etme...”
Ve öyle oldu, taşıdı, aldı gitti ama giderkan yolda durdular... Çünkü bir tane, iki tane değil otomobil. Bir tanesinin içinden bizim köylü vardı, o da rahmetlik oldu, köyün şöförü idi, Lefkoşa’ya giderdi.
“Esat, Panteli Hacıyero seni ister” dedi.
“Nester be?” dedim.
Gittim...
Bana “Gocagarının yattığı yeri bilin” dedi.
“Tabii” dedim.
“Yastığın içinde para var, bak da al” dedi.
“Falan yerde bir testi hellim var, al” dedi.
“Bir da dana vardır” dedi, “bağlı... Onu da al” dedi, “Helal olsun” dedi. “Hiçbirşeyini istemem” dedi Rumoğlu, aşı Urum asıl yani, dört tarafını düşünen bir kişiydi...
Ve geri döndüğümde, o bana o haberi getiren adam dedi ki “Ben da isterim ha!”
Geldik baktık ne dana var, ne hellim var, ne para var! Hepsi gitti! Bunları toplayan, K.K....
......’nin arkadaşı, topladı o...
E noldu?
SORU: Sonuçta noldu?
ESAT TEKELİ: Öldü gitti!
SORU: Bir tane da domuz çiftliği vardı, Lisi’de (Akdoğan)... Domuz çiftliğinin sahipleri da esir olduydu ve Vadili’ye getirildiydi. Vadilili bir Kıbrıslıtürk kendilerine yardım etti... Hasan Kasap... Hayatlarını kurtardı... Barikatlar açıldıktan sonra buluştular... Pekri ne kadar kaldıydı sinemada?
ESAT TEKELİ: Sinemada iki gece kaldı. Korkardık...
SORU: Niçin?
ESAT TEKELİ: Niçin? Pencereler tam değildi... İstersa, istediği saat atılabilirdi, kilit yoktu ya... Kaçabilirdi...
SORU: Kim beklerdi kendilerini?
ESAT TEKELİ: Benimnan daha birkaç kişi... Ya...
SORU: Size ne derdi yani Pekri?
ESAT TEKELİ: Pekri şahsen bana bir şey söylemezdi... Karşılaşmazdım...
SORU: Vadili’nin dışında bir bahçesi varmış, oraya gidip sulamış bahçesini, oradan köye gelmeye çalıştı... Demek ki patlıcanları falan bahçesinden toplayıp köye getirdiydi...
ESAT TEKELİ: Bilmem...
SORU: Bir genç daha gelmiş köye... Galiba Kakopetriyalı... Ya yolunu şaşırdı ya da bir şey... Savaştan kaçardı... Silahını atmış, genç askercik... Su istemiş, su vermişler, kavun kesip yedirmişler. Sonra onu da alıp aynı yere götürüp vurmuşlar, Pekri’nin bulunduğu kuyunun içine atmışlar...
ESAT TEKELİ: Duymadım onu...
SORU: Pekri’yi vuran aynı insanlar yani yapmış bunu... Sana 58’lerden sonra “Vur emri” çıkartmışlar... O hikaye nedir?
ESAT TEKELİ: Denktaş Beyi, yazlık sinema gününde sinemaya geldi, herkesi topladı. TMT hakkında bilgi verecek ve yapılacak şeyleri söyleyecek kendilerine... Herkes hep oturur... “Kimindir bu sinema?” dedi. Dediler “Falanın...”
“Yahu tanıştırın bu adamla beni” dedi, “bakalım...”
Ben kendini tanırdım ama yalakalık yapmazdım. Her kim yalakalık yaptıysa kendine, sarayda kaç kişi varsaydı, Lefkoşa’nın içinde iki haneden az evi olmayan insan vardır...
SORU: Yalakalık yapanlar en az ikişer hane ev sahibi oldu demek isten yani...
ESAT TEKELİ: Yaa... Bir tane Turunçlu’da (Stroncilo) vardır, babasının eski bir otomobili vardı, başka birşeyi yok... O üç hane, modern ev yaptı. Dediler kendine “Nasıl oldu da yaptın bu evleri?”
“Kumar oynadım” dedi, “kazandım, yaptım” dedi.
Ama bunu bilen insanlar yutmadı... Senin nerede çalıştığını bilirler...
SORU: Denktaş seninle tanışsın istedi...
ESAT TEKELİ: Evet... Tanıştırıldık...
“Yazda gösterin da kışta ne yapan?” dedi.
“Sandalyeleri koyarım, yaz gelinca çıkarırım, ne yapayım?” dedim.
“İstemezmin kışlık yapasın?” dedi.
Ben da “Körün istediği iki göz” dedim.
“Tamam” dedi, “sana bir kredi çıkaralım” dedi.
Biz da inandık! O zamanlar, Vakıflar’ın bir yeri vardı, Memduh’un yanı, İş Bankası’nın yanında. Onun bürosu da o civardaydı. Cemaat Meclisi başkanıydı o zaman. İki günde bir giderdim yanına.
“Daha olmadı, daha olmadı...”
En nihayet oraştan kaçtı, yazıhanesine gitti, avukatlık yazıhanesine. Gene gittim yanına.
“Noldu” dedim, “bizim o iş?”
Bana dedi “Olmayacak!”
“Peki” dedim, “madem öyledir” dedim, “evimde olan eşyaların kalkmasını isterim” dedim.
SORU: Evinde olan eşyalar neydi?
ESAT TEKELİ: Evimde olan eşyalar, sinemanın havlısında, her yerinde gömülü silah vardı çünkü silahlar gelirdi, benim eve indirilirdi, Desteban’ın evine indirilirdi, onlar temizlenirdi, tekrar gocuklanırdı, korduk sandıklara, gömerdik.
SORU: Yani senin yazlık sinema, silah deposuydu! Çanağdı yani...
ESAT TEKELİ: Ya, çanak... Bunu söylediğimnan, bu aldı bir kağıt eline, yazdı yazacağını, bir Saffet Bey vardı, bilmem hayatta mı, ona verdi. O kağıdı koydu zarfın içine, ona verdi. O bilirdi nereye götüreceğini. O zamanlar Bozkurt isimli bir matbaa vardı, hem Bozkurt gazetesini çıkarırdı, hem böyle broşürler çıkarırdı. Esas kökten Vadilili’ydiler, Vadili’den yetişirlerdi...
SORU: Cemal Togan...
ESAT TEKELİ: Evet, Cemal Bey rahmetlik... Aldım kağıtları, gittim tekrar... “Noldu?”
“Olmaycak o iş” dedi.
Ben da söyledim... Döndüm, kaçtım...
Geldim oturdum eve, yemeği yedim, bir ihtiyar arkadaşımız vardı rahmetlik, onunnan çıktık...
SORU: Demek bu 1960’tan sonraydı...
ESAT TEKELİ: Tabii...
SORU: Çünkü Cemaat Meclisi’nde oturduğuna göre adam, Cemaat Meclisi 60’tan sonra kuruldu...
ESAT TEKELİ: Cemaat Meclisi’nin Başkanı’ydı.
SORU: 60’tan sonraydı demek ki...
ESAT TEKELİ: Tarih yoktur aklımda... O ihtiyar arkadaşımla çıktık, dedim “Gidelim Sinde’ye (İnönü)”... Sinde’de hemşirem vardı evli, rahmetlik oldu. Dedim “Al bu broşürleri, çık dağıtmaya kahveye, ben da hemşireye bir sesleneyim da geleyim...”
Oturduk, kahve yapıldı gelecek, gelmeden kahve kapı çalındı.
Enişte kalktı baktı, döndü geldi, “Gel da seni isterler” dedi.
Kalktım. Bizim Akif Bey, Teşkilat’ın başkanı ve muhtar...
“Ne var?” dedim.
“Gel gidelim” dedi.
Dedim “Dur taksiyi alayım...”
“Sonra gelir alırık” dedi.
Bindik, döndük Vadili’ye doğru. Vadili’ye doğru gelirken, sol tarafta selvili ağaçlı bir bahçe vardı, o zamanlar Çağlayan’ın Bahçesi idi o, şimdi hangisinindir bilmem. Onun içine girdik.
“En aşağı!”, endik...
Karanlık, ayın karanlığı... Endik... Tabanca dayandı göğsümüze, bir adamla.
SORU: Yani biri vardı, beklerdi orada...
ESAT TEKELİ: Tabii!... Akif Bey benimnan kaldı...
Tabancalı adam “Ben” dedi “Bozkurt’tan gelirim...”
“Allah allah” dedim, “Bozkurt’tan ben akşamüstü geçtim, broşürleri aldım, bana bir şey söylemedi...” Aklıma gelmedi, “Teşkilat”ın başı “Bozkurt”tur!
Düşünmemde, bu anladı...
“Sen” dedi, “bugün birine bir şey söyledimin?”
“Söyledim” dedim.
“E bilmemin yasak olduğunu da söyledin?” dedi.
“Senden büyüğüne söyleyeceğdin” dedi.
“Ona da söyledim” dedim, o da yanıbaşımda durur... “Böyle böyle söyledim” dedim, “borca katlandım, kıvrılırım” dedim. “Olmadı deyinca bana tepem attı, söyledim” dedim.
Bana dedi “Dua et, hiç şaşırtmadan doğrudan kaçmadın” dedi. “Ne sorduysam doğrusunu söyledin” dedi.
“Ben bu akşam seni temizlemeye geldiydim” dedi.
Adam herhalde otomobiliynandı bilmem, Akif Bey tekrar götürdü beni otomobilimin yanına, aldım otomobilimi, o saate kadar inanın, yüreğim Allah içi derim sana, tık demedi – tabanca dayalı durur göğsümde... Yüreğim tık demedi. Ne vakit indirdi aşağıya da durduttu, o da anladı doğru söylediğimi, o zaman başladım kan terin içinde kalmaya. Döndüm gittim, arkadaşı buldum, başka köylere gitmeye da canım çekmedi. Ve geldim evime...
ESAT TEKELİ: 58’lerde birşeydi herhalde... 21 kişi verdiler maiyetime – yolladılar Antalya’ya eğitime. Silahlar ve patlayıcı maddeler üzerine eğitim görelim diye. O 21 kişi benden sorulurdu. Ve içimizde bir kişi da sivil polis vardı – o sivil polis da, esas polisin içinde sivil polis idi. Elinde da sten tipi otomatik silah vardı.
Hepimiz gemiye bindik, hepimiz birbirimize paraloyı verdik, o paralo vermez. Geldi, girdi içimize. Şimdi arkadaşlarla başladık gaylelenmeye... Çünkü biz binerken, o da bir Rum polisiynan limanda konuşurlar. E nasıl şüphelenmen? Oraya gittik. Antalya’ya indik. Bizi karşılayan bir kişi bana dedi “Biber ağacından bir şey kes, tak göğsüne, Alanya’ya gidecen, seni gelip bulacaklar, bir yüzbaşı...”
Çok gitmedi, hakikaten yüzbaşı geldi buldu beni. Hoş-beş ettik. Ben doğrudan tekmil verdikten sonra kendine, o polisin durumunu söyledim, “Parola vermedi bize” dedim. “Biz bu adamdan kuşkulandık” dedim.
“Merak etme, öğrenirik onu” dedi. Biraz sonra geldi, “Tamamdır” dedi, “merak etmeyin” dedi.
Başladık mesela, el bombasını nasıl atacan, bir çukurun içinde olacan ama kalkmaycan yukarı, kalkarsan onun şarapnelleri seni da dutar, sen da gidebilin. Çeşit çeşit adamlar izahat verdi bize, gerek atışlarda, gerek diğer şeylerde.
Sabotaj üzerine... “Hatta” diyor, “sabun kalıbının içine yerleştirin ve bir dükkana girdiğinde, bezlerin arasına kon, kaçtıktan sonra o patlar, bütün mağaza yanar” diyor. “Ama” diyor, “sakın şahsi şeylerinize kapılıp da böyle bir şey yapmayınız!” Bin bin tembih ederdi bize.
SORU: Bu 21 kişi hep Vadili’dendi yoksa çeşitli yerlerden?
ESAT TEKELİ: Çeşitli yerlerden... Sinde’den vardı bir-iki kişi, Turunçlu’dan vardı, çoğu Vadilili’ydi.
Günümüz bitti, sırtımızdaki elbiseler kıpkırmızı oldu, toprakların içinde. Evet, gece yıkanırdık ama ertesi gün sabahtan gene aynı şeyi geyerdik.
SORU: Kaç gün kaldıydınız Antalya’da?
ESAT TEKELİ: Bir ay kaldık, döndük geldik. Ne bir kuruş harcırah, ne aylık, ne yıllık, hiçbirşey... Ona maraz ederim, çok insanları mesela nokta yerine götürmek isterdik, istesen sana isim da veririm... Biri ....... Mehmet, diğeri ........ Mehmet... Ve bir kişi daha ............. Yorgancılık.... Nokta yerine götüreceyik bunları...
SORU: Nokta yeri dediğin nedir?
ESAT TEKELİ: Nöbet yeri. ....... dedi ki “Ben ciralara yorgan dikerim, onların yüzüne nasıl bakacayım sonra?”
Yolda giderkana rahmetlik Demokrat Mustafa derdik, onunla da arkadaştık, bu adam aramızdan kayboldu, be nere gitti? Saklandı, evde da yok. Ondan sonra gitti eve, yattı uyudu...
Obir iki tane, bahçe kapımız vardı, onu sürgüsüz bıraktım ki içeri girip çıkmam kolaylık olsun. Eve geldim, silah durur yerde, afeden dipçiğin üstüne oturmuş pislemiş, pisleyen ya.....’tir, ya da .......’tir. Onlara verdiydik o silahı...
SORU: Niçin öyle yaptılar yani?
ESAT TEKELİ: İstemezdi gitsin, mücahitlik yapmadı, bir şey yapmadı. Son günü ansızın askerler gelinca, bunlar mücahit elbisesi geydi, mücahit oldu! Bugün onlar, 2,700 lira maaş alıyor, ben ise bir onluksuz, hiçbir menfaat görmedim...
SORU: Ama işte menfaat görmediğin için konuşabilin böyle... Menfaat görenler konuşmaz, değil?
ESAT TEKELİ: Görenler konuşmaz tabii...
SORU: Akif Bey seni götürdü, adam seni vurmaya geldiydi, sonra oradan ayrıldınız. Ondan sonra ne olduydu?
ESAT TEKELİ: Ondan sonra hiçbirşey olmadı. Geldim eve, yattım... Ne beni biri aradı, ne da biri bir şey söyledi. Yani benim haklı olduğum meydana çıkınca, orada o kaldı.
Zamanında bu şey daha tam başlamadıydı ama Girne Kapısı’nda iki tane mühim avukatımız vardı, genç yaşta çektiler drang drang vurdulardı kendilerini...
SORU: Ahmet Muzaffer Gürkan’la Ayhan Hikmet’i söylen...
ESAT TEKELİ: Girne Kapısı’nda vurulduklarını bilirim...
SORU: İki avukat vurduydu “teşkilat”, 23 Nisan 1962’de. Birini arabasında vurup öldürdüler, diğerini yatağında, karısının yanında. Cumhuriyet gazetesini çıkarırlardı bu avukatlar...
ESAT TEKELİ: Mutlaka onlardı...Ben şahsen tanımazdım kendilerini ama o günde o insanlara çok üzüldüydük...
SORU: Başka bir şey?
ESAT TEKELİ: Başka bir şey istesem da kim verecek?
SORU: Ne isterdin?
ESAT TEKELİ: Hepsine ne verdilersa bana da vermeleri lazımdı... Benim da evladım vardı, benim da ihtiyacım vardı. Bu söylediğim insanların hiçbirinin ihtiyacı yok...
SORU: Tamam da böyle daha iyidir işte. Çünkü kimseye borçlu kalmadın... Rahat konuşun işte, evlatların da işler, ne var?
ESAT TEKELİ: Ne yolladın beni Antalya’ya – Lefkoşa’da Arasta’da 15 numara dükkanım vardı, kumaş satardık, da kapatıp gittik? 100 lira borcumuz vardı H....’e, tüccardı, ben gelene kadar işi onarttılar, dava ettiler, işi ileri götürdüler, ben geldiğimde dükkanımı bana sattılar... Ama ona Allah tez gösterdi... Bir hafta sonra, sabah sabah yumurta kavurmuş, yemiş, düştüynan öldü.
SORU: “Tekeli” soyadı nereden çıktı? Neden “Songur” değil soyadın?
ESAT TEKELİ: Ben küçük yaşta mektepten çıktıktan sonra, Milliyet gazetesini okurduk, o zaman bir köşe yazarının soyadı “Tekeli” idi. Rahmetlik Hacı dedem da bana ilişirdi, başka isim arardı taksın bana, ben da “Tekeli” ismini ona özendim diye aldıydım. Kardeşlerim, köyde Çatozlu Songur diye bir öğretmen vardı, galiba ondan esinlenip aldılar Songurlar soyadını... Bu Songur, normal isimdir, soyad olamazdı... Ama anlatamadık... Ondan sonra gelenler da aldı o soyadını... Ben en büyükleriydim, beni takip etmeleri gerekirdi...
SORU: Eee, boşver, sinirini bozma, herkes istediğini yapsın! Bize ne? Biz sade kendi yaptıklarımızdan sorumluyuk... Evlatlarının yaptıklarından bile sorumlu değilsin...
ESAT TEKELİ: Evlatlarımdan memnunun çok...
SORU: Hayır, yani genel anlamda söylerim... Herkes istediğini yapar artık, kimse da kimseyi takip etmez çünkü herkes herşeyi bilir!
ESAT TEKELİ: O doğrudur...