O Gün Bu Gündür... “KENETLENMELİYİZ”
Geçen Salı yayımlanan yazımda “dört hafta yokum” demiştim. Ama mümkün mü yaşananları izleyip de sessiz kalabilmek?!.. Hele de yok oluşa doğru yelken açan bir toplumun bireyi iseniz...
Akdeniz’in en güzel adasının çocuğu Kıbrıslıtürk iseniz...
Başbakanımızın Türkiye Başbakanı karşısında ezildiği, büzüldüğü yok olduğu anı ekranlardan izlemişseniz...
“Yenidüzen”deki Başbakanımızla TC Başbakanı arasında basının önünde yaşanan diyaloğun olduğu habere ilişkin okuyucu yorumlarında neredeyse hep bir ağızdan herkes “Bravo Erdoğan” diyordu. Çünkü Sayın Erdoğan KKTC Başbakanına maaşını sormuş, sonra da müdür maaşını... Ve Erdoğan tam da bilinen o dobra üslubuyla yorumlarını sıralıyordu. Elbette Sayın Erdoğan’ın karşısına konan bu tabloda Erdoğan haklıydı. KKTC’ye Ankara’dan baktığında gördüğü ya da gösterildiği veya görmek istediği yegane şey üç beş kişinin maaşı ise gerçekten de çok haklıydı. Ve elbette telaffuz edilen maaşlar hiç normal değildi.
Yine de hepimiz biliyoruz ki; hedef seçilen Koperatif Merkez Bankası ve Vakıflar Bankası müdür maaşları değil, o bankaların özelleştirilmesidir!.. O bankalar ki; Kıbrıslıtürklerin yıllardır kimliklerinin bir parçası olmuş aslında kar getiren kurumlardır. Tıpkı KTHY gibi...
Elbette yine biliyoruz ki, gerek KİT adı verdiğimiz bu kurumlar gerekse kamu popülizm uğruna ve koltuk derdine yıllardır kocaman bir canavar haline getirilmiştir.
Ve hala beslenen bu canavar şu anda hepimizi, bütün toplumu yutuyor.
BİZİM ACI GERÇEKLERİMİZ…
Başbakanımızın, Sayın Erdoğan karşısında yaşadıkları belki de bu toplumun onurunun yerlerde sürünmesi anlamında en kötüsüydü. Bir dibe vuruş, tarihimizin en karanlık noktalarından biriydi. Geldiğimiz nokta malesef yetersiz siyasilerimiz ve Ankara’nın iki dudağı arasındaki kararlarla yönlendiriliyor. Sivil toplumun sesi neredeyse hiç yok. Sendikalar çırpınsa da yeri göğü inletse de, sultanlar sağır olmuş duyan yok...
Ankara’ya çırpınan bir toplumun Başbakanı olarak giden kişi karşısındakine “Bu telaffuz ettiğiniz rakamları alan kişi sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Bugün işe başlayan üniversite mezunu bir memur 1800 TL alıyor. Sözleşmeli bir doktor 2400 TL alıyor” demekten aciz. Nasıl aciz olmasın ki, bunları düzeltmek yetkisi tamamen kendisinde iken bu insanları gazetelere jurnal eden yine kendisi değil mi? Kendi yarattığı bu ucubeliği düzeltmektense başkalarından medet uman da yine kendisi değil mi Allah aşkına?
Ülkede yaşanan bütün bu toplumsal dramlara rağmen, toplumun solcusuyla sağcısıyla isyanları oynadığı bu günlerde, siyasi partiler kendi kurultaylarının derdine düşmüş. Partiyi kimin yöneteceği, kimin başbakan ya da bakan olacağı öylesine önemli ki onlar için, sergilenen hezeyanlara gerçekten insanın inanası gelmiyor. Ayağımızın altından kayan ülkemizde yakında yönetecek birşey kalmayacağının sanki farkında değiller gibi... O koltuklara oturmuşsunuz ama yönetecek bir şey kalmamış!.. Neye yarar sizin fiyakalı koltuklarınız?..
BEN YİNE FERYADIMI YÜKSELTİYORUM…
Ben kendi adıma feryadımı yine yükseltiyorum: Bu ülkede ciddi anlamda bir toplumsal uzlaşıya ihtiyaç vardır…
Kamu reformu çok hızlı bir şekilde yapılmalı... Ve bunu diğer reformlar izlemeli…
Özelleştirilmeler elbette yapılabilir ama Kıbrıslıtürklerin bağrından bin bir mihnetle doğan öz kurumlar korunarak ve onların yaşatılması adına gerekli hassasiyetler gösterilerek olmalı bu... En önemlisi de, uzman kadrolarla çalışılarak kendimizi “beceriksiz” diye kepaze etmeden... Bu bilgi birikimi Kıbrıslıtürklerde fazlasıyla mevcuttur. Yeter ki işe göre adam seçilsin…
“Beyaz kimlik” adı altında bu ülkeye taşınan nüfus yasallaştırılmadan önce; bu ülkenin işgücü anlamında kimlere ihtiyaç duyduğu hesaplanmalı... Sadece ihtiyacımız olan işgücünün bu ülkeye girmesine izin verilmeli... Unutmayalım ki ülkemiz bir adadır ve kaynaklarımız çok sınırlıdır. Bunlar çok özenli kullanmak zorunda olduğumuz kaynaklardır.
Ankara’nın bize dayattığı paketlerin karşısında kişilikli durup, kendi gerçeklerimizle ilgili paketleri aynı ciddiyetle biz de dayatmak zorundayız. Polisimiz bu ülkede kaçak olan herkesin peşine düşmeli ve gerekirse bu kişiler gemilerle ülkesine geri yollanmalı...
“Nasıl mı?” dediğinizin ve bu yazıyı okurken bana güldüğünüzün farkındayım. Hatta bazılarınızın “Sen aydan mı geldin?” dediğini de duyar gibiyim. Ama bir dakika lütfen: Bu ülkede çocuk yetiştiren ve kendi kimliğine sahip çıkmak zorunda olan insanlar olarak “UMUT” etmek ve “ÇARE” üretmek zorundayız.
Bu aşamada UMUT ve ÇARE toplumun kenetlenmesinden başka ne olabilir ki? Sivil toplum örgütleri uyanmalı, sendikalar bu ülke kaynaklarına uygun talepler ve çözümler üretmeli… Ve bütün eleştirilere rağmen yine tekrarlıyorum ki, geniş tabanlı bir hükümet kurmak zorundayız. Yaptırım gücü olan, güçlü ses çıkarabilen, gücünü geniş tabanından alabilen, birbirini otokontrolle denetleyebilen, Ankara’ya da, kendi halkına da gerçekleri, ama gerçekten gerçekleri anlatabilecek bir hükümet...
Bugünlerde de bunların olabilmesi için, çare sadece UBP-CTP koalisyonunda görülmüyor mu?
Ciddi bir çözülmenin eşiğindeyiz… Türkiye’den gelen sesler adadaki KKTC-TC ayrımcılığını körüklüyor. Çözülmeyi gören Rum liderler Kıbrıslıtürkleri güneye çağırıyor...
Ne dersiniz solcusuyla sağcısıyla herkesin, ama en önemlisi temiz ve aydın insanların el ele vermesi gereken gün bu gün değil midir?