1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Desbunu hanım teyze...'
Desbunu hanım teyze...

'Desbunu hanım teyze...'

Değerli okurumuz, aynı zamanda hem hekimliği, hem yazarlığı birarada götüren Okan Dağlı, bu sayfalarda yayımlanan Eleni Hanım ile kızkardeşi Despinu Hanım’ın öyküsünü okuyunca bizi aradı... Yazdıklarımız onu çok duygulandırmış çünkü Despinu Hanım

A+A-

 

 

Değerli okurumuz, aynı zamanda hem hekimliği, hem yazarlığı birarada götüren Okan Dağlı, bu sayfalarda yayımlanan Eleni Hanım ile kızkardeşi Despinu Hanım’ın öyküsünü okuyunca bizi aradı... Yazdıklarımız onu çok duygulandırmış çünkü Despinu Hanım’ı çok iyi hatırlıyormuş...  Sağolsun bize yazımızda adı geçen Despinu Hanım ile eşi Kemal Bey’in fotoğraflarını da yolladı. Okan Dağlı’dan duygularını ve hatırladıklarını kaleme almasını istedik. Bize şöyle yazdı:

“Yıllarca aynı mahallede beraber yaşadığınız komşularınızın hikayelerini sonradan öğrendiğinizde içiniz bir başka oluyor mu sizlerin de?

Geçen gün Sevgül’ün yıllardır bıkmadan usanmadan kayıpların izini sürdüğü ve onların hikayelerini anlattığı yazı dizisine takılınca gözlerim doldu. Dakikalarca yazı ve oradaki fotoğrafa bakakaldım. Fotoğrafta iki genç ve güzel kadının, saf ve samimi bakışlarına kayıtsız kalmak mümkün değildi.

Bu iki bayandan biri Lefkoşa’da bir gece evinden alınarak kaybedilen kahveci Mehmet Con’un eşi Eleni-Suzan, diğeri de kapı komşumuz Desbunu hanım teyzemiz idi. O mahalledeki tüm çocukların en çok sevdiği insanlardan biriydi. Çocuğu olmamıştı. Ama hepsimiz onun çocuğu gibiydik. Kimimiz evindeki ekşi ve portakal ağaçlarını sular, kimimiz bakkaldan alış verişini yapar, bazılarımız ise sadece şekerlerini yerdi... Kapısının önünden geçerken mutlaka bizi çağırır ve şeker verirdi Desbunu hanım teyze. Bir de kedilerini çok severdi. Hayat arkadaşı Kemal bey amca da “Kıbrıs Tren İşletmeleri”nin son müdürü olup çok hoş sohbet, muhterem bir insandı.

Ve bu insanlar yüreklerinde kaybedilen (katledilen) kız kardeşlerinin acılarını taşıdıkları halde bize kesinlikle bunu yaşadıkları sürece hissettirmediler. Ancak yıllar sonra Sevgül’ün yazısında okudum acılı hikayelerini...

Lefkoşa’da yaşanan bu acılı hikaye ve benzerlerini, o dönemlerde teşkilatın sorgusuz sualsiz işlediği cinayetleri haklı kılacak elbette hiç bir neden yoktur. Evinde kocasıyla yaşayan bir kadının ansızın kaybedilmesi, fırında ekmek yoğuran emekçi insanların sırf Rum olduğundan dolayı katledilmesi, orada bayramlarını kutlamak için gelip pilavunasını yapan yaşlı bir kadının vurulmasının ne biçim haklı bir sebebi olabilir ki?

Benzer olayların, o karanlık yıllarda Mağusa’da yaşanmadığını düşünüyorum. Gerek mahallemiz Baykal’da gerekse Mağusa suriçinde Kıbrıslı Rum ve Ermeniler’le olan birçok evlilikler vardı. Ayrıca yalnız yaşayan Ermeni vatandaşlarımız da mevcuttu. Bu insanlara ne 1974 öncesi, ne de savaş günlerinde Lefkoşa’da yaşanan olaylardakilere benzer saldırılar yapılmadı. Onlar hep bizden birileri olarak bizlerle yaşadı. Onların korkularını veya iç dünyalarını bilmemekle beraber, kendilerinin hep etrafımızdaki insanlar ve komşuları tarafından çok sevildiğinden de eminim. Teşkilatın bölge sorumluları da mahalleninin insanları ve çocuklarıydı. Belki de onlar da bu insanlara olan sevgi ve hürmetlerini din, dil ve ırk farkı gözetmeksizin göstermeleri de onların aramızda bizler gibi yaşamalarında büyük bir etken oldu diye düşünüyorum....”

Okan Dağlı, HAVADİS gazetesinin POLİ ekinde 25.12.2011 tarihinde yayımlanan, Despinu Hanım ile sevgili eşi Kemal Bey’i anlattığı “Demiryolu’nun son müdürü Kemal bey ve hayat arkadaşı Desbunu hanım...” başlıklı yazısını da gönderdi... Bu yazıdan bazı bölümleri burada yayımlamak istiyoruz, “kayıp” Eleni’nin sevgili kızkardeşi Despinu Hanım ve Kemal Bey’in anısına... Okan Dağlı arkadaşımıza da bizimle bunları paylaştıkları için çok teşekkür ediyoruz. Okan Dağlı özetle şöyle yazmıştı POLİ’de:

“Tren, Kıbrıs’ın tarihinde bir döneme damgasını vurmuş bir olgudur. 1905 ile 1951 yılları arasında Mağusa Limanı ile Lefke bölgesindeki Evrihou köyü arasında 76 mil(122 km)lik mesafeyi 4 saatte alan bu trenin 1 numaralı Lokomotifi, demiryolunun ilk durağı olan istasyonunun yani şimdiki ‘Mağusa Tapu Dairesi’nin önünde tarihi bir eser olarak sergileniyor. Kıbrıs Hükümeti Demiryolu (Cyprus Government Railway) şirketinin son müdürü de yıllarca Baykal mahallesinde komşuluk yaptığımız Kemal (Ahmet) beydi.

         Baykal, Mağusa’da Kıbrıslı Türkler’in yaşadığı 4 mahallesinden biriydi eskiden. Savaştan sonra 11 mahalle daha eklenmiş mevcut yapıya! Eskiden dediğim yıllar hep 74 savaşı öncesini tanımlayan yıllar olmuştur hayatımda. Surlar dışında Baykal’la beraber diğer iki mahalle de Karakol ve Sakarya idi. Şimdi tersi de olsa en kalabalık nüfus o zamanlar Suriçi’nde idi...

         Eskiden bizler Baykal, Kıbrıslı Rumlar da Ay Luka diyorlardı bu bölgeye. Aslında biz de Ay Luka’yı kullanmaz değildik hani... Ama sadece Kıbrıslı Rumlar’ın yaşadığı arka mahalleye Ay Luka derdik ve kendimizce mahallede şimdilerin sanal dediği bir sınır oluşturuyorduk onlarla aramızda.

 Lefkoşa’dan gelen yol, round about (anıt çemberi) ve oradan Larnaka’ya giden yol arasında kalan bölgeydi Baykal... Bu yolların iç kısmında bizler, dış kısımlarında Kıbrıslı Rumlar oturuyordu.

            Kıbrıslı Rumlarla doğrudan bir komşuluk ilişkimiz yoktu. Bir sokak ötesi bizim yaş grubu için yasak bölgeydi. Lefkoşa ve Larnaka yollarını karşıdan karşıya geçmemizin cezası da hepimiz için çok büyüktü. Kendi mahallemiz neyimize yetmezdi ki!

Her evde ortalama 2-3 erkek çocuk vardı ve toplamda iki futbol takımı oluşturacak zenginliğe sahiptik. Hatta bir ara o kadar kalabalık olmuştuk ki her sokağın ayrı bir futbol takımı vardı.

             Aslında Mağusa’da varlıklı insanların kaldığı mahalle olarak bilinse de liman işçisi, üslerde çalışan polişmanlar, banka çalışanları, memurlar ağırlıktaydı bölgemizde. Caminin imamı Salahi (Serakıncı) dayının krem rengi 1960 model Opel station bir arabası vardı. Salahi dayı vites değiştirmeyi pek sevmediğinden, köşeden döndüğünde sesinden tanırdık arabayı.

Araba sayısı çok azdı. Şimdilerde trafik akışından ve araba yoğunluğundan dolayı yolda yürümenin dahi zor olduğu ‘Şevki Bey Yolu’nda çift kale maç yapardık. Yine aynı yolda karşılıklı yer tenisi de oynardık çoğu zaman. Sonradan mahalledeki Baykal Karargahı soruna “sivil” bir çözüm bulup bize boş bir araziyi futbol sahasına çevirmişti.

                                      ***

             Şevki Bey, Baykal’daki arazilerin sahibi 3 kardeşten biriymiş. Hiç görmedik O’nu. Dr.Dündar bey ve bir erkek kardeşleri daha varmış. Burası 1960’lara kadar kadar ‘İngiliz Üssü’ imiş. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla beraber İngilizler bölgeden çekilirken bu üslere ait toprağı üç kardeş satın almış. Dr.Dündar bey İngiliz ordusunda doktorluk yapıyormuş, İngilizler’in Ada’yı terketmesi ile beraber Dr.Dündar bey de ayrılıp İstanbul’a yerleşmiş.

Bu üç kardeşin satın aldığı mahalle arazisi zaman zaman parsellenip arsa haline getirilip satılır ve yeni evler yapılıyordu. Bu arsalardan ve satış işlerinden bu kardeşlerin yani Şevki ve Dündar beylerin yeğenleri Kemal (Ahmet) bey sorumluydu.

 Kemal beyin hayat arkadaşı Desbunu hanım idi ve bizim sokakta yaşıyorlardı. Desbunu teyze (belki de gerçek adı Despina idi) Kıbrıslı Rum’du ve dinini değiştirmediği için, biz onları evli bilsek de Kemal bey amca ile evlenememişler hiçbir zaman. Gerek 1960 öncesinde gerekse 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre farklı dinlerden insanlara nikah kıyılamazmış! İlla ki nikah için birinin din değiştirmesi gerekiyormuş. Evlenebilmek için ne Kemal bey, ne de Desbunu hanım dinlerini değiştirmiş, ama ölüm ayırına kadar da hiç ayrılmamışlar. Desbunu hanım evin önünden her geçtiğimizde mutlaka bizi durdurup şeker vermeden yapamazdı. İlla ki şekeri alıp öyle devam ederdik koşup oynamaya!

Kemal bey, Kıbrıs’taki son ‘Şimendifer (Demiryolu) Müdürü’ymüş. Bize hep öyle derdi ama şimendiferin ne olduğunu bilmiyorduk o yaşlarda. Çünkü Kıbrıs’ta tren olayı biz doğmadan müzelik olmuştu. Mağusa’ya son seferini yapan tren de eskiden ilk durağı olan yerde şimdiki Tapu Dairesi’nin önünde sergilenmeye devam ediyor hala.  Faal olduğu yıllarda 3 milyon tondan fazla yük ve 7 milyondan fazla insan taşıyan, 30 durak geçerek Mağusa’dan Evrihu’ya ulaşan tren son seferini yapıp tarihe kavuşunca Kemal beyi ‘Limanlar Dairesi’ne tayin etmişler ve oradan da emekli olmuş kendisi.

Trenlerimiz 1945 yılından sonra adaya Ford araba ve kamyonlar gelmeye başlayınca gözden düşmeye başlamıştır. Ve nihayet çok geçmeden de işin içine araba tröstlerinin de karışmasıyla Demiryolu İşletmesi’nin ipi çekilmiştir!

O zamanlar Limanlar Dairesi’nin yazlık kıyafetleri içinde kısa haki pantolon olması lazımdı ki mahallede tek kısa paltolon giyen adam Kemal beydi. Çocuklar giymesine giyerdi ama koca bir adamın muntazam bir kısa pantolon giymesini ilk kez onda görmüştük.

 Evinin baş köşesinda İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in kendisine ‘Şimendifer Müdürü’ olarak ‘Kıbrıs Hükümeti Demiryolu’nda emeğinin geçmesinden dolayı verdiği imzalı takdir belgesi asılıydı. Evlerine her gittiğimde dikkatimi çeken bir belgeydi. Mutlaka bayram sabahları ilk ona uğrar,  Desbunu teyzeyle Kemal Bey amcanın elini öper, bayramlık şekerlerimizi alırdık. Desbunu teyze kedileri çok severdi ve evinin her köşesinden bir kedi çıkardı mutlaka.

Kemal bey mahellede Şevki ve Dündar beylerin hem yeğeni hem de vekili olarak arsaların parselasyonu ve de satışından sorumluydu. İnşaatlar artınca büyük futbol sahamız da parselasyona uğrayıp ufalmış ve hepsimiz çok üzülmüştük. Büyüklerimiz ve biz artık orada maç yapamaz olmuştuk ve onları da seyredemiyorduk. Bir döneme damgasını vuran MTG’li kaleci Mustafa, kardeşi Halil ve Metin bu sahada yetişmişlerdi.

1970’lerin başında sahamız parsellenip ufalınca kendi başımıza kaldık oralarda. Bir de küçülmüş sahamızın ortasında parselasyonun sınırlarını gösteren ‘gugo’ kalmaz mı, tamam dedik bu iş böyle olmaz. Yaklaşık iki metreye yakın demirden kökü de olan betondan yapılmış gugoyu söküp attık. (Şimdilerde artık gugo falan yok, yarım metrelik bir demir çubuk sokup kaçıyorlar bu işi yapanlar!) Bunu duyan ve hızır gibi yetişen Kemal Bey bizi sahada basıp, gugoyu aramıştı. Bize kızmıştı ama gugoyu bir daha oraya çaktırtmadık. O küçük saha yaklaşık 10 yıl daha maçlarımıza ev sahipliği yaptı. Ta ki günümüzün gereği apartman oraya oturtulana kadar!...”

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 5731 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler