1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3.  Derece alan öyküler
 Derece alan öyküler

 Derece alan öyküler

Yenidüzen-Deniz Plaza Öykü Yarışması’nda dereceye giren öyküleri bu haftadan itibaren ‘adres kıbrıs’ta yayınlamaya başlıyoruz.

A+A-

Yenidüzen-Deniz Plaza Öykü Yarışması’nın bu yıl 8.sini düzenledik. Her yıl olduğu gibi bu yıl da iki yaş grubunda ikişer konu verdik ve seçilen bir veya iki konuda öyküler yazıldı.

Belirlenen sürede gelen yüzlerce öykü 4 jüri üyemiz tarafından tek tek okunup puanlandı ve toplam puanları en yüksek olan öykücüler dereceye girdiler. Ödül törenimiz 31 Mayıs’ta Gazeteciler Birliği Kompleksinde yapıldı ve çeşitli ödüller ve başarı belgeleriyle öykücülerimiz başarılarını kutladılar.

Creditwestbank’ın da katkıda bulunduğu yarışmamızda dereceye giren öyküleri bu haftadan itibaren ‘adres kıbrıs’ta yayınlamaya başlıyoruz.

 

Negar Kabiri (12,13,14 Yaş Grubu Birincisi)
The English School Of Kyrenia
Sınıf: 9

negar-kabiri.jpg

Konu: Engelli bir arkadaşınızla empati kurarak (onun yerinde olduğunuzu düşünerek) yaşadıklarınızı öyküleştiriniz.

 

SIRA ARKADAŞIM

Okulun kapısından içeriye adımımı attığımda, kalabalık arkadaş gruplarının her zamanki yerinde oturduklarını ve bir konuyu tartıştıklarını işittim. Bu duyduğum belirsiz sesleri anlamak için birkaç saniye uğraştım ama sonra önemsemeyip sınıfıma yürümeye devam ettim. Dersten önce üstünden geçmek istediğim fizik sorusunu hatırladığımda adımlarımı hızlandırdım.

10 E yazan tabelayı gördüğümde hemen yanındaki kapıyı araladım. Sırama göz gezdirirken her gün yanımda oturan arkadaşım Balın’ın tek başına kitap okuduğunu gördüm. Beni gördüğünde hemen gülümsemişti.

Her ne kadar umursamamaya çalışsam da yanımda oturan arkadaşım Balın, engelliydi. Bacaklarını kullanamıyordu.  Fikir yürütecek olursam şu an burada yalnız oturuyor olması, diğer insanlardan farklı oluşuydu. Elinde olan bir şey değildi ama yine de insanlar ondan bir şekilde kaçıyordu işte.

Oturup, çantamdan kitaplarımı çıkarırken onunla birazcık sohbet ettim. Onunla konuşurken diğer arkadaşlarıma nazaran daha rahattım. Teneffüslerde Balın ile pek vakit geçirmememe rağmen hayatımdaki sorunları o daha iyi anlıyormuş gibi hissediyordum. Konuşurken süslemeler kullanmıyor, kafamda gelişigüzel düzenlenmiş düşünceleri rahatça anlatabiliyordum. Hatta hatta Balın’la konuşmayı “Bir ablayla nasihat oturumu”na benzetiyordum. Çünkü Balın, özenle seçtiği kelimeler ve cümleleriyle daha huzurlu bir ortam oluşturuyordu.

Günümün devamı hakkında aklımda kalan tek şey: Derste anlatılan birçok konuyu anlayamamış olmamdı. Neyse ki sonucunda büyük bir sorun yaşamamıştım çünkü şaşırtıcı bir şekilde Balın bana yardım etmişti. Matematik sorularını teker teker anlatıp, ben tamamen konuyu benimsemeden beni bırakmamıştı.

Teneffüs vaktinde içimden gelerek Balın’a “kantine gidelim mi?” diye sordum. Beni duyar duymaz başını kitabından kaldırdı ve gözlerini “gerçekten mi?” der gibi irice açtı. Birinin onunla vakit geçirmek istemesi karşılaştığı bir durum değildi.

Gülümseyerek teklifimi onu tekerlekli sandalyeye yavaşça bindirdim. Bu süreçte onun aslında kasıldığını hissetmiştim. Her nedense sanki olduğumuz vaziyetten mahcupmuş gibi bir ifade takınmıştı. Oysa ben onu tekerlekli sandalyeye bindirmeyi çok olağan bir durum diye düşünmemiştim.

Kantin yolunda, bazı öğrencilerin ağır bakışlarında ezilmiş gibiydik. Tekerlekli sandalyeyi iterken sanki insanlar bizim her hareketimizi gözlemleyerek eleştiriyorlarmış gibi büzülmüştüm. Ya da sadece ben öyle düşünüyordum.

Gerçekten, dışarıdan nasıl gözüktüğümüze daire hiçbir fikrim yoktu.

Sonunda kantine varıp karnımızı doyuracak birkaç abur cubur aldık. Tüm bunlar olurken Balın’la göz teması kurmaya çekinmiştim. Benim bile bu kadar rahatsız olduğum  acıyan bakışlarla nasıl başa çıktığı benim için bir muammaydı.

Çardaklarda boş bir yere yerleştik. Bu sırada Balın bana yıldızlar hakkında ilginç bilgiler vermekle meşguldü. O konuşurken, ben onun ne kadar bilgi sahibi ve yetenekli olduğuna hayret etmiştim. Her temanın en ince detayına kadar giriyor ve zorlanmadan betimliyordu. Kara delikler hakkında kendi teorisini yürüttüğünden bahsettiğinde ise şaşıp kalmıştım.

Balın davranışlarıyla yaşına nazaran daha olgun duruyordu ancak çocukluğu bazen daha ağır basıyordu. Benim, bizim gibiydi işte. Ergenlik yaşlarında görülen her bir telaş onda da vardı.

Bütün gün Balınla lafladık. Ona yardım ettiğimde hala biraz utanıyordu ama sabahki gibi değildi. Sıradan iki arkadaş olduğumuzu hissetsem de onunla empati kurma duygum sürekli baş gösteriyordu. Bundan dolayı okul çıkışında yanına gittim ve kafamda dönüp duran soruyu soruverdim: “Rahatsız olmuyor musun?”

Tüm gün peşimizi bırakmayan önyargılı bakışlardan bahsetmiştim. Ne zaman Balın fiziksel eksikliğini geride bırakıp, rahatça yaşamına devam etmek istese de o bakışlar hep oradaydı sanki.

Başta sorumu algılayamamış gibi göründü, ardından bakışlarımı fark edince başını yavaşça olumlu anlamda salladı: “Rahatsız oluyorum ama artık o kadar yoğun değil. Birçoğu kötü niyetle yapmıyor zaten, bilgisizler sadece…” Derin bir nefes aldı. Sonra gülümseyerek, “Bazen toplumun beklentileri ve yaşıtlarımla olan uzaklığım ruhi dengemi incitiyor ama hep kendime şu sözü hatırlatırım: Hayat varsa, umut da vardır.”

Birkaç saniye duraksadı. Ben de ona vereceğim cevabı daha kestirememiştim.

“Düşünsene, evrende minyatür boyutunda olan bir gezegende, milyarlarca insanın arasında benim bacaklarım için hayata küsmem bencilce değil mi?”

İşte o gün anlamıştım. Balın engelli değildi. Ona bu sözcüğü yakıştıramamıştım. Sadece kabiliyetleri farklıydı o kadar.

Onun zihnine ev sahipliği yapan kocaman yıldızlar bulunurken, yürüyebilip de sıradanlaşmasının kime faydası vardı?

 


Rebiye Bademli (9,10,11 Yaş Grubu Birincisi)
Şht. İlker Karter İlkokulu
Sınıf: 3

rebiye-bademli.jpg

Konu: Sınıfınıza Afrika’dan ve Türkçe bilmeyen bir arkadaşınız geldi. Onunla yaşadıklarınızı öyküleştirerek anlatınız.

 

AFRİKALI ARKADAŞIM BAKARİ

Merhaba, ben Ahmet. Yirmi yaşındayım. Size küçüklüğümde yaşadığım ve hiç unutamayacağım bir anımı anlatacağım. Lafı uzatmadan başlayayım.

İlkokula gidiyordum. Üçüncü sınıfın ikinci dönemi başlamıştı. Öğretmenimiz bize, “Çocuklar, yarın Afrikalı bir arkadaşınız sınıfımıza gelecek. Bu seneyi sizinle tamamlayacak” dedi.

Benim aklıma bir şey takılmıştı. Afrika dediği zaman, Afrika neresiydi? Şehir miydi? Yoksa bambaşka bir şey miydi?

Üçüncü sınıfa gittiğimden, henüz Afrika hakkında bir şey bilmiyordum. Bu nedenle eve gider gitmez, Anneme ve babama Afrika’nın neresi olduğunu sordum. Onlar bana birkaç bilgi verdiler ama bu bilgiler benim için yetersizdi. Bu yüzden hemen bilgisayarımı açtım ve araştırmaya başladım.

Afrika bir kıtaydı. O kıtada yaşayan insanların ten rengi koyu, saçları kıvırcıktı. Araştırma devam ettikçe pek çok bilgi edindim.

Yarının gelmesini iple çekmeye başlamıştım. Ertesi gün heyecanla yataktan kalktım ve hızlıca hazırlanıp okula gittim.

Zil çalınca sıraya toplandık. Henüz Afrikalı çocuğu görememiştim. Sınıfa gittiğimizde duruyordu.

Öğretmenimiz onun Kenya’dan geldiğini söyledi. Çocuğun adı Bakari idi. O hiç Türkçe bilmiyordu. Öğretmenimiz, ona yardımcı olmamızı söyledi.

Bakari ile ilk günlerde işaret diliyle anlaşıyorduk. Bakari her geçen gün yeni yeni kelimeler öğreniyordu. Konuşmaya başlamıştı. Bakari ile ben çok yakın arkadaş olmuştuk. Her şeyimizi birlikte yapar hale gelmiştik.

 Yıl sonuna doğru okul gezimizi yapacaktık. Karpaz’a gidip piknik yapacaktık. Bakari ile ben el ele tutuşup otobüse bindik. İkimiz de çok heyecanlıydık. Bakari daha önce Karpaz’ı görmemişti.

Otobüste şarkılar söyledik, Karpaz yolunda eşekleri gördük. Bakari eşeklere hayran kalmıştı.

Sonunda piknik alanına varmıştık. Yemeğimizi yedik, ip atladık, top oynadık… Çok eğleniyorduk. Oradan ayrılmadan önce, son bir kez saklambaç oynayalım dedik.

Lale, Emre, Ayşe, Bakari ve ben piknik alanının biraz uzağında ağaçların sık olduğu bir yerde oynamaya başladık.

Çok büyük bir ağaç görmüştüm. Onun arkasına saklanmak istiyordum. Oradaki derin çukuru fark etmedim. Çukura düştüm ve elimi çarptım. Elim çok ağrıyordu. Ağlamaya başladım. Hiç kimse beni duymuyordu. Bakari ile ben çaresizce birbirimize bakıyorduk.

Bakari kara gözlerini açarak, yarım yamalak Türkçesi ile “Buğlada, buğlada” diye bağırarak öğretmenlerimize çağırdı.

Sınıf öğretmenim hemen gelip beni kurtardı. Çukurdan çıkar çıkmaz Bakari’ye sarıldım. Bu olaydan sonra birbirimize daha çok bağlandık.

Yıl sonu gelmişti. Sınıfta herkes hünkür hünkür ağlıyordu. Gözlerimiz ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Çünkü o gün Bakari’nin son günüydü.

Karnelerimizi aldık. Bakari’ye sımsıkı sarıldım. O gün hayatımın en hüzünlü günü olarak kaldı. Onu bir daha görmeyeceğimi biliyordum.

Bir daha da göremedim…

Bu haber toplam 475 defa okunmuştur
Etiketler :
Adres Kıbrıs 423 Sayısı ISSN 2672-7560

Adres Kıbrıs 423 Sayısı ISSN 2672-7560

Önceki ve Sonraki Haberler
İlgili Haberler