1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Derdo Ana ve Ceviz Ağacı…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Derdo Ana ve Ceviz Ağacı…”

A+A-

BASINDAN GÜNCEL…

 

14. Uluslararası Altın Kayısı Festivali’nde “Gümüş Kayısı” ödülü Türkiye-Ermenistan ortak yapımı bir belgesele verildi

 

Raffi A. Hermonn

Uluslararası Belgesel Yarışması…

Uluslararası sinema camiasında belgeseller-belgeselciler ülkesi ve sineması diye neredeyse nam almakta olan Ermenistan’daki bir festivalde belgesellere verilen ödüller inanın daha bir dikkat çekiyor ve merak uyandırıyordu…

Bu alandaki Altın Kayısı: Yönetmen Raed Andoni’nin Ghost Hunting yani Hayaletler Avcısı diye tercüme edebileceğimiz, Filistin, Fransa ve İsviçre yapımı bu filmi aman kaçırmayalım…

Gümüş Kayısı: Derdo Ana’ya, daha doğrusu, Ermenistan-Türkiye halkların, olması ve umut vaat etmesi gereken, ilişkilerinin normalleşmesi beklentisine verildi, diyebilirim.

Ancak, Serdar Önal’ın Derdo Ana’sı olmasaydı, bu ödülün verilmesi hayli zor olurdu…

Yapım mı? Anladınız sanırım, Ermenistan -Türkiye ortak.

Özel ödül: Bulgaristan yapımı, Bulgaristanlı yönetmen, Dzvetan Dragnev’in, Köylüler filmine verildi.

Derdo Ana ve Ceviz Ağacı…

Trabzon’dan İstanbul’a yeni taşınmış bir öğretmen-sinemacı düşünün… Okulda çalışırken, haliyle bir meslektaşıyla tanışıyor. Onun, Ermeni hatta Bitlis’li olduğunu, dahası ninesinin yazları mutlaka Bitlis’e, kendi köylerine, ceviz toplamak için gittiğini öğreniyor… 

Böylece, Hrant Dink’in en büyük silahım samimiyetimdir dediği gibi, sadece ve sadece bir sahici insan olduğundan dolayı, cazibe merkezi olabilecek bir insan olan Derdo Ana ile uzaktan da olsa tanışmış oluyor, 

Bitlis’te daha hâlâ Ermenilerin yaşadığını öğrenince şaşırıyor; yapacağı filmi izleyenlerin de aynen şaşıracakları gibi… Hele bir de hikâyesini öğrenince… Sekiz yıl önce bir toprak anlaşmazlığı yüzünden, kocasının öldürülmüş olmasına rağmen, onca malûm (yok gâvur vs yok başka tür sıfatlandırmalara maruz kalmasına) sorunlar yaşamasına rağmen… İstanbul’da çocukları ve torunlarının, kurulu düzenleri, maddi durumlarının yeterli hatta bir oğlunun Ermenistan Eçmiyazdzin’e yerleşmiş- aile kurmuş, olmasına rağmen… 

Bitlis’im de Bitlis’im deyip, her ama her yaz, iki eli kanda da olsa, ceviz toplamaya mutlaka memlekete gittiğini öğrenince, bunu mutlaka beyaz perdede belgelendirmek gerektiğin düşünmüş, yönetmen, Serdar Önal…

Öyle, biçare, asimile olmuş, Ermenistan’da bile Bitlis’i arayacak kadar, farkında olamayan birçok şeyin, bir kadın değil… Deli misiniz? Tersine, her şeyin tam bilincinde bir Derdo ana o… Nasıl olmasın ki, kardeşleri hatta babası-malûm şartlarca-din değiştirmiş ama o değil! Hıristiyan- Ermeni olarak kalmış ve zaten Bitlis’i de işte bu duruşuyla özlüyor, bu önemli. 

Ermenistan’a gelip, bu kadar çok insanın hem Hıristiyan hem Ermeni oluşu, çoğu gibi şok yaşatıyor kendisine.  Yaşadığı müthiş mutluluğun arkasından üzüntü yaşamak istememesi, göze gelmemesi için, ters bir tepki veriyor: Ben Bitlis’e gitmek istiyorum diyerek…  Bu duyguyu çok iyi bilirim… Çocukluğumda, çok sevdiğim bir şey olunca, bir endişe çökerdi üzerime… Ağzımdan iyi ama buna sahip olmayan çocuklar da var dünyada derdim… 

Bu, çok güldük başımıza bela gelecek şeklinde, halk ağzında tercümesini bulan, muhtemelen gelecek bir beladan, kendini koruma amaçlı, bir içgüdüsel davranıştır, bence… 

Filmi, Ermenistan ve Türkiye ortak yapımı ürünü olması, daha anlamlandırıyor, kuşkusuz.

Nagehan Uskan, Gayane Vartanyan ve Serdar Önal yapımcılar; yönetmen Serdar Önal; metin Serdar Önal; kameraman Hande Zerkin, Circus Marcus’un müziği kullanılmış, ses Yalın Özgencil ve montaj da Alper Şen’e ait, 68 dk süren Derdo Ana’nın. 

Derdo Ana’yı seveceksiniz… Uluslararası platformlarda ses getirecek türden…

Derdo Ana'nın yapımcısı, Nagehan Uskan ve yönetmeni, Serdar Önal, AGOS gazetesi ve fotoğrafçı Berge Arabian'a teşekkür ediyoruz.

Derdo Ana'nın yapımcısı, Nagehan Uskan ve yönetmeni, Serdar Önal, AGOS gazetesi ve fotoğrafçı Berge Arabian'a teşekkür ediyoruz.

 (T24 - Raffi A. Hermonn – 17-18.7.2017)

 


Anjel Açıkgöz: Suyun Şavkı…

M. Melih GÜNEŞ

Anjel Açıkgöz'ü ilk ziyaretimden bu yana henüz bir yıl bile dolmadı. Oysa bu zamana, unutulmaz bir sohbetin ardından konusunda önemli boşlukları dolduran bir kitap ve bir ölüm sığdırdı hayatlarımız...

Anjel Abla öldü. Kendisiyle bugün (20 Temmuz 2017) Leipzig’te vedalaşılarak, Süd-Friedhof Kabristanı’na (Leipzig Güney Mezarlığı) ömür yoldaşı Hayk Açıkgöz'ün yanına defnedilecek.

1 Mayıs 1923’te İstanbul’da başlayıp 40’lı yılların İstanbul’unda Park Otel’de çalışırken evlendiği kocası Hayk Açıkgöz’ün ardından Türkiye’den ayrılmakta süren bir ömür.

Hayk Açıkgöz komünistti. Anadolulu Bir Komünistin Anıları (Belge Yayınları, 2006 ve 2015) başlıklı kitabında, o yılların gizliliği içinde, gençlik arkadaşı Abdülkadir Pirhasan yani Vedat Türkali’yle birlikte Türkiye’deki Komünist Parti’yi aramalarını anlatır. Bulurlar da. Doktor olan Hayk Açıkgöz hapse girer. O yılları Aziz Nesin, ortak dostları Jak İhmalyan için kaleme aldığı bir yazıda (aklımda kaldığı haliyle) “Hapishanede komünist olmak zordur, hem komünist hem Ermeni olmak iki kere zordur” diye belirtmiştir:

“...ne Türk halkı, ne Türk aydını, Ermenileri kendilerinden ayırt etmemiştir. Ama o zamanki siyasi polise ve yönetenlere gelince aynı şey söylenemez. Bizler solcu olarak aşağılanır ve aşağılanmaya uğrarken, Ermeni arkadaşlarımıza bize yapılanın çok daha ağırı yapılmıştır. Solculuk bir suç, ama solcu Ermenilik yasa önünde değilse de, yasaları uygulayanların gözünde daha da ağır suçtu.”

Koşullar böyleyken Hayk Açıkgöz ve Jak İhmalyan için Türkiye’den ayrılmaktan başka özgür yaşamak yolu kalmayınca 1949’da birlikte Lübnan’a kaçarlar. Bir süre sonra Anjel Açıkgöz de normal yollarla Beyrut’a gider ve orada yaşarlar; işyerinde herkesten daha yoğun çalışarak, herkesten daha az ücret alarak. Anjel Açıkgöz o günleri “Lübnan’da en züğürt devrimizdi, elimize ne para geçiyorsa bir komüna kurduk.  En ucuz yemek kuru fasulye, mercimek, nohut. Her gün aynı. Bir de bol ekmek. Biber, miber, içinde yağ mağ hak getire. Her gün de oradaki Ermeni gençler bize misafir geliyor. Bizi sempatik buluyorlardı herhalde, başka ne olabilir? Hepsi komünist gençler. Hepsinin ailesi vardı, evlerine gidip yemek yiyebilirler ama yemek zamanı bize geliyorlardı, biz de git diyemiyorduk. Buyur diyorduk. Bir kişi gelse, bir kepçe su ilave ediyorduk. İki kişiye iki kepçe. O yemek oluyordu çorba. Ekmek ucuz. Baklava gibi yiyorduk yani, kimse şikâyet etmiyordu.” diye anlatır.

Lübnan’dan ayrılmaya karar verdiklerinde Viyana üzerinden 1955 Ağustosu’nda Budapeşte’ye geçerler. Tren garında onları karşılayanlar arasında Nâzım Hikmet de vardır. Açıkgöz ailesi ve Nâzım Hikmet’in ömürleri boyu sürecek kardeşlikleri böyle başlar...

Kendilerine bir parti adı seçmeleri gerektiği söylendiğinde Basri ve Merih adını alırlar. Merih, Vedat Türkali’nin karısının adıdır. Basri ise Sanasaryan Han’da kendini boşluğa bırakan yoldaşları Hasan Basri Alp’in... Her şey o kadar gizlidir ki Varşova’daki bir kaç yıldan sonra (Ocak 1958’de) Berlin’de yaşayacaklarını sanırken, Leipzig’e gideceklerini bile trene binecekleri sırada öğrenirler. Leipzig’de “Bizim Radyo” günleri böyle başlar. Türkiye’de birleşik anti-emperyalist bir cephe oluşturulması yönünde çalışmak, Türkiye Komünist Partisi’ni güçlendirmek ve dinleyicileri, sosyalist ülkelerdeki gelişmelerden haberdar etmek Radyo’nun başlıca hedeflerindendir. Nâzım Hikmet sık sık Leipzig’e gelir, Radyo çalışmalarına destek verir. Birlikte kaldıkları süre içinde Anjel Açıkgöz, Nâzım Ağabeyi’nin eserlerini daktiloya da çeker. Hayk Açıkgöz  çektiği fotoğraflarla o anların görsel hafızalarını oluşturur.

Anjel Açıkgöz’ün yıllarca sakınıp koruduğu bütün o müsveddeleri ve fotoğrafları bana vermesinin üzerinden 1 yıl bile geçmedi henüz. Yüz yüze ilk görüşmemizdi. Sohbetimizin sonuna doğru “Al oğlum, nasılsa ben gideceğim. Hediye ediyorum ben bunları sana.” diyerek Nâzım Hikmet’e dair o günlerden elinde ne varsa büyük bir cömertlikle bağışlamıştı.

O günkü sohbetimizde anlattığı, Nâzım Hikmet’in kendisine armağan ettiği dikiş makinesi de bir kaç ay önce Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışlandı. Sohbetimizse yayınevinin içten çabasıyla kısa zamanda kitaba dönüştü: Suyun Şavkı (YKY, İstanbul, Şubat 2017).

Kitap yayımlanır yayımlanmaz Leipzig’e gittim. Nürnberg’ten kalkıp gelen manevi evlatlarıyla ve onların getirdiği leziz Anadolu yemekleriyle donanmış bir sofrada küçük bir imza günü yaptık. Hepimiz sevinçli ve memnunduk. Mutluyduk da galiba. Ertesi günü bu kez yalnız gittim yanına. Hep şık, bakımlı ve pırıl pırıldı. Kocasının hapishaneden kendisine gönderdiği bir mektubu okumamı istedi. İkramları da gönlü gibi cömertti. Yaşadıklarından hiç şikayeti yoktu. Yaşatılan eziyetlerin bile kendilerini pişirdiğinin bilincindeydi. Gelecek  güzel günlere olan inancını yitirmemişti. Dünyanın bu hoyratlığının eninde sonunda o güzel günleri doğuracağına inanıyor, biliyordu. “Kapitalizmi de gördük, buraya geldik, sosyalizmle yaşadık. Sosyalizmin anlatılamayacak kadar büyük şeyleri var.” demişti. İnançlı ve dürüst, yalansız-dolansız, katıksız komünistlerdendi.

Kendi anlatımıyla annesi-babası “kılıç artığı” olan Anjel Abla 17 Haziran’da ölmüş. Ben onun öldüğünden bihaber bana teslim ettiği dosyaları ve Nâzım’ın “Melek kızım Merihciğime, kızım olsaydı huyu suyu yüzü gözü sana benzesin isterdim” diye yazarak imzaladığı kitabını çalışmak için odaya yaymıştım o akşam. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının bitimindeki bir sözcüğün peşindeydim.

Yeri gelmişken belirtmemek olmaz: Nâzım Hikmet Külliyatı, gün ışığına çıkan belgelerin aydınlığında bir gün yeniden gözden geçirilecek, geçirilmek zorunda. Anjel Abla'nın anlattıkları ve verdikleri bazı eksikleri gidermiş, gidermektedir (Onun anlattıkları sayesinde Nâzım Hikmet'in şimdiden bir mektubu ve önsözü gün ışığına çıkmış, Sözcükler dergisinin 68. sayısında yayınlanmıştır). Edebiyatımız Anjel Açıkgöz’ü unutmayacak belge ve eşyayla da örülü artık.

Kitabın adını öncesinde Romantika olarak düşünen Nâzım Hikmet romanda şöyle yazar:

“...daha tanımadığım, ama tanıyacak olduğum bir yığın insanınki de, Suphi’ninki de, Petrosyan’ınki de, Marusa’nın, Anuşka’nınki de romantika. Kim bilir belki çok eziyetli, belki de kanlı, ama dörtnala koşan atlının üstündeki Kızıl Çeteci’nin romantikası. Atlı nereye koşuyor? Çoğu kere ölüme. Ama yaşamak için, daha güzel, daha haklı, daha dolgun, daha derin yaşamak için.”

Açıkgözler’inki de, yine Nâzım Hikmet’in Salkımsöğüt şiirindeki o kızıl atlıların romantikasıydı belki. Yaşamak için, daha güzel, daha haklı, daha dolgun, daha derin yaşamak için süren bir ömür koşusuydu...

Ömrünün son 59 yılını yaşadığı Leipzig’te sonsuzluğa uğurlanacak olan Anjel Açıkgöz’ün bizzat kendisi şahlanan o kızıl atlılardandı…

Onlar birer birer eksilseler de suyun şavkının yüzümüze vurması gibi ömürleri.

“Nal sesleri sönüyor perde perde,

atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!”

(T24 – M. Melih GÜNEŞ – 20.7.2017)

Bu yazı toplam 1151 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar