1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Depolitizasyona Övgü mü?
Depolitizasyona Övgü mü?

Depolitizasyona Övgü mü?

Tufan Erhürman: 20.5.2012 tarihinde adres’te yayınlanan “Kıbrıs’ın Kuzeyinde Akıl ve Ahlak Cephesi” başlıklı yazımı yazdıktan sonra, biraz daha düşündüm söylediklerim üzerinde. Ve açıkçası yanlış anlaşılmaktan, hiç tasvip etmediğim

A+A-

 

 

                                                                           Tufan Erhürman

                                                                           tufaner@yahoo.com

 

Giriş

20.5.2012 tarihinde adres’te yayınlanan “Kıbrıs’ın Kuzeyinde Akıl ve Ahlak Cephesi” başlıklı yazımı yazdıktan sonra, biraz daha düşündüm söylediklerim üzerinde. Ve açıkçası yanlış anlaşılmaktan, hiç tasvip etmediğim bir düşünceyi beslemiş olmaktan ürktüm. Öyle yapmayı hiç arzu etmesem de, “depolitizasyon”a ya da “apolitik”liğe bir övgü olarak da okunabilirdi yazdıklarım. O nedenle düşüncelerimi biraz daha açık anlatabilmek için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

 

Türkiye

12 Eylül Darbesi’nden sonra en çok tartışılan kavramlardan biri de “depolitizasyon”du. Apolitik, yani politikadan uzak duran, onunla ilgilenmeyen bir gençlik yetiştirmek önce darbecilerin, ardından da Turgut Özal önderliğindeki hükümetlerin başta gelen hedefleri arasında yer aldı. Politika da, sağda ya da solda yer alan siyasi partiler de, bir anlamda “çağın gereklerine aykırı” ilan edildi. Bu o kadar böyleydi ki, Turgut Özal’ın kurduğu ANAP, dört siyasi eğilimin dördünü de içeren, daha önceki siyasi partilerden çok farklı, “politikayı değil, memleketin ihtiyaçlarını” (sanki bunlar birbiriyle alâkasız şeylermiş gibi) öne çıkaran, âdeta apolitik bir siyasi parti (ki herhâlde bunun bir oksimoron olduğu söylenebilir) olarak lanse etti kendini. Gerçekten de, Parti’nin içinde, eski CHP’den, AP’den, MSP’den ve MHP’den gelen önemli isimler vardı. Bunların ortak özelliği, aklı (esas itibarıyla liberal ekonomik aklı) temsil etmeleri ve diğer siyasilere oranla daha az yıpranmış olmalarıydı. Turgut Özal, 1980’den önce AP dönemindeki 24 Ocak kararlarının mimarı ve darbecilerin ekonomi politikalarının yöneticisi olmasına karşın, her nasılsa AP’den de, darbecilerden de farklı bir figür olarak kabul ettirildi ve 1983 seçimlerinde bir sürpriz yaparak, darbecilerin kurdurduğu siyasi partiyi geride bırakıp, sandıktan başbakan olarak çıkmayı başardı.

Özal, başbakanlığı sırasında da, uyguladığı ekonomi politikası açıkça özellikle Reagan ve Thatcher’in öncülüğünde tüm Avrupa’ya yayılan neo-liberal yaklaşımın etkisi altında olmasına karşın, bu politikanın siyasi bir tercihin değil, aklın (yani ekonomik aklın) gereği olduğunu ileri sürmeye devam etti. Oysa neo-liberalizm açıkça sağ bir politik duruştu ve politikadan zerrece anlayan her insanın bunu fark etmesi doğaldı. Ancak, depolitizasyon sürecinin ürettiği “yeni insan”, politikadan zerrece dahi anlamadığından, ANAP’a oy verdiğinde sağa değil, “akıl”a oy verdiğine inanmaya devam etti. Nasılsa aklın yolu birdi ve o tek aklı da politikayla uzaktan yakından ilgili olmayan, memleketin kalkınması için gecesini gündüzüne katan teknokratlar temsil etmekteydi.

Özal’ın ölümünden sonra ANAP’ın ömrü de çok uzun sürmedi ancak 2000’li yılların başlarında, Özal’ın mirasçısı olan bir başka siyasi hareket, hemen hemen onunla aynı iddiaları sloganlaştırarak uzun bir iktidar yolculuğuna çıktı. Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği bu hareketin adının “Adalet ve Kalkınma Partisi” olması dikkat çekiciydi. Bu iki sözcük, ağırlıklı olarak Milli Görüş geleneğinden gelen insanların politik geçmişiyle ilgili hiçbir çağrışım içermiyor ve hangi politik görüşten gelirse gelsin herkesin olumlayacağı “adalet”i ve “kalkınma”yı ön plana çıkarıyordu. Parti kadrolarında eski Milli Görüşçüler ön saflarda olmasına karşın, AP, MSP, MHP, hatta zaman zaman CHP (Ertuğrul Günay ve Zafer Üskül çarpıcı örneklerdir) kökenli insanlara da rastlamak mümkündü. Parti, sağ-sol gibi ayrımlardan ziyade, demokratlığı ve muhafazakârlığı ön plana çıkarıyor, kimliğini “muhafazakâr demokrat” olarak açıklıyordu. Ekonomi politikalarının neo-liberal yaklaşımla örtüştüğü açık olsa da, sağ ve sol söylemleri hercümerç ederek oluşturduğu diliyle, bildiğimiz anlamda bir politik parti olmadığını her fırsatta ortaya koymaya çalışıyordu. Oysa bu partinin de aslında muhafazakâr ve liberal yaklaşımları bir araya getiren ve demokrasiyi yalnızca halkın çoğunluğunun her istediğinin hayata geçmesinden ibaret sayan sağ bir parti olduğu, siyasetten zerrece anlayan herkesin bir bakışta fark edebileceği bir şeydi. Ancak depolitizasyon süreci 1980’den beri epeyce yol almıştı ve politikadan zerrece de olsa anlayan insan sayısı artık 1980’lerin başlarında olduğundan da daha azdı.

 

Kıbrıs

Dünyada ve Türkiye’de yaşananların Kıbrıs’ın kuzeyini de etkilemesi elbette kaçınılmazdı. Nitekim, özellikle 1990’ların başlarından itibaren Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasette de bir değişim yaşanmaya başlandı. Ana hatlarıyla popülizme ve milliyetçiliğe yaslanarak var olan sağda, değiştirilmesi gereken çok fazla bir şey de, değişimi gerçekleştirecek enerji ve birikim de yoktu. Kıbrıs Türk sağında soldan gelen insanların varlığı zaten bilinmeyen bir şey değildi (burada özellikle rahmetli Salih Miroğlu’nu hatırlamakta yarar vardır). Ülke ekonomisi kural olarak Türkiye’den gelen paranın ve Rumlardan kalan taşınmazların üleştirilmesine dayandığı için, sağda gerçek bir ekonomik liberalizmden de söz etmek mümkün değildi. Kaldı ki Kıbrıs Türk sağının Kemalist geçmişi onun muhafazakârlıkla ilişkisini Türkiye sağınınkinden çok farklı bir düzlemde kurmasına yol açıyordu. Bütün bunlar bizim sağın yalnızca milliyetçilik sayesinde kimlik kazanmasına yol açıyordu ki “milliyetçi akıl” zaten 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren kendini bugünkü ekonomik aklı kıskandıracak kadar “akıl”laştırmıştı.

Dolayısıyla, esas değişimi, Berlin Duvarı’nın yıkıntıları arasından kurtulma çabaları içindeki sol yaşadı. Sol siyasi partiler, yavaş yavaş kapılarını üst sınıflardan üyelere açmaya, liberal “ekonomik akıl”ı aklın yolu olarak kabul etmeye, bir nostalji nesnesine indirgenen politik geçmişle her türlü reel bağı koparmaya ve önceleri soğuk baktıkları iktidarı siyasi faaliyetin en önemli (hatta zaman zaman yegâne) hedefi olarak görmeye başladılar.

Tabii ki bu değişim, Türkiye’de 1980’lerde uygulanan depolitizasyon politikasının (bir oksimoron olarak görülebilir ama asla değildir) yarattığı yeni insan tipi için de son derece uygundu. Ama yine de Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’de yaşanandan farklı bir şey vardı. Türkiye’de önce ANAP, sonra da AKP’de cisimleşen eski siyasi partilerden kopma eğilimi Kıbrıs’ın kuzeyini etkilemedi. DP, ÖRP, DGP gibi örgütlenmeler ANAP ve AKP’nin gösterdiği başarıyı gösteremedi ve UBP ve CTP Kıbrıs Türk siyasi yaşamındaki başat konumlarını her şeye karşın korumaya devam ettiler.

 

Yeni Parti, Yeni Hareketler

Kıbrıs’ın kuzeyinde var olan düzenin sürdürülebilir olmadığının 2000’li yılların başlarından itibaren toplumun geniş kesimleri tarafından artık açık biçimde fark edilmesiyle birlikte, siyasi arenada yeni arayışlar ortaya çıkmaya başladı. Son zamanlarda açıkça ileri sürülen, halkın siyasi partilere güvenini kaybettiğine, AKP benzeri bir siyasi partiye ihtiyaç duyulduğuna, bu ülkeyi ancak sivil toplumun ya da tabanın düzlüğe çıkarabileceğine ilişkin iddiaların bu arayışlarla yakından ilgisi vardır. Bu iddiaları ileri sürenlerin depolitizasyona ve apolitik insanlara düzdükleri övgüler dikkat çekicidir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki düzenin hiçbir politik tercihi olmayan (ya da olmadığını sanan), teknokrat, işinde uzman, akıllı (ekonomik akıldan başka akıl tanımayan) ve ahlaklı insanlar tarafından kurulacak yeni düzenle değiştirilmesi gerektiği dillendirilmeye başlandı. Bu ülkede, bu talebe uygun bir toplumsal kompozisyonun varlığından da kuşku yoktu doğrusu. Birçok Kıbrıslı Türk genci, Türkiye’de, Kıbrıs’ta ya da Avrupa ve ABD’de apolitik üniversite ortamlarında eğitim görmüş, bu gençlerin azımsanamayacak kısmı alanlarında uzmanlaşmışlardır. Kendi ülkelerinin de, ABD, Avrupa ve Türkiye’nin ulaştığı kalkınma seviyesine ulaşmasını arzu etmektedirler. O hâlde yapılması gereken, bu akıllı ve ahlaklı gençlerin kuracağı yepyeni bir siyasi partiyi, yine onların kurdukları apolitik sivil toplum örgütlerinin desteğiyle iktidara taşımaktan başka bir şey değildir.

 

Oysa akıl da ahlak da politiktir...

Buradaki bütün mesele, aklın da, ahlakın da ciddi biçimde politik içeriğe sahip olmasıdır. Örneğin “ekonomik akıl” denilen şeyin açıkça ekonomik liberalizmin, yani sağ siyasetin ürünü olduğu tartışılamayacak kadar açıktır. Akıldan kastınız, bir kurum ya da kuruluşun kâr elde etmesini sağlamak amacıyla yapacağınız hesaplarla, insanları işsiz bırakmak, çalışanların maaşlarını azaltmak, emeklilik yaşını büyütmek, çalışma saatlerini artırmak, sendikalaşma ve grev haklarını budamak ise, bu aklın belli bir siyasi tercihin ürünü olduğunu anlayamamak için siyasetin “s”sinden dahi bîhaber olmanız gerekir. Gelin görün ki 1980’lerden beri uygulanan depolitizasyon politikası, tam da siyasetin “s”sinden dahi haberdar olmayan bir nesil yetiştirmeyi hedeflemiş ve hedefine de ulaşmıştır.

Benzer biçimde ahlak da fena hâlde politik bir kavramdır. Ahlak da akıl gibi tek değildir ve sizi, “hangi ahlak” ya da “kimin ahlakı” gibi soruları sormak zorunda bırakır. Muhafazakâr bir insanın ahlakının kadına ve LGBT bireylere ilişkin kurallarıyla solcuların ahlakının aynı konulardaki kuralları tamamen farklıdır örneğin. Neo-liberalizmi Tanrı buyruğu gibi gören bir işinsan için, işçileri günde 10 saat, sendikasız, düşük ücretle ve iş güvencesi olmadan çalışırken, her gün biraz daha zengin olmak, lüks harcamalar yapmak ahlaki bir sorun değildir. Oysa bir solcu için bunun ahlaken kabul edilebilir tarafı yoktur.

 

O hâlde ortak bir akıldan ve ahlaktan söz etmek imkânsız mıdır?

Post modernizmin en önemli sorunlarından biri, kavramları anlamsız hâle gelecek kertede görecelileştirmeye müsait olmasıdır. Elbette, “ahlak ve akıl”ın sağdan ve soldan gelenlerin üzerinde uzlaşabileceği asgari müşterekleri de vardır, en azından olmalıdır. “Kimseyi öldürmeyeceksin”, “kimseyi dolandırmayacaksın”, “kendi çıkarlarını korumak amacıyla şiddet uygulamayacaksın”, “yolsuzluk yapmayacaksın”, “seçimlerde para karşılığı oy satın almayacaksın”, “suç işleyene, basiretsiz olana oy vermeyeceksin”, “istihdam yaparken yandaşlığı değil, liyakatı temel kriter olarak kabul edeceksin” gibi buyrukların, sağda ve solda yer alan, asgari bir akla ve ahlaka sahip insanlar tarafından kabul edilmesi beklenir örneğin.

Ama bu asgari müşterekler bir ülkedeki düzenin değiştirilmesi için yeterli değildir. Örneğin sol siyasi hareket, “ekonomik akıl” yerine, eşitlikçi, dayanışmacı, çevreci, insan haklarına dayanan bir aklı savunacak ve düzenin bu ilkeler doğrultusunda değiştirilmesi için mücadele edecektir doğal olarak. Oysa sağ siyasi hareket için liberal ekonomik akıl önde geldiğinden, zenginler daha fazla zenginleşirken yoksulların daha da yoksullaşması, insanların birbirleriyle dayanışma içinde olmak yerine rakip olarak gördüklerini yok etmeye çalışması, ekonomik kalkınma için çevrenin, çalışma, dinlenme, sendikalaşma, grev gibi hakların feda edilmesi teferruat olarak görülebilecektir.

 

Sonuç

Elbette Kıbrıs’ın kuzeyinde de siyasi partiler, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi yıpranmıştır. Ama siyasi partilerin yıpranması başka bir şeydir, siyasetten vazgeçilmesi başka. Siyasi partiler yıprandıysa, yurttaşın görevi, onları düzeltmek için çaba göstermek ya da yeni siyasi partiler kurmaktır. Ama unutmamak gerekir ki bu partiler, siz öyle olmadığını ileri sürseniz ya da sansanız dahi siyasidirler. Siyasi olmayan siyasi parti bir tür oksimorondur. “Siyasi değilim” demek, aslında kurulu düzenin aklının ve ahlakının temel kurallarını aynen kabul etmekten başka bir şey değildir ve bugünkü koşullarda, kaçınılmaz olarak sağda yer almak anlamına gelir.

Peki o zaman geçen hafta adres’te yayınlanan yazımda sözünü ettiğim “Akıl ve Ahlak Cephesi”nin görevi nedir? Kanımca bu Cephe’nin esas görevi, yukarıda açıklamaya çalıştığım akıl ve ahlak konusundaki asgari müşterekleri tüm sağ ve sol partilere ve herkese karşı korumaya çalışmaktır. Bu anlamda “Akıl ve Ahlak Cephesi”, siyasi partilere alternatif değil, bir tür sivil toplum hareketidir. Sağın ve solun asgari ahlaki ve akli kurallarda buluşanları böyle bir hareket içerisinde yer almalı ve kamusal asgari müşterekleri korumak için mücadele vermelidirler. Özetlersek, “Kıbrıs’ın Kuzeyinde Akıl ve Ahlak Cephesi” başlıklı yazıda, Fransız sosyalistlerinden ilham alarak sözünü ettiğim “normal”leşmeye hizmet etmektir bu Cephe’nin temel görevi. Ancak düzeni değiştirmek, yalnızca normalleşmeyi sağlamaya çalışmakla mümkün değildir. Düzen, elbette belli bir siyasi görüşün ürünüdür ve bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde hâkim olan düzenin sağ siyasi anlayışın ürünü olduğunda kuşku yoktur. O hâlde, daha önceki yazılarımda sözünü ettiğim gibi, düzeni değiştirmeye soyunmadan önce, onu tanımlamak gerekir. Düzenin şahikası vesayet, yani Kıbrıslı Türklerin kendi kararlarını kendilerinin vermesine, böyle bir şeye olanak tanınması hâlinde kendi kendilerine zarar verecekleri iddiasıyla engel olunmasıdır. Düzen, bunun yanında, eşitsizlik, Kıbrıs sorununda çözümsüzlük, üretimsizlik, adil olmayan gelir dağılımı, çevreye ve insan haklarına duyarsızlık gibi unsurlara dayanmaktadır. Siyasetin “s”sinden anlayan herkes, bu unsurların sağ siyasetin ürünü olduğunu bilmektedir. Dolayısıyla düzenin değişmesi yalnız ve ancak sol siyasi projelerin hayata geçirilmesiyle mümkündür. Sağdan ve soldan aydınların oluşturacağı “Akıl ve Ahlak Cephesi” düzenin değiştirilmesini değil, normalleşmeyi sağlayabilir ancak. Bu normalleşmenin düzenin değiştirilmesi olarak lanse edilmesi, düzeni tahkim etme ve sürdürme çabasından başka bir anlama gelmeyecektir.           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1107 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler