1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Demokrasinin galbur meselesi!
Demokrasinin galbur meselesi!

Demokrasinin galbur meselesi!

Erdem Ertürk: Kitabın başlığını okuyunca biraz şaşırdım: Ankara’ya kafa tutan adam. 2011 yılının Kıbrıslı Türkler için hızlı başladığı düşüncesindeydim.

A+A-

Erdem Ertürk

erdem.ertourk@gmail.com

 

 

Kitabın başlığını okuyunca biraz şaşırdım: Ankara’ya kafa tutan adam. 2011 yılının Kıbrıslı Türkler için hızlı başladığı düşüncesindeydim. 28 Ocak’ta yapılan toplumsal varoluş mitingi, akabinde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “besleme” yakıştırması ve bu yakıştırmaya içerleyen elli bine yakın adalının 2 Mart’ta meydanları doldurması kanımca Kıbrıslı Türklerin toplumsal varoluş adına Ankara’ya bir nebze kafa tutmaya çalıştığını gösteriyordu.

 

Başlığını yukarıda aktardığım kitap, Cumhuriyetçi Türk Partisi kurucusu Ahmet Mithat Berberoğlu’nun “politik yaşamından önemli kesitlerin” yer aldığı bir çalışmadır (Özuslu, 2011). Kitabı, yukarıda bahsettiğim ilkbahar olaylarının ardından elime aldığımda oldukça heyecanlandım. Berberoğlu’nun “galbur” hikayesini hızlıca okudum... Yıl 1973. Kıbrıslı Türkler “Kıbrıs Cumhuriyeti Başkan Vekili” seçimini yapmaya hazırlanıyor. Cumhuriyetçi Türk Partisi adayını Berberoğlu olarak açıklıyor. Dönemin Türkiye Büyükelçisi’nin Ankara’dan getirdiği “görülen lüzum üzerine adaylığınızı geri çekiniz” (s.35) mesajını reddeden Berberoğlu, elçi ile görüşme sırasında çat kapı odaya dalan üçüncü bir şahış tarafından tehdit ediliyor:

 

Sen adaylığını çekmeyeceksin, öyle mi? Saat şimdi gece yarısı, 12.00 oluyor. Çıkacaksın buradan, evine gideceksin. Bir serseri kurşun. Veyahut bir trafik kazası olabilir. Bunları da düşündün mü? (s.37)  

 

Adamı kolundan tutup pencere kenarına çeken Berberoğlu şunları söylüyor:

 

Bak, aşağıda ağaçlar var. Ve ağaçların altında görüyor musun, hareket ediyorlar. Her ağacın altında iki-üç kişi var. Onlar benim koruyucularımdır. Ve o koruyucular hep buradadır. Ben ineceğim, yola çıkacağım. Bir serseri kurşun, bir trafik kazası söz konusu olamaz. Öyle bir şey olursa, benim koruyucularımın bellerindeki silahlar da hep sizin verdiğiniz silahlardır. Seni GALBUR ederler (s.37).

 

Berberoğlu, Londra’da avukatlık eğitimini tamamlayıp Kıbrıs’a döndüğünde bir yazıhane açar ve bu yazıhanede politik olarak en çok ‘‘demokrasi’’yi ele aldığını anlatır; politik görüşlerine demokrasi, insan özgürlüğü, söz ve iş özgürlüğü gibi şiarların hakim olduğunu belirtir (s.27). Peki demokrat ve özgürlükçü Berberoğlu ile galbur meselesi kahramanı Berberoğlu arasında mantıklı bir bağlantı kurulabilir mi? Konu aslında Berberoğlu değil. İrdelemek istediğim asıl konu, Berberoğlu’nun hikayesinin de ışık tuttuğu demokrasi ve kuvvet kavramlarının birbirine karışmış ilişkisidir.

Demokrasi kelimesi Yunanca kelimeler ‘dêmos’ ve ‘kratos’un birleşmesinden ortaya çıkar. Dêmos ‘halk’ anlamını taşır. Kratos ise ‘güç’. Türk Dil Kurumu sözlüğü ‘demokrasi’yi ‘‘halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi’’ olarak açıklar. Biçim olarak yönetim şekil değişse bile, esas temel alınan görüş halkın egemenliğidir; diğer bir deyişle ‘halkın gücü’dür.

 

Fransız filozof Derrida, ‘güç’ konseptini ‘hükmeden yetki/otorite’ olarak yorumlar (Derrida, 2005, s.13). Bu yetki, karar verme gücüne sahip olup, hükmünde kesinlik, hakimiyet ve hak gizlidir. Ne var ki, demokrasi kavramı ile iç içe girmiş ‘insan özgürlüğü’ şiarı da benzer bir yetki içermektedir. Derrida’nın ışık tutmaya çalıştığı nokta demokrasi ve insan özgürlüğü kavramları arasındaki ikilemdir. Kişi hürriyet maksadı ile kendi egemen duruşu çerçevesinde, gücü yettiği kadar mevcut düzenden değişim talep etse, mevcut düzenin egemenlik unusuru bu talebi hüküm yetkisi çerçevesinde geri çevirebileceği gibi, yasadışılık temeline de oturtabilir. Bu, demokrasilerde bile bir çeşit dışlamanın, hariç tutmanın mevcut olacağını kanıtlar. Tabii böyle mahrumiyetlerin demokratik düzenlerde var olduğu yeni keşfedilmiş bir hakikat değildir. Fakat, Derrida’nın ortaya koymak istediği unsur demokratik rejimlerin içerisinde bir çeşit ‘autoimmune’ mantığı barındırdığıdır.

 

Autoimmune kelimesi ‘auto’ ve ‘immune’ kelimelerinin türemesinden ortaya çıkar. ‘Auto’ ‘kendi kendine’ anlamını taşır. ‘Immune’ de ‘bağışıklık’ demektir. Autoimmune sendromu bağışıklık sisteminin kendi direnç mekanizmasını tehdit olarak algılayıp bu mekanizmaya saldırmasıdır. Neticede, bu sendroma yakalanan organizma, dış tehlikelere karşı geliştirdiği kendi direncini kendi bağışıklık sistemi ile kırar. Derrida’ya göre bu yarı-intiharî durum, demokrasi için de geçerlidir. Halkın egemenliğine dayanan ve dolayısıyla insan özgürlüğünü ön planda tutan demokrasi düşüncesi, ‘egemenliğin’ gerekli kıldığı ‘hüküm’ ve ‘hâkimiyet’ gibi kavramlardan kendini arındıraması mümkün değildir. Egemenlik başlı başına güce, kuvvete hükmetmeyi gerektirir ki bu da demokratik yönetim şekillerinde bile yarı-intiharî bir halde insan özgürlüğünü kısıtlamak anlamına gelmektedir.

 

Egemenlik, demokrasi ve insan özgürlüğü, dünyanın her yerinde verilen politik mücadelerde önemli yer tutan unsurlardır. Fakat bu üç unsuru da birbirine bağlayan ve aynı zamanda bir çelişki içerisine sokan kavram da ‘tahakküm’dür. Kuzey Kıbrıs’ta sol kesimin verdiği mücadelenin esas noktalarında soru işaretleri ile karşımıza çıkan kavram da aynıdır. Sol kesimin itina ile savunduğu adada barış ve özgürlüğün sağlanması başlı başına ortak bir egemenlik kurma meselesidir. Evvela, egemenlik de bir tahakküm meselesidir. Müzakere masasında en çıplak hali ile paylaşılan siyasi ve ekonomik güçtür. Bu sebeptendir ki müzakere ile ilgili basına yansıtılan en ufak ters bir söylenti, milliyetçilerin o çok ezbere bildikleri kati ve sabit tavırlarını ortaya koymalarına yol açar. Buna karşın, barış isteyen bir politik unsur, politik söylemini güce, tahakküme göre nasıl uyarlar? Kuzey Kıbrıs solu, egemenliği paylaşmak, gücü paylaşmak gibi hakikatleri nasıl mantık, hak ve adalet temelleri üzerine oturtup halka kabul edebileceği şekillerde anlatır?

 

Kıbrıslıtürk solu için ikinci soru işareti de anlamakta ve anlatmakta yine sorun çektiği bir konuda -kimlik meselesi- belirir. Adanın kuzeyinde hüküm süren unsurun kimliği nedir? Tahakkümü sembolik olarak ve aynı zamanda hakikatte elinde bulunduran kimdir? Ortaya Kıbrıslıtürk diye bir kimlik düşüncesi atıldığında, ardından takip edecek soru da şudur: Neye hükmeder bu Kıbrıslıtürkler? Müzakere masasında paylaşılan egemenlikse, paylaşan taraflardan biri de Kıbrıslıtürklerse, Kıbrıslıtürklerin politik, ekonomik veya en yalın halinde militarist güce hakim olduğu kanıtı nerede?

 

Tahakkümü anlamaya ve anlatmaya çalışmak başlı başına bir çelişki oyunudur. Sözlük anlamı da bunu ortaya koyar: Baskı, zorbalık ve hükmetme (TDK Sözlük). Tahakküm, baskı ve zorbalık olduğu kadar, hükmetmek anlamına da geliryosa, egemen olmak da hükmetmek demekse (ki sözlük egemen kelimesini “yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, hükümran, hâkim” olarak açıklar) o zaman Kuzey Kıbrıs’ta örgütlü solun, baskı ve zorbalığı dışarda tutarak, anlatması gereken bir tahakküm hikayesi olması lazım.

 

Yazının başında değindiğim son zamanlarda adada yaşanan olaylara bakacak olursak, sanırım ‘tahakküm’ konusunda Kıbrıslıtürklerin biraz endişeye kapılması şarttır. Özgür irade ortaya koymak adına miting alanlarına elli bine yakın insanın gelmesi başlı başına egemenliğe yakışır bir ‘güç’ gösterisi olmakla birlikte, akabinde çıkan olaylarda bu sembolik göstergenin değerinin azaldığına inanıyorum. Aklımdan geçen iki olay da Türkiye Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın adaya gerçekleştirdiği ziyaretle alakalıdır. İlk olarak, Lefkoşa’nın her köşesine yerleştirilen koskocaman panolara asılan Recep Tayyip Erdoğan posterleri ve TC Başbakanı’nın otobüs üzerinden yaptığı vaatlerle dolu konuşma, Türkiye’nin herhangi bir ilinde seçim yapılıyormuş gibi bir hava yarattı. Kanımca, bunu başlı başına bir ‘güç’ gösterisi olarak algılamamak imkansızdır. Tansiyonun gergin olduğu, adada ciddi oranda bir çoğunluğun Türkiye Başbakanı’na tepkili olduğu bir dönemde, adaya seçim cümbüşü yaparmış gibi gelmek, bir hükmetme, hâkim olma göstergesidir.

 

İkinci örnek de, TC Başbakanı’nın ziyareti sırasında, Kıbrıs Türk Hava Yolları eylem çadırında yaşanan olaylardır. Taşkınlık çıkarmayan, trafiği engellemeyen, çevreye veya özel mülke zarar vermeyen, kişilere saldırıda bulunmayan, aralarında kadın ve çok sayıda yaşlı insanın bulunduğu ve eylemlerini sadece sükûnetle slogan atıp pankart açarak icra eden bir gruba, polis mensuplarının hiç uyarı yapmadan saldırması, usule uymadan zorla alıkoyması ve ulu orta darp etmesi zorbalıktan başka bir şey değildir. Dikkat çekmek istediğim nokta, yukarıda aktardığım ‘tahakküm’ kelimesinin anlamında gizlidir: baskı, zorbalık ve hükmetmek!

 

Giydikleri üniformanın ve taşıdıkları silahların kudretine dayanan bir grup zorba, yasa veya usul tanımaksızın, ahlak veya saygı gözetmeksizin, suçsuz olduğu apaçık ortada olan bir grup insana nefretle saldırmaları yasadışılıktan çok bir insanlık ayıbıdır. Ne var ki, bu aynı zamanda adanın kuzeyinde egemen olan unsurların ortaya koyabileceği türden bir ‘güç’, ‘tahakküm’ gösterisidir de.

 

Derrida’nın analizi bu noktada önem kazanır. Adanın kuzeyinde ortaya konan “demokrasi” oyunu ve içerisinde barındırdığı (son yaşanan olaylarla birlikte insanî boyutu daha da karamsarlaşan ve zorbalığa varan) egemenlik gösterileri yarı-intiharî bir döngü içerisindedir. Sürekli çökmenin eşiğinde olan düzen bir anlamda kendisini otuz yılı aşkın bir süredir muhafaza da etmektedir. Çökme ve devam etme arasında beliren ince çizgiyi koruyan, kuşkusuz, güce sahip olan, kuvvete hükmedendir.

 

Kanımca, Kıbrıslıtürk solunun en mühim soru işareti yukarıda bahsedilen güç karşısında nasıl davranması gerektiğidir. Karşıda duran egemen bir unsurdur. Güce –politik olsun, ekonomik olsun, en çıplak halde militarist olsun– hükmeden bir unsurdur. Bu noktada, sanırım, Berberoğlu’nun ‘galbur’ hikayesi biraz aydınlatıcı olabilir. Tahakküme, tahakkümle karşılık vermek gerekir. Verebilmek için de, sanırım bir nebze, meselenin Ankara’ya kafa tutmakla alakalı olduğunu kavramak ve anlatmak gerekir. Bu noktada, toplumsal anlayışa sinmiş değişmez algıların değişime uğraması şarttır. Ankara’ya kafa tutmanın hainlikle, nankörlükle bir alakası yoktur. Aksine, Ankara ile yapılacak temaslarda, egemenlik unsuruna hakim bir toplum duruşu ortaya koyabilmek, toplumsal varoluş çabası için hayati önem taşır.                     

 


Referanslar

Jacques Derrida, Rouges – Two Essays on Reason, California: Stanford University Press, 2005. 

 

Sami Özuslu, Ahmet Mithat Berberoğlu – Persona Non Grata – Ankara’ya kafa tutan adam, Lefkoşa: United Medya Yayınları, 2011.

 

TDK Büyük Türkçe Sözlük – online erişim: http://tdkterim.gov.tr/bts/

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 879 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler