1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DEMOKRASİLERDE SENDİKALAR
DEMOKRASİLERDE SENDİKALAR

DEMOKRASİLERDE SENDİKALAR

Çağımızda, en etkin “Demokratik Baskı Kümesi” sendikalardır. Bunların, bu günkü durumlarına gelmesinin ardında – özellik ve öncelikle de Batı Demokrasilerindeki çetin mücadelelerdir

A+A-

 

Çağımızda, en etkin “Demokratik Baskı Kümesi” sendikalardır. Bunların, bu günkü durumlarına gelmesinin ardında – özellik ve öncelikle de Batı Demokrasilerindeki çetin mücadelelerdir. Onların isledikleri anakonu şuydu:

“Demokrasilerde siyaset, yalnızca ‘partilerin’, politikacıların, seçkinlerin… ya da belli kesimlerin yapabileceği, toplumdan (Halktan) soyutlanmış bir etkinlik değildir. Aksine, geniş yurttaş kitlelerinin, ‘değişik örgütler’ aracılığıyla – değişik yollardan siyasal erkin / iktidarın kullanılmasına katılmasını, ağırlığını koymasını gerektirmektir.

Bizde hala bilinmezden geliniyor; ama, demokrasi, halkın aynı zamanda, “yöneten” ve “yönetilen” olması, demokrasinin var olmasının ön koşuludur…

Başka bir deyişle: “Demokrasi’de halkın, siyasal erkin kullanılmasına en geniş ölçüde katılması zorunludur…”

Ama, farklı görüşler için ayrı siyasal örgütler özgürce hareket edemedikçe – kısıtlandıkça… halkın yönetime katılması söz konusu değildir…

***

Demokraside, siyasi partiler yanında, “siyasal erki” ele geçirmeyi değil, fakat, çeşitli yollardan, bu erkin kullanılmasını etkilemeyi amaçlayan, “çıkar “ ya da “baskı” örgütleri yer almaktadır; ki bunlar, demokrasinin doğuşundan bu yana var olan, etkinliklerini sürdüren örgütlenmelerdir.

 

Çağdaş demokrasilerde, siyasal partiler dışındaki bu tür örgütlenmeler “yasal bir konum” kazanmış ve özellikle de, gerçek demokratik rejimlerde – baskıcı rejimlere göre, çok daha etkinlik kazanmışlardır.

 

SİYASAL ERKİN KULLANILMASI

 

Günümüzde bunlara marjinal gruplar değil, siyasal güçlerin belirgin bir kesimi gözüyle bakıldığından… Kamuoyu, partiler, yasama meclisleri ve hükümet üzerinde, doğrudan bir etkiye sahiptirler. Bunlara, basın, üniversiteler, barolar, odalar, gönüllü dernekler de katıldığında… kamuoyunu, toplum yaşamında, “siyasal erkin kullanılması” dengelenmektedir.

20. yüzyıl başlarında gelişen “çoğulculuk kavramları”, demokratik toplum düzenini halk adına bir dengeye dayandırmaya yönelmiştir.

Böylece de, siyasal erkin, yalnızca devletin tekelinde olmadığı, çeşitli küme ve örgütlerin de, “siyasal erkten şu ya da bu şekilde pay almaları anlayışı” vurgulanmaya başlamıştır.

Sonuçta: Çağdaş, demokratik toplum ve insan anlayışı, siyasal erke katılmayı, “toplumsal ve insansal bir değer olarak” benimsemiştir. Başka bir deyişle:

“MUTLULUK ve ÖZGÜRLÜK, bireylerin serbestçe hareket edebilme olanağıyla sınırlı kalamaz…

Yani, bu hak, gerek “bireysel” gerekse, “yurttaşlık hakkı” olarak: “Kamusal işlere, siyasal erkin biçimlenmesine ve kullanılmasına katılma hakkı, ‘Demokratik Hakların’ en önemlisi olarak belirmektedir.

Bu bağlamda: “Demokrasi yalnızca bir devlet biçimi değildir. Ne de, bir tür ‘oyun kuralı’ düzeyine indirgenebilir. Demokrasi, özünde, her insanın temel haklarını, özgürlüklerini gerçekleştirebileceği, genişletebileceği koşulları yaratma ya da değiştirme olanağını veren, toplumsal bir ortam ve yaşam biçimidir…”

ÖRGÜTLÜ KATILIM…

Demokrasinin, seçkinlerin, siyasal erk için birbiriyle yarıştıkları, onların konuşup, halka emir verdiği, bir kalıp ya da kurallar dizisi olmaktan çıkması için… “yoğun bir örgütlülük” şarttır…

Demokrasilerde, siyaset, yalnızca partilerin, politikacıların, seçkinlerin ya da belli kesimlerin yapabileceği, toplumdan soyutlanmış bir etkinlik değildir.

Tersine, geniş yurttaş kitlelerinin, değişik örgütler aracılığıyla, değişik yollardan… Siyasal erkin kullanılmasına katılmasını, ağırlığını koymasını gerektirmektedir…

Aksi yapıldıkça…

Yani, korku, tehdit ve şiddet yaklaşımlarıyla, halkın tepkilerini, özlemlerini, dileklerini, yakınmalarını dile getirmesini önlemek… siyasetin, insan onurunun, halktan – toplumdan soyutlanmasını ve halkın demokrasi ve toplumsal değerlere yabancılaşmasını sağlayacaktır.

***

Bu konuda, “En Etkin Demokratik Baskı Kümesi SENDİKALARDIR…

***

Meslek temsilcisi olarak sendikalar, üyelerinin çıkarlarını korumak hakkına sahip, onların, gönençlerini sağlamakla görevli “en etkin bir baskı” türüdür…

Bu nedenle, demokrasilerde sendikalar hem toplumda hem de siyasal yaşamın vazgeçilmez parçası durumuna girmişler,

Üçüncü sınıf ülkeler, hem sendikalara, hem de “baskı kümesi” niteliğindeki kurum ve kuruluşlara siyaset yasakları getirilmiş; birçok hakları ellerinden alınan sendikalara tek etkinlik olarak üyelerinin çıkarlarına ilişkin “dar kalıplara” sokulmuşlardır…

***

Kısacası, demokrasilerde en az partiler kadar önemli olan, “toplumsal örgüt ve baskı kümeleri” siyaset yapma yasağına alınmışlar… böylece de, siyaset yapmak, sadece “siyasal partilerin tekeline” bırakılmıştır.

Ne ki, demokrasi, çok duyarlı bir çiçek gibidir. O yüzden, sık sık solma, kuruma tehlikesi atlatan demokrasilerin gelişip kökleşmemesi, insanının, mutsuz, tüm umutlarını yitirmiş bir “sürü” durumuna düşmesi kaçınılmazdır.

***

Bu aralar konuşmak kadar konuşulanları da dinliyorum… İşte aklımda kalan bazı cümleler.

·        “Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır…”

·        “Öyle büyük boş laflar vardır ki, içinde, tüm bir halk esir edilebilir…

·        “Yurttaş ne kadar küçükse, imparatorluk o kadar büyüktür…”

·        “İnsan yaşamı ve onurunun ölçüt olmaktan çıktığı yerde, artık hiçbir şeyin ölçütü yoktur…”

·        Bir ülkede, ne kadar çok yasak varsa, o kadar özgürlük yoktur…

***

 

·        Acıyı, özlemi, haykırışı, baskıyı, zulmü, işkenceyi, aşağılanmayı yaşayan bir toplum olduk giderek.

 

Güzel şeyleri, insanca yaşamayı yavaş yavaş alıyorlar elimizden…

 

***

Benim bunlara ekleyeceğim:

“Yeniden birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı, dayanışmayı, üretmeyi ve direnmeyi öğrenip paylaşmalıyız…

Umut’u yeniden yaratarak…

 


 

 

KÜÇÜĞÜ  BÜYÜĞÜ OLMUYOR ACININ…

Bugün, elli yaş üzeri olanların, gece geç vakitlere kadar, mahalle aralarında saklambaç oynadığı yıllardı… Pek çok şey yerli yerinde değilse bile, Kıbrıs insanının o derin tevekkülü içinde huzurlu bir yaşamdı paylaşılan.  Gece yarılarına kadar – köy olsun kasaba olsun - oyun oynamamıza kimse karışmazdı…

Sonra, arsızın bir gün her şeyle  birlikte oyunlarımız da bozuldu. Güney  olsun Kuzey olsun – oralardaki azınlıklara “defolun, gidin” dendi. Kaçan kaçabildi, kaçamayanın ya ölüsü ya da yaralısı terk etti doğup büyüdüğü sevdiği evini köyünü… kimisi, bunu da başaramadı… Bir mezara bile sahip olamadan göçüp gitti…

Hep acıyla hatırlarım, olaylar başladığının ertesi yılı + Ondan sonraki yıllar, tanığı olduklarım, öğrencilerimin, ailelerin ve öğretmen olarak, oradan oraya savrulurken yaşadıklarımız ve tanıklıklarımız hiç silinip gitmedi belleğimden…

Kendi yitirdiğimiz maddi şeyler umurumda bile değildi ama şahit olduklarım, zalimce, işkence içinde öldürülenler ve her iki taraf da, “düşman malıdır” diye tecavüz ettikleri “Kadınlar ve Kızların” acıları – utançları hiç çıkmadı belleğimden.

KÜÇÜĞÜ BÜYÜĞÜ OLMUYOR ACININ…

Dediğim gibi öylesine acılar ki bunlar… Birçok insan gibi ruhuma kazınmış…  Okul açıldığında aradığım eski sınıf arkadaşını “Acaba o şimdi hangi okula gidiyor?” diye ağlayan çocuk… “Artık onların evinde ışık yanmıyor” diye içini çeken çocuklar. Ve, öylesine ağır anılar içinde hayatı kaymış onca insan…

Artık, ne sokaklarda saklambaç oynamanın ne yaz gecelerinde damda yatmanın, ne de – yollar açıldıktan sonra, yarı yıkık  evlerde sürünen hatıraların izi kalmıştı… Kalanlarda da ne ‘keyif’ ne de ‘dostluğun adı’ vardı…

Sanki gidilen / yerleşilen yerlerde de bir boyutsuzluk vardı… Bir türlü anı’ya dönüşemeyen…

***

Önce, derin bir acı ve suskunluk oluşmuştu… Sonra, yavaş yavaş  anılar – gerçekler”le ilgili kitaplar çıkmaya başladı… Askeri olgular, itiraflar yanında…

“Yüreklerini gittikleri yere götüremeyenlerin öyküleriydi bunlar… Ve, yüreklerimizi öylesine sızlatıyorlardı ki!...”

 

KIBRISLI BİR KADININ GÖÇMEN YÜREĞİNDEN

Nicedir ikiye bölünmüş bu küçümen adada

Çoktan yitirilmiş birer kimlik gibi suskunuz

Bir fısıltı gibi sızıyor kin ve öfke toprağımıza

Her gün biraz daha açılıyor aramız

Her gün biraz daha…

 

Zaman silip gidiyor her şeyi

Sadece hayat izlerimizi değil

Dostlukları ve hatıraları da

Şimdi sıra çocuklarımızda…

 

Ama hala bıraktığımız yerde

duruyor hatıralar…

Kaçanların geride bıraktığı

Yeni gelenlerin oynayamadığı

Kırık birer oyuncak gibi…

 

Bir gün evlerimize geri döneceğiz diye

Hep bekledik…

Yıllar sonra misafir gibi döndük

Beyaz saçlı çocuklar olarak…

Ama, ne eski dostlar karşılayabildi bizi

Ne de tütsü yakacak birileri…

 

Yaralı birer çığlık gibi ıslak anılar

Üşüttü bizi…

 

II.

İki eski komşu, iki yaşlı ana

Biri Beşparmaklara döndü yüzünü

B0iri Troodos’a… Ve söylediler en acı

hasret türkülerini dağlarla birlikte…

Çünkü, hatırlar dağlar türkülerin en güzellerini

bir de kadınlar…

 

Ama, çok çaresiz ve yorgundular

Doğuramadılar kendilerini

ve eski komşuluklarını bir daha…

Onlar için zaman durmuştu çoktan…

 

Bir ses duydular ansızın

Dağların çok derinlerinden:

“Biz ölenler ve öldürülenler deriz ki

Yıllardır, kine ve ölüme götürdü

tuttuğunuz yol sizi…

Barış denen o kuşu katlettiniz

Umudu soldurdunuz, birbirinize

yaşattığınız acılarla…

Öğrenin artık, bir çıkmaz sokaktır

tuttuğunuz yol…

Açın… Açın yüreklerinizi barışa

sevmeye ve bağışlamaya…

 

III.

Haydi analar

Siz başlayın işe

Yepyeni ve barışçıl bir geleceğin

gergefini yüreklere işlemeye…

Eliniz yatkındır nasıl olsa

Yırtık ve sökükleri dikmeye

 

Haydi analar…

 

Neriman CAHİT

 

 

 

 

Bu haber toplam 643 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler