1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Darbe Günlüklerinin Kıbrıs Şifresi
Darbe Günlüklerinin Kıbrıs Şifresi

Darbe Günlüklerinin Kıbrıs Şifresi

Niyazi Kızılyürek: 2002 yılının sonunda iktidara gelen AKP hükümetini Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği 1950 yılında başlayan “karşı devrimin” (“Atatürk karşıtlığının”) “doruk noktaya ulaşması” olarak değerle

A+A-

 

Niyazi Kızılyürek
niyazi@ucy.ac.cy

 

 

Alper Görmüş, Oramiral Özden Örnek’in 2007 yılında Nokta dergisinde yayınlanan “günlüğünü” “İmaj ve Hakikat” başlığı altında kitaplaştırdı. (Alper Görmüş, İmaj ve Hakikat, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2012) Deniz Kuvvetleri Komutanı Örnek’in “günlüğü” özellikle 2003-2004 yılları arasında AKP hükümetine karşı darbe arayışı içine giren kuvvet komutanlarının mantık yapısını sergilemesi bakımından son derece ilginç bir metindir. Ayrıca, askerlerin Kıbrıs Sorununa bakışını ve bu sorunu AKP hükümetini iktidardan uzaklaştırmak için nasıl kullanmaya kalkıştıklarını anlamak için de önemli bir kaynaktır. Ve en önemlisi, Kıbrıs Sorununu çözümsüz bırakmak için Denktaş ile kurdukları “Kutsal İttifak” hakkında önemli ipuçları barındırmaktadır.  

2002 yılının sonunda iktidara gelen AKP hükümetini Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği 1950 yılında başlayan “karşı devrimin” (“Atatürk karşıtlığının”) “doruk noktaya ulaşması” olarak değerlendiren askerler, AKP’yi bir an önce iktidardan uzaklaştırmak için yoğun bir arayış içine girdiler. AKP ise Kemalistlerin hışmına uğrayacağını bildiği için pragmatist açılımlar yapıyor ve Türkiye’nin AB yolunda ilerleyebilmesi için uğraşıp duruyordu. AKP, o dönemde AB ile üyelik müzakerelerine başlamak için adeta çırpınıyordu. Oramiral Örnek AKP’nin AB’ye yönelmesini şu sözlerle değerlendiriyordu: “Benim kanaatim istediklerini yapabilmek için kendilerine yasal bir zemin yaratmaya çalışıyorlar. Çünkü AB’ye girdiğimiz takdirde her türlü düşünce kısıtlamaları kaldırılacağı gibi, Silahlı Kuvvetler de pasifize edilmiş olacak. Esasen bu düşünceye göre girmeye gerek yok. Girer gibi yapmak bile Silahlı Kuvvetler’i pasifize etmek için yeterli olacaktır. Her türlü muhalefette gerekçe olarak AB kabul şartlarına uymak zorunluluğu olarak ortaya konacaktır”. (Alper Görmüş, İmaj ve Hakikat, s.102-103)

Gerçekten de AKP kadrolarının düne kadar karşı oldukları AB’ye şimdi dört elle sarılmaları kendilerini koruma içgüdüsünden bağımsız değildi. 28 Şubat Süreci (1997) açıkça göstermişti ki Kemalist Vesayet altındaki Türkiye’de Müslüman-Muhafazakar elitlerin siyaset yapması kolay olmayacaktı. İşte böyle bir ortamda AB’ye yönelmek Müslüman-Muhafazakar elitler için yaşamsal bir hamle, pragmatist bir açılım idi. AKP’nin hiç kimsenin kolay kolay reddedemeyeceği AB üyeliğini “stratejik hedef” olarak belirlemesi laik kesimler arasında, özellikle de İstanbul burjuvazisi arasında destek bulması anlamına da geliyordu. Bu ciddi bir medya desteği demekti.

Ne var ki, o konjonktürde AB’ye yönelmek ister istemez Kıbrıs Sorunu ile de muhatap olmayı gerekli kılıyordu. 1999 yılında AB’nin Helsinki Zirvesinde alınan kararlar bunu gerektiriyordu. Bu yüzden de AKP o tarihe kadar hiç bir cumhuriyet hükümetinin yapmaya cesaret edemediği açılımlar yapıyor ve Kıbrıs Sorununu kendi amaçları doğrultusunda araçsallaştırıyordu. Sorunun çözümünü emreden uluslararası konjonktürü izleyerek politika üreten AKP “çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Askerin ve Denktaş’ın Kıbrıs politikalarına kazan kaldırıyordu. Bunu yaparken içeriden, özellikle de laik-burjuva çevrelerden büyük destek alıyordu. Nitekim Oramiral Örnek Kıbrıs’ın birdenbire gündem maddesi olması karşısında şaşkınlığını gizlemiyor ve 16-22 Aralık 2002 tarihinde günlüğüne şu notları düşüyordu: “Ülke bir anda Kıbrıs konusu için “ver kurtul” havasına girdi ve başı da medya çekiyor. Direnen kişi oldukça az. Bazı vatan hainlerinin davranışları çok ilginç. M. Ali Birand’ın davranışları ile Doğan Medya grubu, Dinç Bilgin grubu herhalde bir yerlerden yarar sağlıyorlar ki devamlı olarak Denktaş’ın aleyhine yazıyorlar.” (s.103)

AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak için yanıp tutuşan askerler Kıbrıs konusuna her zamankinden daha özel bir ilgi göstermeye başladılar. Kıbrıs, AKP’nin iktidardan düşürülmesi için kullanılacak bir araçtı şimdi. 26 Aralık 2002 tarihinde yapılan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısından sonra bir araya gelen komutanlar “Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün benimsenmesi” konusunda görüş birliğine vardılar. (s.105) Oramiral Örnek’in hazırladığı ve AKP’ye karşı neler yapılabileceğini inceleyen “özel çalışmada” aynen şöyle deniyordu: “Kıbrıs sorununda Denktaş politikalarını desteklemek. (Üst düzey askeri komutanların fiilen adaya gitmesi, beyanat vermesi ya da savaş gemisi ziyaretleri düzenlemesi). AB üyeliği konusunun tekrar gözden geçirilmesi ve hatta referanduma gidilmesi yolunda söylemlerde bulunmak. Taviz vermek amacıyla yaklaştığı her dış sorunda güvenlik açısından sakıncalı olduğunu belirterek uzlaşmasını önlemek, dolayısı ile itibar kazanmasına mani olmak”. (s.159)

Görüleceği gibi, askerler AKP’yi yıpratmak için bir yandan Denktaş’ı desteklerken diğer yandan da güvenlik konusunu istismar ederek AKP’nin Kıbrıs gibi dış konularda uzlaşmaya vararak itibar kazanmasını engellemek istiyorlardı.

“Devlet elden gidiyor” vehmine kapılan askerler “adamlar her tarafa el atıyor” diyerek AKP iktidarına karşı kendi kendilerine gaz veriyorlardı. Böyle bir ortamda bir yandan SARIKIZ adlı harekat planını hazırlarken, diğer yandan da dikkatlerini Kıbrıs Sorununa çeviriyorlardı. SARIKIZ, basını ele geçirmek, öğrencileri, sendikaları ve dernekleri yurt çapında sokağa dökmeyi hedefliyordu. Kıbrıs için ise önlerine Kıbrıs Sorunun çözümsüz bırakmak ve Kıbrıs Türk muhalefetinin seçimi kazanmasını engellemek gibi ikili bir hedef koymuşlardı: “Kıbrıs’ı istediğimiz şekilde çözümsüz olarak bırakmalıyız ve bu arada Kıbrıs muhalefetinin seçimi kazanmasını da önlemeliyiz”. (s. 181) Askerler bu amaçlarına ulaşmak için adeta “kader birliği” yaptıkları Rauf Denktaş’a destek veriyor, “sağlam durmasını” sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Örneğin Oramiral Önek’in günlüğünün 19 Aralık 2003 tarihli notunda şunları okuyoruz: “Akşam eve döndükten sonra Kara Kuvvetleri Komutanı beni evden aradı ve “Denktaş ile konuştum, morali çok bozuk, sen de konuşup moral verirsen iyi olur” dedi. Hemen sayın Denktaş’ı aradım Her zamanki neşesi ile cevap verdi. Ama sesi buruktu. Kendisine “Bütün desteğimiz sizle beraber, açıklamalarınızı destekliyoruz, size karşı laf sarf edenler gerçeği yakında göreceklerdir. Siz yolunuza devam edin, biz sizi yalnız bırakmayız” dedim. Çok hoşuna gitti ve biraz morali düzeldi zannediyorum.” (s.205)

Ne var ki, olayların gelişimi askerlerin istediği yönde değildi. AKP AB üyeliğini ileriye taşımak için Kıbrıs’ta esneklik göstermekten başka şansı olmadığını biliyordu. Ayrıca, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök kuvvet komutanlarının görüşüne katılmıyor, AKP hükümetini devirmeye yanaşmıyordu. Bu arada Aralık 2003’te yapılan seçimlerde çözüm yanlısı Kıbrıs Türk muhalefeti çoğunluğa ulaşmış, çözüm karşıtları karşısında zafer kazanmıştı. Ve en önemlisi ABD AKP hükümetine karşı askeri darbe yapılmasına kesinlikle karşı çıkıyordu. Bu durum karşısında iyice çaresiz duruma düşen kuvvet komutanları dört elle Kıbrıs’a sarıldılar. Denktaş’ın “Kıbrıs-Lobisi” ile bir araya gelen komutanlar Gündüz Aktan, Onur Öymen ve Mümtaz Soysal ile istişare ediyor, çıkış yolları arıyorlardı. Oramiral Örnek’in notlarından öyle anlaşılıyor ki bu görüşmelerde Kıbrıs Sorunu ile ilgili “alternatif hal tarzı” da üretilmişti: “Beyin fırtınası şeklinde geçen bu konuşmalarda Kıbrıs sorununa çözüm yollarını konuştuk. (…) Çözülmez gözüken Kıbrıs sorununa bir alternatif hal tarzı düzenleyebildik.” (s.206)

Oramiral Örnek günlüğünde sözü edilen “alternatif hal tarzının” ne olduğunu açıklamıyor. Fakat istişare edilen kişilerin ve en önemlisi yakın işbirliği içinde oldukları Rauf Denktaş’ın görüşlerini dikkate aldığımızda, bunun “ilhak” olduğu anlaşılıyor. Nitekim askerlerin “alternatif hal tarzı” üzerinde durdukları günlerde dışişleri bakanlığında “ilhak çuvala girmiştir” açıklaması gelmesi bu tezimizi kanıtlar niteliktedir. Gerçekten de  2003 yılının başında Türk dışişleri bakanlığı Kıbrıs’ta ‘yeni bir dış politika’ uygulanacağını açıklamıştı. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Yusuf Bulaç düzenlediği basın konferansında “hükümetimiz tarafından tüm ilgili kuruluşların katkısını almak suretiyle yeni bir ayarlama yapılmıştır” diyordu. Buluç, Türkiye’nin bu “ayarlamaları” yaparken Rauf Denktaş’tan vazgeçmediğini ifade etmişse de, gerçekte yeni politikanın uygulamaya konmasıyla Denktaş’ın siyasi yaşamına da son nokta konulmuştu. Yeni politikayı Hürriyet gazetesine değerlendiren üst düzey bir diplomat ise şöyle demişti: “artık Kıbrıs’ta Türkiye’nin ilhak ve entegrasyon tehdidi çuvala girmiştir”. (Hürriyet gazetesi, 2 Ocak 2003)

Kuvvet Komutanlarının “ilhak politikasını” hayata geçirmelerinin önünde pek çok engel vardı. Böyle bir girişim Türkiye’nin AB üyeliğini havaya uçuracağından içeride (hariciye, hükümet ve toplumun geniş kesimleri tarafından) destek bulması mümkün değildi. ABD buna zaten karşıydı. Ayrıca, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün de bu öneriye karşı çıktığı anlaşılıyor. Nitekim Oramiral Örnek 8 Ocak 2004 tarihinde Hilmi Özkök ile bir araya geldiğini ve kendisine şunları söylediğini yazıyor: “Kıbrıs konusunda uzun zamandır size söylemek istediğim bir konu var. Tutumunuz biraz muhafazakar. (…) Kıbrıs sorunu hallolursa bugüne kadar Kıbrıs cephesinden korkan Yunanistan daha saldırgan hale gelecek ve Ege’de bizler daha gergin günler yaşayacağız”. (s. 216-217)

Bu cümleyle sadece kuvvet komutanları ile Genelkurmay Başkanı arasında görüş ayrılığı olduğu ifade edilmiyordu. Aynı zamanda Türk ordusunun Kıbrıs’ta on binlerce asker bulundurmasının ve çözüme karşı çıkmasının arkasında Ege Sorunu’nun da yattığını gösteriyordu. Oramiral Örnek’in günlüğünde birkaç kez tekrarlanan “Kıbrıs hallolursa, Yunanlılar Ege’de azar” görüşü askerlerin Kıbrıs Sorununu başka şeyler yanında, Ege Sorununa da endekslediklerini gösteriyor.

2003 yılının başlarında kuvvet komutanları sık sık bir araya geliyor ve darbe yapmaktan söz ediyordu. Fakat zaman zaman kendi aralarında görüş ayrılığına düşüyorlardı. Oramiral Örnek bu konuda günlüğüne şu notları düşüyordu: “Jandarma Genel Komutanı daima bir ihtilal özlemi içerisinde, bir an önce bu işi yapalım şeklinde konuşuyordu. Bugün de defalarca tekrar etti, en nihayet dayanamadım ve bakın biz sizle böyle konuşmadık. Planlamayı 23 Ocak’tan sonra yapabileceğimizi birkaç kez tekrar ettim. Onun için hiçbir hazırlığımız yok ama başlayacağız dedim ve ağzı kapandı.” (s. 235)

Darbe konusunda hem fikir olan ama nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda görüş ayrılığı içinde olan komutanlar bir konuda tam bir fikir birliği içindeydiler: Kıbrıs Sorunu. “Kıbrıs konusunda bir sorunumuz yoktu. Her şeye karar vermiştik ve kararlarımızda ısrarlıydık. Kıbrıs’ın ver-kurtul şeklinde çözülmesini kabul edemezdik ve etmiyorduk da.” (s. 235) 

 Jandarma Genel Komutanlığı’nda yapılan bir toplantıda Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur komutanlara bazı ses kayıtları dinletti. Ses kayıtları AKP’ye danışmanlık yapan bazı kişilere aitti ve Kıbrıs Sorununu nasıl halledeceklerini anlattıkları konuşmalar içeriyordu. Bu “takdimden” sonra Jandarma Genel Komutanı ile Hava Kuvvetleri Komutanı “10 Mart’ta ihtilal” yapmak için bastırmaya başladılar. Kara Kuvvetleri Komutanı ise onları frenleyerek, “bunun için daha zamanın uygun olmadığını” ileri sürdü. (s.240)

Kara Kuvvetleri Komutanı ile Oramiral Örnek darbe için uygun koşulların olmadığını düşünüyorlardı. “Bir ihtilal için zeminin hazır olması gerekir, yani halk ihtilali istemelidir” diyen Oramiral Örnek, neden “şimdi” darbe yapılamayacağının gerekçelerini şöyle sıralıyordu: “Ekonomimiz çok bozuk ve tamamen dışa bağımlı. Eğer dışarıdan kredi alamazsak ekonomimiz çökebilir ve halk büyük sıkıntı yaşar. Bunun sorumluluğunu almaya hazır değiliz. Bir diğer konu da ABD. Bundan önceki darbelere destek vermesine rağmen bugün AKP’ye destek veriyor. Onların istemediği bir darbe veya hükümeti idame etmek çok zordur. Yani ABD’ye rağmen bu işlem olmaz. Diğer bir konu, TSK içerisindeki birlik sağlanmış mıdır? Eğer bir ayırım varsa sonumuz tam bir felaket olacaktır.” (s.241)

Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere TSK darbe yapabilecek durumda değildi. Bu konuda ABD’nin desteğini AKP hükümetinden yana koyması en önemli etkenlerin başında geliyordu. Ayrıca Hilmi Özkök’ün darbeye karşı çıkması her şeyi iyice zorlaştırıyordu. İşte, darbe yapamama “acizliğine” düşen kuvvet komutanları dikkatlerini Kıbrıs’a çevirecekler ve amaçlarına Kıbrıs üstünden ulaşmayı deneyeceklerdi. Nitekim Oramiral Örnek’in sözleri tam da bu noktaya işaret ediyordu: “Biz Kıbrıs olaylarını takip etmeliyiz. Bizim en kuvvetli olduğumuz konu Kıbrıs konusudur. Bunlar eğer bu konuda açık verirler ve MGK kararları dışında bir hareket tarzı uygulamaya kalkarlarsa Genelkurmay Başkanı’na gidip, biz bu konuyu tasvip etmiyoruz ve sorumluluğu üzerimize alamayız, bu nedenle de bir basın bildirisi hazırladık, ya bizle beraber bu açıklamayı (yaparsınız) yahut da biz bu açıklamayı ve tüm düşüncelerimizi açıklayıp istifa ederiz, diyerek onun hareket tarzını öğreniriz. Eğer bize katılırsa bu açıklamayı hep beraber, yoksa yalnız başımıza yaparız. Bana göre bunun etkisi darbeden daha etkili olacaktır. Genelkurmay Başkanı da bu hareketten sonra yalnız kalacak ve istifa edecektir”. (s.241)

Komutanların dikkatlerini tamamen Kıbrıs’a çevirdikleri bir ortamda Kofi Annan’ın tarafları New York’a davet ettiği o ünlü mektubu geldi. 5 Şubat 2004 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Oramiral Örnek’i aradı (gizli hattan aradı ama arıza nedeniyle açık telefondan konuşmak zorunda kaldı): “Annan’ın mektubu gelmiş ve içerisindeki konular bizim söylediklerimizin dışında konuları kapsıyor, (…) Senden ricam hemen duruma müdahale etmen”. (s. 243) Oramiral Örnek derhal Hava Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı’nı aradı ve davet etti. Orgeneral Şener Eruygur bir “bağlantısı” olduğunu ve gelemeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Oramiral Örnek ile Hava Kuvvetleri Komutanı baş başa bir durum değerlendirmesi yaptılar. Her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da darbe yapılıp yapılamayacağını konuştular. Oramiral Örnek yukarıya aktardığımız görüşlerini tekrar etti ve “ABD’nin diğer darbelerden farklı olarak bu kez hükümet tarafını tuttuğunu” söyledi. Kıbrıs konusunda ya Genelkurmay Başkanının da altında imzası olacağı bir açıklama yapılmasını ya da bu açıklamayı kuvvet komutanlarının yapıp istifa etmelerini dile getirdi. Bunun üzerine, “Hava Kuvvetleri Komutanı başka bir seçenek tavsiye etti. Kıbrıs’ta herkesi Annan Planı aleyhine sokağa dökerek gösterilerin yapılmasını sağlama ve anavatan da bu hareketlere destek vererek hükümet aleyhine olay çıkarmak.” (s. 244) 6 Şubat 2004 tarihinde Kıbrıs konusunu görüşmek üzere üç komutan yeniden bir araya geldi ama Orgeneral Şener Uygur “darbe” diye tutturunca pek bir şey konuşulamadı.

Oramiral Örnek durumu bir de Denktaş’tan öğrenmek için Denktaş’ı aradı: “Denktaş’ın tutumunu bir de kendisinden dinledim. Kafası çok karışıktı. Adeta ne yapacağını bilmez durumdaydı. “Allah’tan resmi tutumumuzu kayıtlara geçirdik ve tarih önünde kimin sorumlu olduğunu herkes  öğrenecek” dedi”. (s.246-247) Moraller iyice bozulmuştu. Oramiral Örnek diğer komutanları arayarak yeni bir buluşma bağlarken günlüğüne şu notları düşecekti: “Çok önemli günler yaşıyoruz. Darbe peşinde koşanlar ile ülkeyi satanların hepsi bir arada. Bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum.” (s.247) 

Bu arada Rauf Denktaş AKP hükümetinin ve hariciyenin baskısına boyun eğerek New York’ta BM GS Kofi Annan’ın hakemlik teklifini de içeren önerisini kabul etmek zorunda kaldı. Dışişleri bakanı Abdullah Gül Genelkurmay Başkanını arayarak Kofi Annan’ın girişimini kabul etmek gerektiğini bildiriyordu. Bu görüşmeyi kaydeden Genelkurmay başkanı “rezervasyonlarımızın olduğunu söylüyor. Buna rağmen kabulde ısrar edince “hayırlı olsun” diyor”. (s.250) Askerler Abdullah Gül’ün Denktaş’a yalan söylediğini ileri sürüyor ve Abdullah Gül’ü “sahtekarlıkla” suçluyorlardı. “DİB (dışişleri bakanlığı NK) bize ve Denktaş’a yalan söylemiş, Genelkurmay Başkanı’nın adını kullanarak önerilen çözüm yolu ile hemfikir olduğunu Denktaş’a bildirmişti. Bu düpedüz yalancılıktı, sahtekarlıktı.” (s.253) 

Kıbrıs artık Nisan ayında yapılacak referandumlara doğru süratle ilerliyordu.

Komutanlar 13 Şubat’ta bir toplantı daha gerçekleştirdi. Toplantıda Kara Kuvvetleri Komutanı şöyle diyordu: “Kıbrıs işi bizim kırılma noktamızdır. Bunun için ortamı oluşturalım ve ben bu konuda bir plan hazırladım. Ulusal cephecileri harekete geçirelim ve her yerde onlara destek olduğumuzu gösterelim”. (s.247) “Ulusalcı sivil kuruluşların” yani “Silahsız Kuvvetlerin” listesi çıkarılacak ve 3 Mart günü harekete geçilecekti. 3 Mart günü boşuna seçilmemişti. O gün Hilafet’in ilgasının yıldönümüydü.

 3 Mart günü yapılacak büyük toplantı için “işlemler” sürdürüle dursun, 28 Şubatta komutanlar Oramiral Örnek’in evinde yeniden bir araya geldiler. “Amacımız Kıbrıs meselesini değerlendirmek ve Denktaş’tan aldığımız birçok özel ve gizli mektupları değerlendirmekti. (…) Yaptığımız değerlendirme ve aldığımız bilgilere göre Denktaş 22 Mart günü görüşmecilikten çekilecek ve Türk-Yunan heyetleri de bu müzakerelere dahil olacaktı ama oğul Denktaş koalisyonu bozacağı için Kıbrıs’ta hükümet düşecek, dolayısıyla Kıbrıs Türklerinin temsili tehlikeye girecek ve alınacak kararları referanduma götürecek bir hükümet kalmayacaktı. Öte yandan Denktaş 22 Mart’ta kadar hiçbir konuda anlaşma sağlamayacaktı.” (s. 253)

Her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da darbe konusu görüşüldü. Askerler darbe konusunda her zamankinden daha kararlıydılar: “Ne yapacaksak 9 Nisan’dan önce yapmamız gerekecek. Bu nedenle yanımıza Tümg. Can Teller’i de alarak gerekli planlamaya başlamaya karar verdik.” (s.254) Oramiral Örnek ilk defa darbe konusunda umutlanmıştı. Günlüğüne şu notu düştü: “Bu iş sonunda olacak galiba. Ben bu işin olmasını istemiyorum ama benim oyumun pek bir itibarı olmayacaktı. Ama onları hiç değilse bu işi Kıbrıs tabanına oturtularak haklı olacağımız bir dava edinebiliriz dedim ve olayı marttan nisana kaydırttım”. (s. 254)

Görülebileceği gibi, Kıbrıs darbe için bir kılıf olarak kullanılıyordu. İlginçtir, o tarihe kadar darbeye karşı olan Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer de ilk defa darbeye yeşil ışık yakar gibi bir tavır içine girmişti. Askerlere verdiği akşam yemeğinde bu yönde imalarda bulunmuştu: “Cumhurbaşkanı genelde herhangi bir askeri harekete karşısıdır. Bu onun için çok doğaldır. Zira kendisi bir hukukçu. (…) Her zaman bu kimliği ile bizi frenlemeye çalışırdı. Bu akşam ilk defa kendisini farklı bir tavır içinde gördüm. Adeta ülkenin bu adamlardan kurtulmasının zor olduğuna karar vermiş gibiydi. Bu nedenle, bir yıl sonra da buralarda neler olur bilinmez, diye bir söz sarfetti.” (s.255)

Ne var ki, darbe yapmanın ne iç ne de dış koşulları vardı. Dışarıda en büyük engel ABD’nin tutumuydu. İçeride ise AKP AB’ye yöneldiğinden ve Kıbrıs Sorununu da AB bağlamında ele aldığından geniş bir destek bulmuştu. Genelkurmay Başkanı zaten kuvvet komutanlarının görüşüne katılmıyor, ne yapmaya çalıştıklarını da gayet iyi biliyordu. Ayrıca, ordu içinde yapılan nabız yoklamaları subayların darbeye karşı olduğunu göstermişti. “Herkes durumdan rahatsız ve gidişi beğenmiyor. Ama hiç kimse bu gidişin darbe ile düzeltilmesini istemiyor. Sivillerin bu gerekli tepkileri göstermelerini ve bizim onlara destek vermemizi istiyorlar.” (s.262-263) Ayrıca, TSK bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Oramiral Örnek bu konuda şu değerlendirmeyi yapıyordu: “TSK’nin bizleri (kuvvet komutanlarını NK) nasıl algıladığını tartıştık ve çok tehlikeli bir dönemce geldiğimizi, Silahlı Kuvvetler’in bölünmek üzere olduğunu saptadık. Genelkurmay Başkanlığı karargahı bize göre zaten bölünmüştü.” (s.263)

 İşte böyle bir ortamda bütün umutlar Genelkurmay Başkanlığı’nın yapacağı Kıbrıs açıklamasına bağlandı. Kuvvet Komutanları TSK’nin alacağı tavır sonucunda Kıbrıs Sorunun çözümsüz kalacağını bunun da AKP’yi yıpratacağını umuyorlardı. Nitekim Oramiral Örnek Genelkurmay Başkanı’na bu yöndeki beklentilerini özel olarak hazırladığı Kıbrıs metinden okudu: “Kıbrıs konusunun istemediğimiz şekilde çözülmesini önleyecek iki sigorta vardır. Bu sigortalar TSK’nin tutumunu açıklaması ve Kıbrıs halkının referandumda Annan planını reddetmesi…Sorumluluk o kadar büyük, Türk’ün kafası karışmış ve bölünmüş Kıbrıs halkına bırakılamaz. (…) Halk, ‘benim geleceğim ne olacak?’ diyerek plana ‘evet’ diyecektir. Bu arada hükümet ve diğer çözüm yanlıları Kıbrıs’ta her türlü işleme başvuracaklardır. M.A. Talat’ın ‘evet’ dedirtebilmek için 4000 kişiyi yetiştirdiği ve her türlü çareye başvurduğu gelen haberler arasındadır. Bütün bu oyun bir tek TSK’nin açıklaması ile bozulabilir. Kıbrıs artık bizim için bir ulusal direniş davası olmuştur. Eğer bu direniş kırılırsa AKP’nin gücü ortaya çıkacaktır. (…) Kıbrıs’taki ulusal direnç bu nedenle bir deneme tahtası olacaktır. Eğer AKP Kıbrıs’ta istediğini yapamaz ise siyasi varlığını kaybedecektir. Bu nedenle Kıbrıs sorununu her pahada çözmek AKP için bir hayati meseledir. (…) TSK muhakkak bir açıklama yapmalı bilinen tutumunu ortaya koymalıdır. Halk bu süreçte TSK’den gelecek haberi beklemektedir. Kıbrıs kaybedilirse TSK bütün inandırıcılığını kaybedecek ve TSK’nin bir işe yaradığını bundan sonra kim iddia edebilecektir? Bizleri önümüzde çok daha zor günler beklemektedir.” (s.267)

 Oramiral Örnek’in Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e söyledikleri yorum gerektirmeyecek kadar açıktır. TSK ya Kıbrıs’ı kullanarak AKP’yi devirecek ya da Kıbrıs’ta AKP kazanacak ve TSK büyük güç kaybına uğrayarak Türkiye’nin gidişatı tamamen değişecekti. Dolayısıyla Hilmi Özkök’ün benimseyeceği Kıbrıs açıklaması tarihi öneme sahip bir açıklamaydı. Oramiral Örnek, sadece açıklamayla da yetinmek istemiyor, “amacımıza ulaşmak için psikolojik harekat imkanlarımızdan da yararlanmalıyız” diyordu. (s. 269)

İlginçtir, bu gelişmeler yaşanırken kuvvet komutanları ile yakın işbirliği içinde olan Rauf Denktaş da Genelkurmay’dan gelecek açıklamayı bekliyordu. O da bütün umutlarını Genelkurmay’ın yapacağı Kıbrıs açıklamasına bağlamıştı. Bu konuda 22 Temmuz 2008 tarihli Yeni Çağ gazetesinde aynen şunları söylüyordu: “Bahsettiğiniz günlerde beklentimiz hiç olmazsa askeri kanadın yapacağı bir açıklamayla, referanduma gidecek halkımızın, Türkiye’nin devlet olarak Annan Planını desteklemediğini, desteğin sadece, ABD tarafından ikna edilmiş iktidar partisi tarafından geldiğini gösterecek bir Genelkurmay açıklamasıydı.”  

  Ne var ki, “beklenen açıklama” hiç bir zaman yapılmayacaktı. 4 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs konusunu görüşmek üzere Genelkurmay Başkanlığı’na sivil ve arka kapıdan davet edilen kuvvet komutanları tam bir düş kırıklığı yaşadılar. Yakın tarihe yön veren bu toplantı Oramiral Örnek’in günlüklerinde şöyle değerlendiriliyordu: “Genelkurmay Başkanı demokrat olduğu için mi, korktuğu için mi bilmiyorum ama hükümet aleyhine hiçbir şeyin bildiride yer almasına izin vermiyor. Bildiride sadece deregasyonlar konusu vurgulanıyordu. (…) Israrın anlamı yoktu. Neticede komutan oydu ve Kara Kuvvetleri Komutanı da yavaş yavaş onun yanında yer almaya başlamıştı…”

Bu satırlar sadece kuvvet komutanlarının Kıbrıs’ta “nasıl kaybettiklerine” tanıklık etmiyor. AKP’nin Kıbrıs’ı kullanarak AB koruması altında Türkiye’de gücünü nasıl sağlamlaştırdığını da anlatıyor. Ve bir şeyi daha açıklıyor, Rauf Denktaş’ın düşüşünü…Kıbrıs Türk halkının büyük çözüm yürüyüşü karşısında bütün ümitlerini askerlerden gelecek açıklamaya bağlayan Rauf Denktaş kariyerini büyük bir düş kırıklığıyla noktalayacaktı. Çünkü Genelkurmay’ın açıklaması Annan Planını reddetmediği gibi plana destek olarak yorumlanmıştı. Denktaş, 22 Temmuz 2008 tarihli Yeni Çağ gazetesinde yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: “Beklenen bildiri yayımlandı ve Annan Planını destekler mahiyette algılandı. Bu da Kıbrıs’ta evet oyunu tetikleyen bir etki yaptı.”

Bitirirken

Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinden mutlaka Türkiye üzerine çıkarılacak önemli dersler vardır. Fakat biz bu değerlendirmede Kıbrıs boyutunu incelemeye çalıştık. Vardığımız sonuç Kıbrıs Sorununun asker-sivil Kemalist elitler tarafından AKP’yi devirmek için araçsallaştırıldığı yönündedir. Ne var ki, AKP’nin de Kıbrıs Sorununu araçsallaştırdığı gözden kaçmamalıdır. AKP kendi varlığını korumak için Türkiye’nin yüzünü bir an önce AB’ye doğru çevirmek gerektiğine karar verdiğinde Kıbrıs’ta çözüm karşıtı bir politika izleyemezdi. Çözüm konusunda istekli olduğundan değil, başka türlü AB yolunda ilerlenemeyeceğinden bu böyleydi. Sonuç olarak ne askerler ne de AKP Kıbrıslı Türklerin çıkarlarından yola çıkarak Kıbrıs Sorununun çözülmesi gerektiğine inanıyorlardı. Kıbrıs konusunu kendi gündemleri için ayrı ayrı ve farklı biçimlerde araçsallaştırmışlardı. Hepsi bu. Asker tarafı adayı çözümsüzlüğe mahkum ederek AKP’yi vurmak isterken, AKP de çözüm yanlısı açılımlar yaparak AB üstünden kendini korumaya çalışıyordu. Nitekim AKP için Kıbrıs’ta kalıcı bir barışa ulaşmak hiç bir zaman nihai amaç olmadı. Geçen yıllar bunu daha açık biçimde gösterdi. Gücü arttıkça ve Kemalist Vesayetten kurtuldukça Kıbrıs Sorununda çözümden uzaklaştı. AKP için önemli olan 2004 konjonktüründe çözümden yana görünmekti. Nitekim 24 Nisan referandumlarında Kıbrıs Rum tarafının ‘hayır’ demesi AKP’yi rahatlattı. AKP’nin zaten Kıbrıslı Rumların ‘hayır’ demesi için dua ettiği sır değil. ‘Evet’ derken de Kıbrıslı Rumların ‘hayır’ oyu kullanacağının önceden kestirildiği ve “çözüm oyununun” bunun üzerine bina edildiğine dair güçlü kanıtlar var. Bu konuda en sağlam kanıt o dönemde dışişleri bakanlığında müsteşar yardımcı olarak görev yapan ve AKP ile yakın işbirliği içinde olan büyükelçi Baki İlkin’in Oramiral Örnek’e söyledikleridir. Oramiral Örnek’i 8 Kasım 2004 tarihinde ziyaret eden İlkin aynen şunları söylüyordu: “Annan planı kapsadığı konular itibariyle zaten GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) tarafından kabul edilemezdi. Zira onların devletlilikten vazgeçip yeniden bir devlet kurmalarını, Türk askerinin kalmasını ve mala mülke dönüşü gecikmeli olarak sağlaması nedeniyle kabul edilemezdi. Biz bunu başından sezerek bir risk aldık. Aldığımız risk fazla da değildi. Eğer biz ‘evet’ dersek onların ‘hayır’ diyeceğini kabul ederek çalışmalarımıza başladık. DİB’e (Dış işleri Bakanlığına NK), bizim amacımız Kıbrıs sorununu çözmek değil ama AB’ye giden yolda bir engel olmasını önlemek diye bildirdik. Nitekim faraziyemiz gerçekleşti ve GKRY ‘hayır’ dedi. (…) Kıbrıs sorunu bitmez ve bitmeyecektir. Daima önümüze çıkacak”. (s.304) 

 

 

 

 

    

 

Bu haber toplam 676 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler