1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Dar alanda kısa paslaşmalar ve bir hareket...
Dar alanda kısa paslaşmalar ve bir hareket...

Dar alanda kısa paslaşmalar ve bir hareket...

Kimin “biz”i ? Kudret Özersay’ın başını çektiği, Toparlanıyoruz hareketinin yayınladığı Toplum Şözleşmesi’ni arayış içerisinde olan kişiler tarafından oluşturulmuş bir sivil hareketin ürünü olarak değerlendirdiğimi öncelikle b

A+A-

 

 

Kimin “biz”i ?

 

Kudret Özersay’ın başını çektiği, Toparlanıyoruz hareketinin yayınladığı Toplum Şözleşmesi’ni  arayış içerisinde olan kişiler tarafından oluşturulmuş bir sivil hareketin ürünü olarak değerlendirdiğimi öncelikle belirtmek isterim. Bugüne dek bu girişimi önyargısız olarak izledim. Gerek bu çalışmalara katılan çeşitli arkadaşlarla yaptığım sohbetlerden gerekse Sözleşme’den edindiğim izlenim üzerine artık siyasi alana açık bir hareket haline gelmiş bu inisiyatif ile ilgili görüşlerimi kısaca aktarmak isterim.  Elbette ifade edilen görüşlere yüzeysel bakıldığında, herkesin bir çırpıda, tabii ki neden olmasın diyeceği, toplumsal açıdan ifade edilenlerin kabul görebileceği açıktır. Bu bakış açısıyla da “tabiatıynan evet” deriz hepimiz de...Ancak...

Bir süreden beridir, ciddi genelleştirmeler yaparak ülkemizdeki tüm siyasi aktörlere (kişi/parti) yönelik ciddi bir saldırı söz konusudur. Bu saldırıların kısaca şu önyargılar üzerine kurulu olduğunu belirtmem yanlış olmaz. Birincisi, siyasetin temelini oluşturan, fikirsel birlik ve bütünlüklü düşünsel değerler sisteminin bittiği dolayısıyla, bizdeki siyasi yapıların da kendilerini düşünce merkezli eksenden çıkararak yenilemesi gerektiği bolca ifade edildi. Salt sorunların çözümüne endeksli, yeni temiz siyaset sistemi inşasının şart olduğu ve bunun nedeni olarak da bugün varolan siyasi yapılar arasında hiçbir  fark kalmadığı ortaya konmakta.

İkincisi, sistem tıkanmıştır, biz bu yozlaşmış sisteme layık değiliz ve sorunlarımızı çözebilecek kapasitedeyiz, deniyor.  Siyasi partiler bu yozlaşmış sisteme bulaşmış, itibar kaybetmiş, bu bağlamda toplum da siyaseten alternatifsiz kalmıştır. Tümünü gördük, biri ötekinden farklı değildir, deniyor.

Buraya kadar konu açık.

“Toplum Sözleşmesi”ne baktığımızda ise, içinde bulunduğumuz koşullar neden sonuç ilişkisine bağlı analitik düşünce ile değerlendirilmeden, doğrudan genel geçer önlemlerle, siyasi sonuçlarla, ifadelerle karşılaşıyoruz. Temiz siyaset, temiz toplum iddiasıyla aslına bakarsanız, topluma yukardan bakan, toplumun kirlenmişliği üzerinden insanları hedef alan ve kurtuluş reçetesi yazdığını varsayan bir anlayış ile karşılaşırsınız. Siz beceremediniz, yaparsak biz yaparız deniyor.

“Dar alanda kısa paslaşmalar”dan öte bir hedefi olmayan metin, ülkedeki sistem tıkanıklığının temel nedenlerini derinlemesine sorgulama ihtiyacı duymadan, sokaktaki pisliği görmeden evin içindeki sinekleri öldürerek  sözde huzurlu yaşam reçetesi sunuyor.

“Kendi iradelerine dayalı bir gelecek”, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak kuzey Kıbrıs’taki varlığını ve etkisini sorgulamaya kapı açmasına rağmen, Türkiye ile olan ilişkileri normalleşme düzeyinde  tutup, taraflar arası eşitlik bağlamını görmezden geliyor. Normalleşme metinde geçmekte ancak çoğu kişiye göre bugünü yansıtması bakımından bir algı yanılsaması yaratacak kadar kendi içerisinde belirsizlik taşıyan zayıf bir ifadedir.

Öne çıkarılan bir diğer madde olan uluslararası hukuk konusu oldukça önemli. Bugünün de facto durumunda uluslararası hukuka ve insan haklarına uyumlu bir ülke talebi ne anlama gelmektedir?  Varolan durumu, uluslararası hukuka uydurmaya çalışmak mı, yoksa uluslararası hukukun gereklerini yerine getirmek mi?

Ve  eğer ikincisi ise, o zaman ana metinde neden Avrupa Birliği ve Federal çözümden bahsedilmiyor. Neden dünyanın beklediği ve “irade yoksunluğu nedeniyle” ileriye götürülememiş olan müzakere süreci ve Federal çözüm bu sözleşmenin ana metninde yer almamaktadır?

Kıbrıs’ın bir bütün olarak Avrupa Birliği toprağı olduğu bir gerçek iken, Avrupa Birliği bağlamında beklentiler, talepler, AB standartlarında bir ülke hedefi örneğin neden yok sayılmıştır?

Kuzey Kıbrıs’ın re-organizasyonunda önemli bir avantajımız olabilecek olan AB normları neden göz ardı edilmiştir? Yoksa Federal çözüm ve Avrupa Birliği hedefi kırmızı çizgi haline mi getirildi?

Gerek Kudret Özersay,  gerekse bu hareketin yazarları sürekli olarak “biz” olmaktan bahsediyorlar. Kendilerinin ya da bir grubun, bir görüşün çizdiği sınırlar içerisinde bir toplum olgusu iddiası bugünkü çağda bizi totaliter bir anlayışa kadar götürmez mi?  Sosyal mühendisliğin herhalde en uç noktası olan bu yaklaşım, toplumsal gerilimi artıracak tehlikeli sularda yüzmeye benzer.

Bu kimin “biz”i?  Toplumun, tüm farklılıklarıyla, bu hareketin dayattığı steril biz kavramına girme, kabul etme zorunluluğu nedir? Girmeyenler ilkel mi olacak? Ne olacak?

Toplumun, ciddi anlamda başkalaştırılmaya çalışıldığı, “Yeni Kıbrıslı Türkler”in sosyal inşasının ifade edildiği, Kıbrıslı Türklerin kendi topraklarına, ülkelerine yabancılaştırıldıkları bir dönemde, baskının, yıkımın, peşkeşin, değerlerimizin satılmasının ekonomik tedbir adı altında gündemde olduğu bir dönemde,  yeni bir “biz” yaratmak ne demektir? Bu ülkede en az beş yüz yıldır yaşayan, kendi sosyal kimliğini bu süreçte oluşturmuş, konjonktürel dalgalanmalar ve dış müdahalelerin baskısına direnmiş, kendini var etmiş bir toplum yok mu, denmek isteniyor? Bu toplumun kendine özgü değerleri, aidiyet bağları, duyguları, kültürü yok mu? Yeni bir “biz” demek, olmadığına ya da bu kimlikten memnun olunmadığına işarettir. Toplum olmanın değerini kavrayıp, onun varlığını gözeten arayışlar yerine, yeni toplum yaratma süreçleri hiç kimse kusura bakmasın ama ne kabul edilir, ne demokratiktir ne de çağdaş bir yaklaşımdır.

Toparlanma hareketi, imzalayıp gereğini yapmazsanız, siyasi parti kurarız ve o zaman anyayı konyayı görürsünüz diyor.  En çok memnuniyet duyulacak konu, bu saatten sonra budur. Kudret Özersay’ın daha önceki açıklamalarında zaten AKP tipi parti hayranlığı zaten yanılmıyorsam bir ihtiyaç olarak ifade edilmişti

Sadede gelelim: Kudret Özersay’ın siyasete girmeden önce, iki yıllık Özel Temsilcilik dönemi olmuştu. Müzakereleri yönettiği süre boyunca yapılan eleştiri ve değerlendirmelere gözünü kapaması, önerileri dikkate almaması ve (yüksek özgüvenine rağmen) sürecin başarısızlıkla sonuçlandığı bir gerçektir. Bu dönem, tartışılması gereken bir konudur. Siyaset etiği açısından bu tür bir görev sonu değerlendirmesinin yapılması ve eleştirileri dinlemesini önemlidir.

Kendisi ‘temiz siyaset’ adına ve lalettayin olmamasına rağmen topluma hesap verme gereğini duymadı. Neden ?

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 913 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler