1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DAHA DA GEÇ KALMADAN…
DAHA DA GEÇ KALMADAN…

DAHA DA GEÇ KALMADAN…

Kendi tarihini, coğrafyasını, kültürünü bilmeyen ‘köksüz ağaç’ gibiyiz… Dünle – yarın arasında sallanan bir sarkaç gibi… Bir devlet, diliyle, sözü, şiiri, şarkısı, örf ve adetleri ve tarihiyle var olabilir. Peki, Türkiye

A+A-

 

Kendi tarihini, coğrafyasını, kültürünü bilmeyen ‘köksüz ağaç’ gibiyiz… Dünle – yarın arasında sallanan bir sarkaç gibi…

Bir devlet, diliyle, sözü, şiiri, şarkısı, örf ve adetleri ve tarihiyle var olabilir.

Peki, Türkiye’den öte kimiz biz?

Herşeyimiz tıpatıp Türkiyeninki’ne beniyorsaydı ne gerek vardı başka bir kimliğe, başka bir devlete…

T.C ile yakınlığımızı – bağlarımızı yadsımıyorum ama, bizim ayrı bir kimliğimiz olduğu savındayım. Ve bu kimliğimizin, araştırılıp, incelenip ona yeni katılımlarla zenginleştirilmesi gereğinin ‘şart olduğunun’ da altını çiziyorum.

Gerilere, çok gerilere taa ‘ilk varoluş’ günlerine giderek, belirlensin diyorum. Bu halkın, sanatçısı, sanat tarihçisi, sosyoloğu, yer bilimcisi, folklörcüsü vb. yok mudur? Tozlu dosyalardan, vıdı vıdılardan başlarını kaldırıp, bu adanın dününe, daha önceki gününe, çok önceki günlerine eğilemezler mi? Eğilmeleri gerekmez mi?

Bu araştırmalar yayılıp, Kıbrıslı Türklere ve dünyaya sunulmalı. ‘Ulusal Arşivimize’ düşmeli yaprak yaprak…

Bu adanın varoluşundan – bugüne geçirdiği evreleri, yaşamın somut kanıtlarıyla öğrenmemiz gerekiyor… Bu yolda çaba gösterecek olanlar, gerçeği aramanın erdemini de duyacaklar ve üstelik, bu toplumdan hep bir şeyler alan onca politikacı ve bürokratın yerine, bu topluma bir şeyler vermenin erincini de yaşayacaklardır.

***

Kendi soyunu, soyunun  yaşam kavgasını + tarihe katkılarını ‘bilmeyen insan’, bunun farkında olmasa da, derin bir kişilik bunalımı içindedir.

Bu gerçek, toplumlar için de geçerlidir…

Ben, soyumun, bu ada üzerinde dolaşan nefesini duymaz, tarihe kazıdıklarını bilmez, bu gök kubbede bıraktıkları sedayı algılamazsam…

BEN, ne kadar BEN’im…

***

Dün ile yarın arasındaki bağın hasretini, yokluğunu, arayışını çekiyoruz; farkında olsak da olmasak da… Belki dünü bilirsek, bugünün arayışlarından daha az tedirgin oluruz; üstelik, ‘yarın’ı kurarken’ daha bilinçli daha emin adımlar atarız.

***

Biz, “Akdeniz Uygarlığı”nın bir parçasıyız.

Onunla yoğrulduk ve onu yoğurduk; ama, ondan ne aldık, ona ne kattık, ne kadar aldık ve ne kadar kattık?..

Bugünün ağacının beslenmesinde, - dünün kökleri nerelerden, hangi besinleri toplayarak, bir ‘Akdeniz Uygarlığı’nın rengârenk sentezini oluşturdu, kendi  potasında eritip süzdü ve bugün, bizim bilmediğimiz ama kılcal damarlarımızda taşıdığımız, bugünün hoyrat, sadece para tutkusuyla titreyen eller ve yüreklere sindirilen ama yarın, bir uygarlık simgesinin olağanüstü renklerini taşıyacak olduğunu kim bulup çıkaracak?!!

Bugünümüzün, parlak yarınlara çevirecek geçmişimize uzanalım… Sağlıklı geleceğimizi kurmak için… Daha da geç kalmadan…

 

 


Yıltan Taşçı’dan

HASTALIĞIN ÇOCUĞU…

Yıllardır, yavaş yavaş başlayan ama hızını zamanla artıran, toplumsal bir hastalık / bir kültürümüz oluştu. Umursuzluk, bomboşluk kültürü… Depresif bir karamsarlık + cahillik… bir toplumsal – gittikçe büyüyen hastalık…

Tabii ki, mutlaka ve sürekli ciddi şeyler düşünmek ve yapmak zorunda değiliz. Ama, hayatımız, zorluklar ve zorunluluk haline geldiyse ve geliyorsa artık aklımızı başımıza toparlamamız gerekmektedir; çünkü, ‘kayıplar diyarına’ kayıyoruz demektir diye düşünürken bir de bakmışız ki ‘meğer biz çoktandır’ o diyara varmışız.

Neden mi öyle düşünüyoruz: Ben bu muhasebe içindeyken üretken sanatçı – yazarımız, Yıltan Taşçı’nın, bu gerçeğimizi tokat gibi yüzümüze vuran bir eseri çıktı. Hastalığın Çocuğu Neymiş adıyla. Khora Yayınlarında çıkan ve sanatçılarımızdan Anekdotları kapsayan bu kitapta iki sanatçmız: Serhan Gazioğlu, karikatürize etmiş ve kapağı hazırlamış, Mustafa Tozakı da portrelemiş. Kapak ve sayfa tasarımı: Ömer Tatlısu, düzelti, Hasan Çakmak’a ait. Yayına ise, Münür Rahvancıoğlu hazırlamış.

TARİHE NOT DÜŞMEK…

Yıltan Taşçı’nın, 1981’de derlemeye başladığı bu anekdotları, ‘tarihe bir not düşmek gayesiyle’ toparlama ve toplumumuzla buluşturma gayesiyle çıkılan yolda, toplumumuzla ilgili öylesine bir tablo çıkmış ki ortaya… İnsanın beynini, yaşama şevkini uçuklatıyor…

Bu konuda da, kitabın “Önsözü”nü yazan, “Yaşar Ersoy’a vereyim sözü.

(…) “Anekdot deyip geçmeyin. Okuyun… Güleceksiniz ağlayacak halimize. Bunları başkalarına anlatınca, onları da güldüreceksiniz, ağlanacak halimize. Kimini sıcak, kimini dostça bulacaksınız… Çoğuna da şaşıracak, “yok yahu, bu kadar da olmaz!” diyeceksiniz…

(…) Denilebilir ki, bu anekdotlar ekseninde kültür – sanat – siyaset ortamımızın gülünç bir panaroması çiziliyor; aslında, toplum yapısındaki çelişkiler gülmecenin ana malzemesi değil de nedir? İşte, bu açıdan bakınca, derlenen bu anekdotlar toplumda yaşanan çelişkileri gülünç bir şekilde yansıtırken, ortaya, hem güldüren, hem de düşündüren bir kitap çıktığını görürüz…

Tekmili birden, toplumun çelişkilerini, seviyesini anlatan bir kitap (…) Bu anekdotlara, toplumun, kültür – sanat – siyaset gülmecesi ve belgeseli denebilir de…”

KURUMLAŞMA

Bu konuda yazacak o kadar çok şey var ki… Ama, önsözde yazılanlar tam da ‘cuk’ diye oturmuş… Ne kadar yazıktır ki, bizde neredeyse hiçbir şey ‘Kurumlaşamamış’…

Ne midir kurumlaşma: “Toplumsal bağlamda, bir düşüncenin, ilkenin, kavramın, ya da uygulamanın ‘yerleşik’ konuma gelmesi, ‘sürekliliğe kavuşması’ anlamındadır. Daha da önemlisi, ‘kurumlaşmış olanın’ bundan böyle gelişmesini artık siyasal ya da bireysel dalgalanmalara göre değil; fakat, kendi iç dinamikleri hangi hedeflere yönelmeyi gerektiriyorsa, o hedefler yönünde iş görmeyi ifade eder…

Eğer, bir toplumda, ‘hukuk devleti’ ilkesi kurumlaşmışsa, bu, o toplumda ve o devlette artık her zaman her türlü hukuka aykırılığın üzerine gidileceği, hukuk ve adalet ilkeleri doğrultusunda yaşamın, bir ‘toplumsal bilince’ dönüşmüş olduğu anlamını taşır… Sanat bağlamında kurumlaşmalar için de aynı kurallar geçerlidir… Bu bağlamda sanat alanında atılan her adım gibi…

Başta, Yıltan Taşçı olmak üzere + Serhan Gazioğlu + Mustafa Tozakı gibi üç ustanın harmanladığı – bize tepeden tırnağa bizi… Ve, bu ülkede… ‘Şunlar şunlar sunlar maalesef ne kadar da çok var ama sayıları az dahi olsa gerçek sanatçılar da var…” dedirten ülkemizde kendi türünde bir ilk yapıt…

Okuyun… Neler öğreneceksiniz neler!

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1443 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler