1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DAHA ACİL BİR ŞEY YOK!
DAHA ACİL BİR ŞEY YOK!

DAHA ACİL BİR ŞEY YOK!

Eskilerin “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü pek sevdiklerini biliyoruz ama biz “aynı suda iki kez yıkanılamayacağını” da öğrenmiş bulunduk. Bu iki bilgi arasında gidip gelen aklım küçük oyunlar oynuyor bana. Ülkede ve dünyada ya

A+A-

 

 

Eskilerin “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü pek sevdiklerini biliyoruz ama biz “aynı suda iki kez yıkanılamayacağını” da öğrenmiş bulunduk. Bu iki bilgi arasında gidip gelen aklım küçük oyunlar oynuyor bana. Ülkede ve dünyada yaşanan gelişmeleri izlerken arada dönüp dönüp tarihin tozlu sayfalarına bakma ihtiyacı hissediyorum elimde olmadan…

Avrupa’nın birbirine girdiği ve Asya’dan Afrika’ya dünyayı da cehenneme sürükleyip Ortadoğu’nun taşlarını yerinden oynattığı 1. Dünya Savaşında 65 milyon asker seferber oldu. 28 Temmuz 1914’de başlayıp 11 Kasım 1918’de sona eren savaşın bilançosu çok ağırdı: 8 buçuk milyon insan hayatını kaybetti. 21 milyon insan yaralandı ve yaklaşık 8 milyon civarında insan esir kamplarında yok oldu.

1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı ise bir öncekinden daha kanlıydı: 100 milyonu aşkın askerin seferber olduğu, ilk kez nükleer silahın da kullanıldığı savaşta 50 milyondan fazla insan hayatını kaybetti ki bunun yaklaşık 10 milyonunu toplama kamplarında can veren Yahudiler, sosyalist ve komünistler, çingeneler, eşcinseller oluşturdu.

Tarihin en kanlı savaşları arasındaki bu 2 büyük savaşın dışında da dünyaya barışın egemen olduğu bir dönem hemen hemen yok gibi.

Servet, din ve milliyet adına yapıldı savaşlar. Egemenler, egemenliklerini sürdürebilmek, hükümranlık alanlarını genişletmek için savaşı ve savaşta gösterilen kahramanlıkları kocaman harflerle yazdılar. Tabii hep kralların, komutanların adı bilindi. O isimlerin altın varakla çerçevelenmesi için canını, kanını verenlerin ismini öğrenemedik hiç…

 Savaşçı ruh, erkekliğin şahikası sayıldı. Yiğitlik, kahramanlık, kan dökmek kutsandı. Bunu yoksul halklara yutturabilmek için dini kullandılar. Şehitlik kavramını uydurdular ki erkekler, bu dünyada bulamadıkları şanı, refahı, huzuru şehit olarak vizesiz gidebilecekleri cennet için gönüllü olarak dövüşüp ölebilsinler…

Bunun için çok çocuk yapmamızı, çok işçi, çok asker yetiştirmemizi, onlar için çalışıp, gerektiğinde onların hırsı için ölmemizi istediler. Bunun için kutsal kitaplarını dayadılar burnumuza: “işte tanrınız da bunu emrediyor!”…

Üreyin, ölün! Üreyin, ölün! Üreyin, ölün!

Nasıl yaşadığımızla ilgilenmediler hiç… O, tanrının meselesiydi… Malum, tanrı istediğine verir, istediğinden esirgerdi… Hem tanrı, en çok yoksulları severdi, ne kadar yoksul olursak, o kadar merhametine sığınabilecektik göklerdeki yaratıcının…

Yoksul yaşayıp, çoğalmamızı, çoğaldıkça yoksullaşmamızı, yoksullaştıkça daha çok merhamete gereksinim duymamızı, daha çok merhamete gereksinim duydukça tanrıya daha çok yaklaşmamızı, tanrıya daha çok yaklaştıkça, bize dayattıkları boktan hayatlardan daha kolay vazgeçebilmemizi istediler…

Acı eğitir derler… Acı eğitseydi, tarih boyunca yaşadığımız bunca acıdan ders almış olurduk. Hayır, yazık ki öğrenemedik hiçbir şeyi…

Hâlâ ölüme koşar adım gidiyorsak; hâlâ gözyaşlarını göstermeyi “düşmana sevinç malzemesi” olarak gören analar, üçer beşer doğuştan asker çocuklar doğurduklarını ve doğuracaklarını söylüyorlarsa göğüslerini gere gere… Biz hiçbir şey öğrenmedik!

Sana şimdi uzun uzun olup bitenler üzerine “derin analizler” yapmaya yeltenebilirim. “Vay be!” dedirtecek komplo teorileri, aslında kimin neyi neden yaptığına dair kendinden menkul yorumlar sıralayabilirim.

Kimin haklı, kimin haksız olduğunun bir önemi yok. “Haklı savaş” diye bir şey de yok. Savaş var sadece… Ölüm var…

Savaş kapımızda! Savaşın tam orta yerindesin. Oğlunu alacaklar senden. Ölüme gönderecekler. Oğlunu şanslıysa kolu bacağı kopmuş olarak, şanssızsa bayrağa sarılı bir tabutla iade edecekler. Oğlunun mezarını kazacaksın. Oğlunu toprağa vereceksin.

Savaş kapımızda! Savaşın tam orta yerindesin. Eskisi gibi cepheleri olmayan bir savaş bu. Kentin herhangi bir yerinde bir otomobil patlayacak. Bir markette alışverişe gönderdiğin eşin, küçücük kızın o otomobille birlikte patlayacak. Eşinin, küçücük kızının parçalarını bir poşette teslim edecekler sana. Küçücük bir kutuya koyacaksın o et ve kemik parçalarını. Toprağa gömeceksin.

Savaş kapımızda! Savaşın tam orta yerindesin. Kaçamayacağın bir savaş olacak bu. Soluduğun havadan mı kaçacaksın? Salacaklar kimyasalları… Çekeceksin ciğerlerine. Ciğerlerin kavrulacak. Göğsünde anlayamadığın bir yanma hissi, boğulma hissi, pencereye koşacaksın. Biraz soluk almak isteyeceksin. Soluk alacaksın. Gözüne bahçede oynamakta olan çocuğun çarpacak. Kıvrandığını göreceksin. Çırpındığını. Kendini pencereden atmak, ona yetişmek, onu kurtarmak isteyeceksin. Kasılıp kalacaksın pencerenin önünde. Çocuğun bahçede, eşin salonda, komşun sokakta… Kimse olmayacak ölürken yanında… Toplayacaklar sizi sağ kalabilenler. Genişçe çukurlar açacaklar. Seni, bahçede oynarken ölen çocuğunu, salonda gazete okurken ölen eşini, sokaktaki komşunu toplayıp o genişçe kazdıkları çukura bırakacaklar. Üzerinize bir anıt dikecekler belki yıllar sonra… Sen bilmeyeceksin…

Bırak elinde ne iş varsa… Bütün önceliklerini unut. Hiçbir şey yapamayacaksın belki bu kahrolası savaşı durdurabilmek için. Hayır demek yetmeyecek belki… Ama bu kez kuzu kuzu gitme… Bu kez kuzularını verme… 

Hep yiğitliği, kahramanlıkları kutsadılar, kocaman harflerle yazıp gırtlakları paralanana kadar kahramanlıkları haykırdılar… Boş ver yiğitliği. Kork! Çok kork! O kadar kork ki, korkun ağzından dökülsün kocaman, kocaman, ama en kocaman bir “Hayır!” olarak…

Göğsünü onların iktidarına değil, eşine, çocuğuna siper et. Verme kuzunu! Kuzu kuzu gitme!

Kork! Öyle kork ki, korkuyla yapış korkusuzca gidenin koluna bacağına. Gönderme.

Ölme. Öldürme. Ölmesinler. Öldürmesinler.

Daha acil hiçbir şey yok! Anladın mı?

 

 

 

 

Bu haber toplam 976 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler