1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Dağların Ruhunu Kaybetmek: Hisarköy’ de Katliam
Dağların Ruhunu Kaybetmek: Hisarköy’ de Katliam

Dağların Ruhunu Kaybetmek: Hisarköy’ de Katliam

Yılmaz Akgünlü: Yaşantımızı gerçekte düşünceler onu parçalayana kadar kesintisiz bir bütünlük içinde yaşarız. Üzerimizden esip geçen rüzgar, güneşin ışıkları, toprağın kokusu, suyun serinletici etkisi bize cansızlarmış gibi gelmezler.

A+A-

 

 

 

Yılmaz Akgünlü

yakgunlu@yahoo.com

 

Yaşantımızı gerçekte düşünceler onu parçalayana kadar kesintisiz bir bütünlük içinde yaşarız. Üzerimizden esip geçen rüzgar, güneşin ışıkları, toprağın kokusu, suyun serinletici etkisi bize cansızlarmış gibi gelmezler. Onlar çevremizle kurduğumuz temasın en temel ortamını oluştururlar. Sözde cansız dediğimiz nesnelerin aşağı seviyeden görülmesi ve böylece kutsal olmadıklarını vurgulamak, onları yok edip biçimlendirmek isteyen vahşi insanların işine gelen bir varsayımdır. Ne yazık ki hepimiz bunu kabul ederiz ve koylara limanlar, ormanlara siteler kurarız, dağı taşı deler, coğrafyayı tanınmaz hale getiririz. Doğanın yarattığı şaheserlerin yerine çirkin insani yapılar koyarız. Gerçekte ise doğayla uyumlu, coğrafi dokuyu ve görüntüyü bozmayan bir kentleşme de yaratmak mümkün. Böylece hem doğa korunmuş olur, hem de çok güzel yerleşim alanları oluşur. Burada yaşayan insanlar da yaşamaktan çok daha fazla zevk alabilirler.

Kızılderililer ya da birçok başka kabile için dağlar, kayalar, rüzgar ve ırmaklar ruhu olan varlıklardır. Eğer bize onların ruhsuz olduğu öğretilmeseydi, ağaçların yapraklarının arasından geçerken onunla nice farklı müzikler çalan rüzgarın cansız olduğunu düşünmeyecektik. Bütün canlıların büyümesini, bitkilerin ondan aldığı ışığı besine çevirmesiyle canlılık kazanmalarını ve sonrada bütün yaşam zincirini besleyen güneşi sevgi dolu bir tanrı olarak görecektik. Okyanusların, denizlerin, ırmakların gizemli tanrıçalar olmadıklarını kim iddia edebilir?

Doğanın yok edildiğini, çevrenizdeki ormanların, kayaların, bitkilerin bir hiçmişçesine ezilip geçildiğini gördüğünüzde ne hissedersiniz? Birçok insanın artık doğa karşısında yeterli duyarlılıkta olmadığını söyleyebiliriz. Bunun nedenleri ne olabilir? Bir zamanlar insanlar doğayla çok daha fazla iç içe yaşarlardı. Günümüzün modern toplumları ise kendi betonlaşmış çevrelerini yarattı. Şimdi insanlar varlıklarının gerçek kaynağı olan doğanın değil, kendi yarattıkları şehirlerin bir parçası olarak yaşıyorlar.

Birkaç gün önce Hisarköy vadisinin kuzey yamaçlarında gezinirken dağlarda yeni açılan bir taş ocağı karşısında yine büyük bir mutsuzluk yaşadık.  İki ay önce dokunulmamış bir doğa şaheseriyken şimdi parçalanmış, dinamitleniş, yok edilmeye başlanmış bir yere dönüşmüştü bölge. Doğanın milyonlarca yılda ürettiği şahane sanat eserleri olan dağlar, ne yazık ki sadece birkaç günde acımasızca, gaddarca yok ediliyorlar. Birkaç kişi zengin olacak diye yapılıyor bunlar. Ve daha da kötüsü bizler de bu yıkıma karşı yeterince güçlü bir tepki veremiyoruz. Bu yıkımı durdurmak için çaba göstermiyoruz.

Neden insan taşı toprağı bu kadar hor görür? Onu istediği gibi yok etmekte nasıl bu kadar özgür hisseder kendini? Akıllı geçinen insan nasıl olur da kendi ayağının altını oyar, kendi mezarını bizzat kendisi kazar? Böyle bir canlı evrende var mıdır? Kendisini en üstün ve akıllı gören ama kendini yok edecek şeyleri yapmaktan kendini kurtaramayan böyle başka bir varlık var mıdır?

 

İnsan düşünen varlıktır denir ya, işte bu düşünce denen şey insanın dünyayı bir bütün olarak kendisiyle birlikte akan bir şey olarak algılamasının da önündeki en büyük engel olmuştur. Bu hikaye nasıl başlamıştır acaba? İnsan nasıl düşüncesiyle evrenden kendisini ayırmış ve ona yabancılaşmıştır?  Düşünce dünyamız dünyadaki tek olan bütünlüğün isimlendirilip farklı ve birbirinden bağımsız nesne ve etkinliklere bölünmesiyle oluşur. Örneğin karanlık ve ışık bir bütündür. Onlara ayrı isimler vermediğimiz sürece algımızda da ayrı ayrı var olamazlar, çünkü asla karanlık olmadan ışığı bilemeyiz. O nedenle karanlık-ışık bir bütündür. Çoğu insan karanlığa ışığı algılamak için ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebilir. Ancak asıl olan bu değildir. Algımızın bilgi-öncesi (pre-ontolojik) durumunda karanlık ve ışık arasında bir ayırım yoktu. Yani gerçeğin düşünce olmadan deneyimlenmesi durumunda karanlık ve ışık birbirinden ayrı görülmez. Saf ışık diye bir şey asla olamaz. Işık her zaman bir karanlık, loş ya da gölge gibi bir arka planda mevcuttur. Işığın görülüp algılanabileceği bütün durumlar ışık-olmayana, yani karanlığa ihtiyaç duyar. Öyle ki karanlık olmadan saf ışığı görmek isteyen, güneşe bakmak gibi,  bir süre sonra kör olur. Aslında birbirini yaratan zıt kutuplar bile yoktur, yani karanlık ve ışık ayrı ayrı yerlerde değildirler. Karanlık ve ışık bir bütündürler, aynı olgunun farklı görünümleridirler. Birlikte var olurlar, ayrı varlıklar değil, sadece ayrı isimlerdir. Herhangi bir gece düşüncesi olmayan bir gündüz düşünülemez. Ancak varlıklarındaki bu karşılıklı bağımlılığı kavramak yerine onları ayrı şeylermiş gibi varsaymak ikici aklımızın bir oyunudur. Bu oyun son 2500 yıldır insanoğlunun özellikle de batı dünyasının oynadığı bir oyundur.

Kutuplaştırarak algılamak zihnimizin dünyayı yaratmak için gereksindiği bir şey olsa da, bu kutuplaşmanın üstünde olamamak bütünü yaşamamızı engelliyor. Görünüşe bağlanan kişi olaylar arasındaki bağlantıyı fark edemiyor, her şeyin birbiriyle nasıl iç içe olduğunu göremiyor. Sonra da çevresindeki dünyayı olduğu gibi kabul edip sevmek yerine, ömrünü çevresini yönetmek,  onu kendi ihtiyaçları için biçimlendirmeye çalışmakla geçiriyor.

Çevremizi bu şekilde kendi bencil isteklerimize göre biçimlendirme çabası gerek insan ilişkilerinde, gerekse doğayla olan ilişkimizde zorbaca ve sevgisiz bir tutuma girmemize neden oluyor.  Dünyaya eksik, yabani, düzeltilmesi gereken bir yer gözüyle bakıyoruz. Hep daha iyiyi, daha gelişmişi isterken daha kötü, daha ruhsuz bir dünya yaratıyoruz.

Dünyayı sadece kutuplar olarak değil, değerler açısından da sıralarız. İnsanların akıllarında neyin daha değerli neyin değersiz olduğuyla ilgili bir hiyerarşi mevcuttur. En alttan başlayacak olursak, toprak ve taş gibi cansız varlıklar en önemsizler olarak görülürler, bitkiler, hayvanlar ve en sonunda da insan en değerli varlık olarak görülür. İnsanlar arasında da beden gücünü kullananlar daha aşağı seviyede görülürken zihnini kullananlar ise üst seviyeden kabul edilir.  Bu dikey sıralamalar insani etkinliklerimizin ve yaptığımız birçok yanlışın da sorumlusudur.

Öncelikle cansız ve canlı ayırımı hangi temele dayanır? Cansız varlıkların yani temelde atomların, moleküllerin ışığın gerçek doğası nedir? Bu ayırım hakkında düşünelim. Gerçekten doğru bir sıralama mıdır bu? Ne anlamı vardır ve nasıl sonuçları vardır? En temel varsayımımız cansız varlıkların acı çekmediği bu nedenle onlara istediğimiz gibi davranabileceğimizdir. Canlılardan en çok duyguya ve bilince sahip olan insan olduğuna göre en değerli olanda o olmalıdır.

Cansızlarla canlılar arasındaki köprü nedir? Cansız nesneler gerçekten cansız mıdır? Canlılar gerçekten ne ölçüde canlıdır? Belki de bu sorular size çok uzak ve ilgisiz görünüyorlardır. Bu ayırımın gerçekten var olup olmadığını anlamak neden önemli olsun ki? Ancak sadece burada düşünceye hitap eden bir anlayıştan söz etmiyorum. Genellikle anlayış dediğimiz zaman konunun algısal ve duygularla ilgili boyutunu göz ardı ederiz. Hatta duygudan da öte varoluş tonumuzun, biçimimizin değişmesi söz konusudur. Büyük gerçekler akla sığmaz. Akılla bir anlayışa varmak, başkalarına aktarılabilir bir gerçek bulmak peşindeyseniz çok ileri gidemezsiniz. En önemli kavrayışlar en derin içsel varlığımızda oluşur ve bunlar kavrayış bile sayılmaz çoklukla, onlara bizi dönüştüren yaşantılar demek daha doğru olur.

Bir şeyi yaşayarak bilmek başka, onu düşünmek başka bir şeydir. Dünyayı ve yaşantılarımızı anlamaya çalışmak yuvarlak bir şeyi kare bir kalıba dökmeye benzer, o zaman o artık yuvarlak değildir. Örneğin sevgi, düz, kare bir şey değildir. Onun içinde kendi yalnızlığımız da vardır, sıkıntılarımız, korkularımız da. Ancak bunlar sevgi denen şeyin değerini azaltmaz. Sevgiyi tek bir kişiye karşı sürekli ve değişmez bir iyilik olarak hayal etmek onu kareleştirmektir. Sevgi,  aynı zamanda üretken bir şekilde yalnız kalabilme, başka ilgiler ve yaşamla barışıklık ister. Tek bir kişiyi sevmeye sevgi demek yerine,  bütün yaşamı sevmeye ve tüm varlıklara şefkat duymaya odaklanmak o tek kişiye de daha yüksek bir enerjiyle yaklaşmamızı sağlayabilir.

Şu üzerinde durduğumuz evren temelde o duygusuz, cansız değimiz şeylerden oluşmaktadır. Cansız olmanın ne olduğunu anlamadan canlılığı da anlayamayacağız. Aslında böyle bir ayırım bile yok, eğer bütün varlığımız cansız dediğimiz nesnelere bağımlıysa biz nasıl onlardan ayrı ya da üstün olabiliriz? Dünyada yaşam yok olsa da yeniden cansız denilen varlık formlarından tekrar doğabilecektir.

Bu nedenle varlığımızın en temelinde o “cansız” nesneler yatar. Bunlar bedenimizdeki moleküller, atomlardır ve onlar evrenin ta kendisinden yapılmıştır. Ancak ölünce cansız olmamızı yok olmak gibi algılarız her nedense.  Eğer cansız ve canlı ayırımının ötesinde bir algımız olsaydı, o zaman cansız olmak öyle korkunç bir şey olarak görülmeyebilirdi. Ancak her ne kadar akıl düzeyinde cansız nesnelerin önemli ve temel olduğunu kabul etsek de, gerçek yaşantımızda bu bize ne ifade eder? Evreni tek bir organizma olarak gördüğünüzde onun bütün hareketi içinde cansız ve canlı olmanın anlamı da değişir.

Güneşi nükleer patlamalardan ibaret olan, cansız ve bu nedenle de ruhsuz bir varlık olarak görmemize neden olan şey nedir? Ve bu iki anlayış arasındaki fark bizi nasıl etkiler? Eğer güneş bitmez tükenmez görünen sevgisiyle milyarlarca yıldır çevresine iyi kötü ayırımı yapmadan yaşam dağıtıyorsa ona neden tapmayalım? Elbette bu tapınma onun insani ya da tanrısal bir varlık gibi görülmesi değildir. Güneşin dünyamızdaki yaşamın en önemli kaynağı olduğunu düşünecek olursak, onun yüce değerini takdir etmek ve onun gizemini sevgiyle hissetmektir bu tapınma. Bizler evrenin kaynağı olan soyut bir yaratıcı fikrine tapmaya başlayalı beri, çok daha somut bir şekilde var olan ve hissedilen doğal varlıklara saygımızı kaybettik. Güneşin enerjisi ortaya çıkmadan önce de evrende bir şeyler vardı, sonsuz zaman öncedir var belki de. Bu sonsuz zamandan beri var olan şey hayal dünyamızla bile algılamakta zorlandığımız bir şey. Deneyimimizin bütün biçimlendirici ve açıklayıcı yapılarını bir kenara bırakarak (fenomenolojik yaklaşımla) , tüm bilgimizi paranteze alırsak zamanın doğrusal olmadığını, her şeyin bitimsiz bir döngü şeklinde hareket ettiğini fark edebiliriz. Aklımız, kendi sınırlarının nerede başlayıp bittiğini en açık bir tutumla aramaya başladığında, bulduğu şeylerin kendisinden ayrılamaz olduğunu ve evrenin sürekli bir kendini yitiriş ve buluşla oyun oynayıp dans ettiğini, gizemin asla kimsenin eline geçemeyeceğini, asla kimsenin evrensel kuralı koyamayacağını, bilgiçlik oyunu oynamanın da belki bunun bir parçası olduğunu anlayabilir. Siz neyseniz osunuz ve en saçma şeylerde en anlamlı gerçekler, en küçük olanda en büyük saklıdır. Cansız dediğimiz doğada en önemsiz gibi görünse de en temel ve önemli şey olabilir.

Bugün vahşice yok ettiğimiz kayalar, ağaçlar, kısaca doğa, belki de kalbimizin ta kendisidir.

 

 

 

Bu haber toplam 991 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler