1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Çünkü feminizm ezber bozmaktır!
Çünkü feminizm ezber bozmaktır!

Çünkü feminizm ezber bozmaktır!

Fezile Osum: Cinselliğin Tarihi kitabının ikinci cildinde Michel Foucault, insanların emek, cinsellik, hastalık gibi yaşadıkları özel deneyim biçimlerinin sorunlaştırılarak oluşturulduklarını savunur

A+A-

 

 

Fezile Osum (FEMA aktivisti)

fezile@feministatolye.org

 

Cinselliğin Tarihi kitabının ikinci cildinde Michel Foucault, insanların emek, cinsellik, hastalık gibi yaşadıkları özel deneyim biçimlerinin sorunlaştırılarak oluşturulduklarını savunur. Foucault’un yaptığı tanım çerçevesinde, deneyimi belli kurallar ve normlarla örülmüş bir iktidar alanı ve bireylerin bu iktidar alanı ile kurmuş olduğu ilişki tanımlanıyor. Bu deneyimlerin üzerinde kurulan hakikatler Foucault’ ya göre bir hakikat oyunu (doğru- yanlış oyunu) sonucudur. Deneyimler bir bilgi alanı, kurallar sistemi ve öznelerin bunlarla olan ilişkilerini içerdiğinden ötürü kendi içerisinde kompleks bir ilişki biçimi ortaya koyuyor. Dolayısıyla bu oluşturulan deneyim biçimleri biz öznelere kendi kişisel deneyimlerimizin nasıl yaşanması gerektiğini belirli davranış veya düşünceleri sorunlaştırarak söylüyor ve bizler için görünmez sınırlar inşa ediyor.

Foucault sorunlaştırılmanın oluşmasında, biz öznelerin hayatlarındaki üç farklı faktörün bilgi, iktidar ve etik’in etkili olduğunu savunuyor. İktidarı sonradan oluşturulmuş ve bizlerin öznesi olduğumuz her deneyime dair ortaya çıkan bilgi oluşumları yapılandırıp ‘normal’ hale getiriyor ve bizim tüm bu oluşumlarımıza kendi adımıza verdiğimiz tepki, yani bunu kabullenme veya reddetme ise etiği oluşturuyor. Bizim yaşadığımız deneyimlerin bu oluşan ve üzerimizde etkisi olan güç katmanları üzerinden değerlendirilmesi, bizlere tarih içerisinde öğretilen doğruların aslında dayatılan bir takım bilgiler olduklarını ve bu bilgilerin sorgulanabilir olgular olduklarını anlayabilmemiz açısından çok büyük önem taşıyor. Bunun yanında, Foucault biz öznelerin bunu bir pratik eleştiri haline dönüştürebilmemizi; yani günlük hayatımızda yaptıklarımızın, tepkilerimiz ve duruşlarımızın üzerinden oluşan iktidar ekseniyle olan ilişkimizi düşünmemiz ve sorgulamamızı istiyor.

Foucault on yedinci yüzyıldan sonra değişen iktidarın şekil değiştirdiğini ve ‘hukuki söylemsel’ (juridico discursive) olarak tanımladığı yasa yolu ile uygulanan sınırlayıcı ve yasaklayıcı iktidarın yerini biyo-iktidar (bio-power)  biçimine bıraktığını söyler. Bu yeni iktidar biçimi biz öznelerin hayatlarına iki ayrı alandan müdahale eder. Bunlardan birincisi insan bedeni üzerine odaklanmış, bedeni disiplin etmeye yönelik, beden gücünü en son noktaya kadar kullanmayı arzulayan ve özneleri sistem için en faydalı birer birey haline getirmeyi hedefler ve ‘bedenin anatoma politiği’ diye adlandırılır. İkinci ise bütün nüfusu disiplin altına almaya odaklanır ve ‘nüfusun biyo-politiği’ diye adlandırılır. Bu yeni iktidar biçiminin en önemli araçlarından birinin ise yasama ve yasaklama yönteminden ziyade, oluşturulan ahlak biçiminin olduğunu söyler. Kurulan bu iktidar ilişkilerinden sonra hukuk, yerini daha çok ahlak ve normlara bırakıp, toplumların birer normalizasyon sürecine girilmesi sağlıyor. Bu değişen iktidarı o dönemde gelişmekte olan kapitalist sistemle direkt olarak ilişkilendiren Foucault,   kapitalizmin gelişmesinde bireylerin üzerindeki bu oluşturulan iktidarın çok önemli olduğunu vurguluyor. Çünkü kapitalist sistem bir yandan toplumdaki bireylerin bedenlerini etkili bir biçimde kullanmasını, yani emek gücünü en üst noktada elde etmeyi hedeflediği gibi ayni zamanda da itaatkâr ve uysal bir toplum yapısının oluşmasını istiyor ve bu nedenle toplumda hegemonya ilişkilerinin oluşumuyla sistemi daha verimli bir hale sokuyor.

Foucault’un cinsellik üzerine yaptığı değerlendirmelerden yola çıkarak biyo-iktidarın kendi varlığını dayatmış olduğu hayatımızda bunu, üç önemli pratik üzerinden sürdürdüğünü görüyoruz;  yasaklama, yok sayma ve suskunluk.

“Yok saymaya” en önemli örnek olarak LGBT bireylerin toplumumuzdaki varlığına karşı tepkisiz kalmak veya onlar yokmuş gibi davranılması, suskunluğa ise kadınların görmüş oldukları şiddetin meşrulaştırılmasıyla toplumda bir suskunluğa neden olması gösterilebilir. Bunun yanında aile kavramının, tek eşliliğe dayalı, yalnızca bir kadın ve bir erkek arasındaki sadakate dayalı ilişkinin yüceltilmesi de bu iktidarın oluşmasında önemli bir yer alır, çünkü toplumdaki iktidar ilişkileri ailenin içerisinden başlayarak büyür ve gelişir. Fakat bunun yüceliğine var olan sistemin içerisinde ikna olan özne, bu oluşturulan kurumun dışına çıkamaz ve bunun dışında olmanın bir soruna intikal edebileceğine inanır.

Cinselliğin Tarihi adlı kitabında Foucault, iktidarın cinselliğe olan birebir etkisini göstermek için çeşitli belgelere dayanarak Yunan, Roma ve Hıristiyanlığı irdeler. Yaptığı yorumlarda, Antik çağda cinselliğe olumlu anlamlar yüklenirken, Hıristiyanlığın iyice yayılması ile birlikte cinselliğin bir günah olarak yansıtıldığını söyler. Cinselliği yalnızca aile kurumunun içerisine yerleştiren bu yeni dayatma, onu sadece üremeye dayalı bir kurum olarak tanır. Gelişen zaman içerisinde geçmişten günümüze bu yayılan inancın iktidarın aslında birebir bir aracı olduğunu söylemek mümkün. Yani iktidar kendi içerisindeki hakikat oyunlarını oynar, kendisine göre, çıkarlarına ve kurmak istediği hegemonyaya dayalı toplum biçiminin oluşabilmesi için hedeflediği ve yücelttiği aile kurumuna ulaşabilmek için çeşitli kurallar yaratarak aslında eşcinselliği sorunlaştırır. Bunun kendi ülkemizdeki etkisinin farkına varmak hiç de zor değildir. Ülkemizde hala LGBT bireylerin haklarının ciddi bir şekilde yok sayıldığını ve hatta ceza kanununun 171. maddesine dayanılarak erkekler arasındaki eşcinsel ilişkinin günümüzde tutukluluklara yol açtığını görüyoruz. Bunun yanında, geçenlerde katıldığım ‘Şiddetin Yapılanması ve Normalizasyon’ adlı panelde Müjde Erdinç’in sunumunda verdiği örnekten yola çıkıp Foucault’un iktidar pratiklerinin hayatlarımızdaki etkisini göstermek mümkündür. Erdinç, geçtiğimiz Ağustos ayında İstanbul’da bindiği otobüste otobüs şoförü tarafından etek giydiği ve bacaklarını uzattığı gerekçesiyle yumruklanan kadın voleybolcunun örneğini vermiştir. Kadın voleybolcu Nurcan İbrahimoğlu’na bindiği otobüste tanımadığı bir adam  'sen toplumun ahlakını bozamazsın, yaptığın terbiyesizlik. Toplumun ahlakını, namusunu senin gibi insanlar bozuyor' diyerek saldırmış ve cevap verdiğinde ise kendisine yumruk atmış ve dudağını patlatmıştır. Otobüsteki bir kadın kendisine sakin olmasını ve gece gece başlarına iş açmamasını söylerken, polisi aranıp da adamın otobüstekilere  yumruk atma olayını görüp görmediklerini sordulduğunda kimseden yanıt gelmemiştir. Daha sonra polise şikâyette bulunan Nurcan İbrahimoğlu orada kendisiyle yeteri kadar ilgilenilmediğini ve adli tıp raporu almaya gittiğinde ise gördüğü şiddetin yeterince ciddi olmadığı gerekçesiyle rapor verilemeyeceğinin söylendiğini ifade etmiştir. Bu verilen örnekte, toplumun içerisindeki güç ilişkilerinin aslında ne kadar normalleştirildiğini görüyoruz. Otobüsün içindeki adam, hiç tanımadığı bir kadına bu şekilde konuşacak gücü ve iktidarı kendisinde buluyor ve kadının bacaklarını kendine ve toplumuna ait ‘ahlak’ diye adlandırdığı şeyin bir nesnesi olarak gördüğü için, kadına bu şekilde saldırabiliyor. Bu keskin iktidar ilişkisi içerisinde, otobüsteki diğer insanlar bu sistemin birer özneleri oldukları için Foucault’un belirttiği gibi biyo-iktidarın hedeflediği uysal insan kalıbına tam uyuyor, bu iktidar ilişkisinin normal olduğuna inandıkları için suskunluklarını koruyorlar.

Dünyanın her yerinde, her gün kadınlar öldürülüyor ya da fiziksel, duygusal ve ekonomik şiddete maruz kalıyorlar; fakat bazı pratiklerin normalliğine o kadar inanmışlardır ki, bazen şiddet gördüklerinin farkında bile olmuyorlar! Bunun yanında, özellikle ülkemiz gibi içine homofobi işlemiş toplumlar, LGBT bireyleri kendi inandıkları ‘normal’ kalıbına yerleştiremedikleri için, onlara uygulanan her türlü şiddeti meşrulaştırıp, haklarını görmezden geliyorlar! Bizler iktidar ilişkileriyle büyüyoruz, suskunlaşıyoruz, umursamıyoruz. Sistemin istediği bireyler formuna sokuluyoruz, iktidar ve erk çemberinde sıkışıp kalıyoruz! Feminizm işte bütün bu iktidar ilişkilerini sorgular ve eşit bir hayat için mücadele eder; çünkü feminizm toplumsal cinsiyet eşitliğini savunur, her türlü hiyerarşik ilişkiye karşıdır! Çünkü feminizm ezber bozmaktır!

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2320 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler