1. YAZARLAR

  2. Sinan Dirlik

  3. ÇÜNKÜ?... ÇÜNKÜ ÖYLE!...
Sinan Dirlik

Sinan Dirlik

Yazarın Tüm Yazıları >

ÇÜNKÜ?... ÇÜNKÜ ÖYLE!...

A+A-

Okulların açılmasına sayılı günler kala eğitim alanında karşımıza dikilecek sorunları az da olsa tartışmaya başladık nihayet. Ama “sorun” olarak gördüklerimiz gerçekten gerçek sorunlarımız mı?...

Amaç “makbul ve muteber tebalar yaratmak” olunca hangi ideolojiye mensup olursa olsun her iktidarın meşrebine uygun toplum mühendisliğinin uygulama sahasına dönüştürüldü eğitim. Hangi elbiseyi giyerse giysin, egemen ideoloji için “tek devlet, tek millet” sloganı değişmedi. Eğitim tarihimizin bir evresinde amaç “batılı görünümlü” nesiller yetiştirmek iken içinde bulunduğumuz evrede “dindar görünümlü” nesiller yetiştirme telaşına düşüldü. “Fikri hür, vicdanı hür nesiller” kulağa hoş gelen bir söylemden öteye gidemedi. Gerçekte hiçbir iktidar, fikri ve vicdani planda özgür gençler istemedi. O kadar ki egemen ideolojinin çizdiği çerçevenin azıcık dışına çıkmaya yeltenenler derhal derdest edildi.

Sıkça formatlandığı için hafıza dumuruna uğra-tıl-mış toplum geçmişe dönük okumalar yapmaktan hoşlanmadığından ve egemen ideolojinin çizdiği sınırlı fakat hayli konforlu alanda düşünce ve söz üretmeyi sevdiğinden mütemadiyen anlık olanı tartışmaya, derinlikli çözüm arayışlarına yönelmeme eğiliminde. Bunun için eğitim sistemimizle ilgili tartışmalarda “her sabah Andımız’ın okutulup okutulmadığına”, Atatürk fotoğraflarının görünür yerlerde olup olmadığına, “milli bayramların kutlanıp kutlanmadığına”, “müfredatta Atatürkçülüğe ayrılan sayfaların sayısına” takılıp kalıyor ve fakat ilköğretimden üniversiteye kadar bilimsel özerklik, eğitim içeriğinin demokratikleştirilmesi, ana dilde eğitim, zorunlu din derslerinin kaldırılması, isteğe bağlı olarak alınması gereken din derslerinin coğrafyanın çok dinli, çok kültürlü yapısının ihtiyaçlarına yanıt verecek bir içerik zenginliğine kavuşturulması, Etiler’den Sultanbeyli’ye, İstanbul’dan Hakkari’ye kadar fırsat eşitliğini temel alan bir eğitim sisteminin tesisi gibi “ayrıntılara” bir türlü sıra getiremiyoruz…

Devletin tüm yurttaşlarına eşit, ücretsiz, fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim imkânı sunmasının anayasal görevi olduğunu, bu “görevi” yerine getirirken ebeveynler olarak bizlerin bile çocuklarımıza kendi değerlerimizi dayatma hakkımız bulunmazken, devletin hangi kisve altında olursa olsun, çocuklarımızı “milli eğitim” denilen devasa torna tezgahına sokarak istediği formu verme hakkının bulunmadığını düşünmeye yanaşmıyoruz…

Temel eğitimin devletin veya tek başına ebeveynlerin insafına bırakılmayacak kadar ciddi “toplumsal bir mesele” olduğunun ayırdına varmak, içinde yüzdüğümüz düşünsel konfor alanını tehlikeye atacağından, “eğitim çağına gelmiş” (elbette buna da devlet karar veriyor) çocuklarımızı devletin keyfi biçimde organize ettiği kurumlarında (çünkü İstanbul’un Etiler semtindeki okulla Hakkari’nin Yüksekova’sındaki okul arasındaki çağ farkını “devletin imkanları” argümanından başka bir şeyle açıklayamayız), devletin nasıl yetiştirdiği ile ilgi noktamızı sadece “bilmem hangi sınavda ne kadar başarı oranına sahip” dışında hiçbir kriterle sorgulamadığımız öğretmenlerin kucağına atıveriyoruz… Çocuklarımızın talim ve terbiyesi okulun, öğretmenin ve dolayısıyla devletin “sorumluluğu” haline geliyor. Çünkü?... Çünkü öyle…

Hal böyle olunca devlet mührünü kim taşıyorsa, Süleyman da o olduğundan, çocuklarımızın, dolayısıyla toplumun nasıl şekilleneceğine dair kararı bazen karşımıza şık smokiniyle, bazen badem bıyığıyla, bazen bozkurt yüzüğüyle çıkıveren “Bay Muktedir” e bırakıyoruz…

Çocuk yapmayı evliliğin (çünkü iki insan evlilik dışında birlikte olamaz, malum…) olmazsa olmaz sonucu olarak gören, “azıcık gecikince” (!) kaynana ve kayınpederler başta olmak üzere yakın çevrenin kaşının gözünün oynamaya başladığı ataerkil, heteroseksist (ne biçim laflar bunlar ayol?) toplum yapımızda üremeyi ailelerimize ve devlete karşı bir yükümlülük olarak görmeyi sorgulamadığımızdan (malum, 3 te yetmez 5 tane! Doğurun!) patır patır yapıverdiğimiz çocukların yetiştirilmesini “depiverdiğimiz” devlet, artık kimin elindeyse, çocuklarımız da onların meşrebine göre formatlanıyor… Çünkü?... Çünkü öyle…

Eğitim işinin kolektif bir sorumluluk olarak ele alınması gerektiğini, ebeveynler olarak “Okul Aile Birliği” müessesesinin ayda yılda bir yapılan veli toplantılarından, hayır kermeslerinden, okulun eksik gediğinin giderilmesi için zorunlu bağış toplanmasından ibaret bir yapı olmadığını, müfredat üzerinde ebeveynlerin, kent sakinlerinin, eğitimcilerin, devletin “ortak değerler ve ihtiyaçlar mutabakatı” zemininde bir işbirliği imkânı olduğunu düşünmek bile istemiyoruz…

Bizleri “tekçi” anlayışla formatlayan eğitim sistemi, şimdi “başka ellerde, başka türlü tekçiliği” dayattığında feveran ediyoruz. Çocuğumuzun mütedeyyin anneannesinin saçlarını diken diken edecek evrim teorisi örneklendirmeleri de, bazılarımızın saçlarını diken diken edecek “anne örtünmezsen hepimiz cehenneme gidecekmişiz” cümleleriyle karşılaşmak da tamamen “konjonktürel talihimize” bağlı… Çünkü?... Çünkü öyle…

Çocuğunuzu binbir zahmetle kaydettirmeyi başardığınız “semtin en iyi okulu”, bir sonraki yıl İmam Hatip’e dönüştürüldüğünde ve bu dayatma karşısında okuldan almak ya da çocuğunuzun arzu etmediğiniz biçimde “formatlanmasına” göz yummak dışında bir seçeneğinizin bulunmaması karşısında örgütlü bir tepki oluşturamamanız aslında çaresizlikten değil… Olay tamamen “yazın yenen hurmalar” meselesi… Bunu bildiğimiz için bunca sineye çekişimiz… Çünkü? Çünkü öyle…

4+4+4 sistemiyle birlikte eğitimin bir kamu görevi olmaktan çıkıp ticarileşmesi ya da Bay Muktedirin uygun gördüğü biçimde İslamlaşması karşısında homurdanmak dışında “bir şeyler yapmanın” yolunu bulamıyoruz. Gerçekten istesek, konforlu alanımızdan çıkmayı göze alıp inisiyatif almaya, örgütlü biçimde “eğitim devletin dayatma alanı değil, yurttaşın inisiyatif alanıdır” diyerek harekete geçmeye “gözümüz yese” İslamofaşizmin bu fütursuzluğu, bu küstahlığı son bulur… Ama olmuyor, yapmıyoruz… Çünkü?... Çünkü öyle…

2011-2012 Eğitim Öğretim yılında başlayan 4+4+4 ile birlikte sadece 4-5 yılda ortaya çıkan “sürprizli” (!) sonuçları TC Milli Eğitimi istatistiklerle döktü ortaya… Özel eğitim kurumlarına “kaçış” yani eğitimde “ticarileşme” dehşet verici boyutlarda…  2012-2013 eğitim öğretim yılında özel eğitim kurumlarında okuyan öğrenci sayısı 613.064… 2016-2017 yılında özel eğitim kurumlarına “kaçabilen” öğrenci sayısı ise sıkı durun, 1 milyon 204 bin 963! Yani %96.55 oranında bir artışla eğitim ticarileş-tiril-miş durumda… Bir sabah okulunun İmam Hatip’e dönüştürülmeyeceğinden emin olmak isteyen aileler, bu ticari sarmala girmeye zorlanıyor devlet eliyle…

Peki ya İmam Hatipler? 2012-2013 eğitim öğretim yılında Türkiye’de İmam Hatip Ortaokullarında kayıtlı öğrenci sayısı 94.461… 2016-2017 eğitim öğretim yılında ise İmam Hatip Ortaokullarında kayıtlı öğrenci sayısı, yine sıkı durun, %505.50 artışla 657.020 ye ulaşmış durumda. Bunun bir de lise boyutu var… İmam Hatip Liselerinde kayıtlı öğrenci sayısı ise 634.406… Böylece İmam Hatip Ortaokulları ve Liselerinde okuyan toplam öğrenci sayısı 1 milyon 291 bin 426!...

Henüz İmam Hatipleştirilememiş orta ve lise düzeyindeki okullarda ise “ihtiyaç üzerine” açılan Kur’an Kursları, mescitler, “şimdilik” seçmeli dini ağırlıklı dersler cabası…

Çocuklarımız İslamofaşizmin ellerinde vahşice formatlanırken yaptığımız tek şey homurdanmak, biraz daha gaza gelmişlerimiz ise sosyal ağlarda bol bulamaç 10. Yıl marşları, Andımız’lar, Atatürk portreleri paylaşmak… Laik eğitimden anladığımız bu çünkü… Eğitimin demokratik, çoğulcu, eşitlikçi, bilimsel ve illaki özerk niteliklerini çağdaş bir gereklilik olarak “idrak etmek” ve İslamofaşizmin karşısına dikilmek aklımıza bile gelmiyor. İtiraf etmiyoruz çoğumuz ama, Bay Muktedirin dilinden düşmeyen “Tek devlet, tek millet” sloganı aslında içimizi gıdıklıyor… Çünkü? Çünkü öyle!...

Bu yazı toplam 1191 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar