1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Cumartesi günü Güney Kıbrıs’taydım...”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Cumartesi günü Güney Kıbrıs’taydım...”

A+A-

Ulus IRKAD

Geçtiğimiz hafta Güney Kıbrıs’ın Intercollege olarak bilinen, şimdilerde ise üniversite seviyesine çıkartılan Lefkoşa Üniversitesi’nde düzenlenen “Barış Eğitimi” konusunda bir panelde sunum yapmak üzere hazır bulundum. Aslında bundan aylarca önce bir başka okulda öğretim görevlisi olan ve oğlunu çok önceleri tanıdığım Dr. Iacovos Psaltis’le bu konuyu konuşmuş ve eğitim üzerine düzenlenecek bu konferanslara benim de katılmama karar vermiştik.

Elimde İngilizce olarak hazırladığım birkaç tane araştırmam olmasına rağmen günün anlam ve konusuna uygun gelen ve doktora tezi olarak hazırladığım bu makalemi sunum yapmak üzere Cumartesi günü Güney Lefkoşa’ya geçerek sundum. Tabii ulaşım benim için oldukça büyük bir problemdi. Kıbrıs’ta yaşamama rağmen Güney Kıbrıs’taki trafik yoğunluğu her zaman beni korkutmuştur. Zaten son zamanlarda Kuzey’de bir trafik kazasında arabamın hasar görmesi de benim Güney Kıbrıs’taki ulaşımıma en büyük engel teşkil ediyordu. Her neyse yardımıma konferanslar için Güney Kıbrıs’ta kültürel temasları olan akademisyen Hakan Karahasan adlı arkadaşım koştu.  Lefkoşa Üniversitesi Güney Lefkoşa’nın oldukça dışında yani şehir dışında. Ledra Palace Bölgesi’nden gitmeye çalışsam, oldukça vakit ve masrafa da sebep olacağından Hakan arkadaş beni Türk Bölgesi’nde bulup arabasıyla Metehan adlı kapıdan, araçların giriş yaptığı bölgeden, hemen üniversiteye ulaştırdı.

Tabii ki yolda giderken Hakan’la kısa yolculuğumuz sırasında Güney Kıbrıs’ın ekonomik durumları üzerinde de konuştuk. İşsizlik 75 bin civarına çıktı ki bu Güney Kıbrıs için bayağı fazla.  Kapanan işyeri sayısı da gün geçtikçe artmakta. Her ikimize göre de Kıbrıslırumlar 30 milyar avrolarını Yunanistan’daki bankaların, boş veya değersiz hisse senetlerine kaptırmakla bugünkü kötü durumu yaratmışlardı ve bayağı hata yapmışlardı. Ulusalcılık burada oldukça önemli bir rol oynamıştı.

LEFKOŞA ÜNİVERSİTESİ’NDE

Saat 9:30 sularında Lefkoşa Üniversitesi’ndeydik. Bu arada ilk konuşmayı Bilgi Üniversitresi’nden oraya gelen Profesör Kenan Çayır yapacaktı. Profesör Kenan Çayır’dan önce gene Kıbrıslırum aydınlarla Kıbrıs konusu üzerinde bir sohbet konuşmamız oldu. Başbakan Eroğlu’nun ayrımcı bir eğilimi olduğunu söyleyen Kıbrıslum aydınlara ben de Anastasiades’in de pek yumuşak bir tavrının olmadığını, aksine onun da 2004 Annan referandumu sırasında görülen yaklaşımdan uzak bir yaklaşım sergilediğini söyledim. Aslında eleştirilecekse tek taraflı değil, her iki taraftaki egemen kesimlerin eleştirilmesi gerektiğini ekledim. Bunun yanında Eroğlu’nun şimdiki rolünün Türkiye’den bağımsız olarak nitelenemeyeceğini, bana göre Türkiye tarafından başka bir politika, kendisinin ise başka değişik bir politika takip ettiğini ama her iki politikanın da bir şekilde bir işbirliğinin olduğunu, belki de Eroğlu’na verilen rolün de bu olduğunu, masada tarafların her zaman muhakkak daha sert ve daha sınırlı davrandıklarını söyledim. Tabi kötümser olmak için bir durumun olmadığını, çünkü futbol federasyonlarının son zamanlardaki yaklaşımlarının da iyi bir gelişme olduğunu, hatta tüm Kıbrıstürk Futbol Kulüblerinin bu andlaşmayı uyguladıklarını belirttim. Bu konuşmaları yaparken tam o sırada Ankara Bilgi Üniversitesi’nden oraya gelen Profesör Kenan Çayır’ın konferansı başladı. Sayın Çayır konuşmasında Türkiye’deki müfredattan, kitaplardan, Milliyetçiliğin Türkiye’deki eğitime etkilerinden bahsetti. Çayır’ın konuşmasından sonra benim sunumuma geçildi. Okuyucularımdan hassasiyetle özür dilemem gerekiyor ki, panele ben de bu defa aktif olarak katıldığımdan ötürü diğer konuşmacılar hakkında gereken notları alamadım. Onu da belirteyim her zamanki gibi Sevgül Uludağ arkadaşımızın kayıplar konusunu içeren konferansı da oldukça ilgi çeken oturumlardan biriydi. Bu arada konferanslara katılan birçok, gerek Kıbrıslıtürk, gerek Kıbrıslırum ve gerekse ABD ve İngiltere’den değerli konuşmacıların ve bilimadamlarının değerli sunumlar yaptıklarını belirteyim. Ama söylediğim gibi bu defa ben de sunum yaptığımdan dolayı sizlere sadece kendi sunumumdan alıntı yapıp bu haftaki makalemi bu şekilde bitiriyorum. (Sunumum İngilizcedir ama onu sizin için Türkçeleştirdim)

KIBRIS’TA BARIŞ EĞİTİMİ NASIL OLMALIDIR?

“Her iki taraf için de Kıbrıs’ta (Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk) barış eğitimi okullarda uygulanmalıdır. Çocuklara İnsan Hakları eğitimi, çok kültürlü eğitim, şiddete karşı olan eğitim, dünya vatandaşlık eğitimi ve şiddet içermeyen çatışma çözümünü öğretirken, şiddete başvurmanın bir seçenek olmadığını, şiddet yerine fikir öğretilmesi gerektiğini ve insan olarak şiddet kavramını reddetmenin yaşamın doğal kaçınılmazlığı olduğu benimsetilmelidir. Insanlık, ortak değerler olarak , barışçıl hareket için bir temel olan evrensel insan haklarını kabul ederken, insan hakları eğitiminde, (Stokes, 2003, P7) , "barış kültürü desteklenmelidir”.

“ Anti- ırkçı pedagoji, iktidarın aynası olan gerici bağlantılarını açığa çıkarmalı, ırk hakkında sahip olduğumuz görüşlerin farklı ama bölücü "tarihsel ve ideolojik" bir öneme sahip olduğu için ırkçılığın artık eğitimden arındırılması gerektiği anlaşılmalıdır. Kısaca, ırkçılık karşıtı pedagoji etkin olmalı, demokratik kamusal hayatın sadece bireysel tanımları gibi mevcut ideolojiler eğitimin bir parçası olmamalıdır...”

(SESONLINE.NET – Ulus IRKAD – 1.12.2013)

*******************************

RADİKAL

“Erdoğan soykırım anıtına gitmeyecekse...”

ORHAN KEMAL CENGİZ

Bir gün Türkiye de, Ermeni soykırımını inkâr etmenin lekesini bu milletin alnından silecek bir lider çıkarabilecek mi?

Geceden yağmur yağmış olmalı. Yarı ıslaktı merdivenler. Hava kurşun rengi bulutlarla kapalı. Sanki Varşova tarihe not düşülecek o güne hazırlanmıştı. 7 Aralık 1970. Polonya’yı ziyaret etmekte olan Alman Başbakanı Willy Brandt, Polonyalı Yahudi kurbanların anısına dikilmiş olan anıta beyaz karanfiller bıraktı önce. Karanfilleri bıraktıktan sonra, üzerlerindeki kurdeleyi düzeltti. Bir-iki adım attı geriye. Ve sonra tarihin akışını değiştirecek o hareketi yaptı. Yavaş yavaş yavaş dizlerinin üzerine çöktü ıslak merdivenlerin üzerinde... Ellerini önünde birleştirdi. Bir tek kelime bile söylemeden, çıt çıkarmadan öylece durdu orada. Bir tek kelime bile söylemeden, kütüphaneler dolusu kitabın söyleyemeyeceği şeyleri söyledi. Yere çökerken kendi ulusunu yüceltti; Yahudi kurbanların ruhlarını şad etti.

Bizim de bir gün Brandt çapında, onun kadar cesur bir başbakanımız olacak mı? Bir gün Türkiye de, Ermeni soykırımını inkâr etmenin lekesini bu milletin alnından silecek bir lider çıkarabilecek mi?

2009’da Erdoğan’ın o sözlerini duyunca yüreğim pır pır etmişti. Ben dindar insanların vicdanına güvenirim. Erdoğan’ın dindar tarafının konuştuğunu ve işte tam da o tarafın yüz yıllık bu düğümü çözeceğini düşünmüştüm. “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” demişti Erdoğan. Bu milletin idrak ve vicdanındaki kireçlenmeyi eliyle siliyordu Başbakan. Ama maalesef o laflar orada kaldı. Bugün Erdoğan, Türkiye vatandaşlarından bahsederken gayrimüslimleri ağzına bile almıyor.

Ve medyaya sızan haberlerden anlıyoruz ki hükümet bu ülkenin yüz yıllık ezberlerine sımsıkı sarılma konusunda hiç kimseden geri kalmak istemiyor.

Davutoğlu bir taraftan İsviçre’den Ermenistan’la sorunların giderilmesi için perde arkasında arabuluculuk yapmasını istiyor ama öbür taraftan da diplomatik maharetlerini Ermenilerin Cenevre’de dikmek istedikleri bir anıtı engellemek için kullanıyor.

Bülent Arınç Meclis’te yaptığı bir konuşmada Ermeni soykırımının 100. yılı olan 2015 için ‘bütün dünya ülkelerini kamu diplomasisi açısından etkileyebilecek çok özel çalışmalar’ yaptıklarından bahsediyor. Sanki çok matah bir işmiş gibi...

Türk Tarih Kurumu 2015’i karşılamak için kitaplar çıkaracakmış. Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bütün dünyaya ‘Türk tezlerini’ anlatmak için birimler kurulmuş...

Hiçbir konuda bir araya gelemeyen siyasi partilerimiz, konu 1915 olunca bir araya gelmişler, CHP, MHP ve AK Partili vekiller Meclis’te Türkiye’nin ‘2015 stratejisi’ni tartışmışlar...

Bu ülkede canlarını kaybetmiş, tecavüze uğramış, ruhları sayısız işkenceden geçmiş mağdurlar önünde saygıyla eğilme yürekliliğini gösteremiyorsak eğer, bari susmayı, hareketsiz kalmayı becerebilsek...

Brandt gibi, dizlerinin üzerine çökerek ulusunun kırılan onurunu onarmayı başarabilen bir lider çıkaramıyorsak eğer, hiç olmazsa, inkâr etmek için dünya çapında yaptığımız girişimlerle övünmekten vazgeçsek...
Hareket etme, gerçek bir şey yapma cesareti gösteremiyorsak eğer, bari susmayı, hiçbir şey yapmamayı becerebilsek...

Biraz tefekkür etsek...


(RADİKAL – Orhan KEMAL CENGİZ – 2.12.2013)

Bu yazı toplam 1468 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar