1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ‘Çoklu Gerçek’ten ‘Tekil Doğru’ Çıkar mı?
‘Çoklu Gerçek’ten ‘Tekil Doğru’ Çıkar mı?

‘Çoklu Gerçek’ten ‘Tekil Doğru’ Çıkar mı?

Hakkı Yücel: Ne kadar izlenir bilmiyorum, bir süre ara verdiğimiz ‘Gaileli Sohbetler’ programına Kanal Sim ekranlarında yeniden başlayalı neredeyse iki ay oluyor. Her Salı akşamı saat 21.30-23.00 arasında sevgili Niyazi Kızılyürek ve Tufan Erh

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Ne kadar izlenir bilmiyorum, bir süre ara verdiğimiz ‘Gaileli Sohbetler’ programına Kanal Sim ekranlarında yeniden başlayalı neredeyse iki ay oluyor. Her Salı akşamı saat 21.30-23.00 arasında sevgili Niyazi Kızılyürek ve Tufan Erhürman’la birlikte, ağırlıklı olarak bir konu etrafında sohbet ediyoruz. Yola çıkarken sadece güncel konularla sınırlı kalmamayı, hatta bundan daha çok, günceli de bir biçimde içine alacak genel konuları gündeme getirmeyi düşünmüştük. Bu kararı almamızda hareket noktamız ise, farklı kanallarda güncel konuları ele alan bir çok programın yapılıyor olduğu ve aynı şeyleri tekrar edecek benzer bir programa ihtiyaç duyulmayacağı gerçeğiydi. İtiraf etmek gerekir ki, biz böyle düşünüyor olsaydık da, işin ucunda, kimi zaman tamamen gündemin dışında kalmak, ortalık toz duman iken, adeta “meleklerin cinsiyetini tartışmak” gibi çok ayrıksı bir konuma düşmek, daha doğrusu böyle bir algının doğmasına yol açmak tehlikesi de vardı. Bu ne kadar böyle oluyor, doğrusu onu da bilmiyorum; ancak geçtiğimiz günlerde, ekonomi uzmanı bir köşe yazarının tesadüfen izlediğini söylediği bir ‘Gaileli Sohbetler’ programının ardınan yazdıkları, tam da böyle bir algıyı işaret ediyordu. Yazar özetle şunları dile getiriyordu:  ‘Bırakın bu entelektüel zırvalıkları, solculuk sayıklamalarını da meselenin kökenine inin ve somut önerilerde bulunun.’ Bu arada kendisi uzmanlık alanından -ekonomi- hareketle sorunun kökenini ve doğru çözümün ne olduğunu ortaya koymaktan da geri kalmıyordu. Ne demeli?

 

O yazıyı okuduktan sonra aklıma ‘Roman Sanatı’ kitabında Milan Kundera’nın yazdıkları geldi: “Bilimlerin gelişmesi insanı uzmanlık alanlarına yöneltti. Bilgilenmesi arttıkça insan, hem bütünlüğü içinde dünyayı, hem de kendisini gözden kaçırıyor ve böylece yok olup gidiyordu. Bu yok oluşu büyülü bir biçimde dile getiren de Husserl’in öğrencisi Heidegger’di: ‘Varlığın unutulması’..” Bu sözleriyle ünlü romancı modern dünyanın -modernitenin- temel karakteristiklerinden birisini dile getiriyor, uzmanlıkla entelektüellik arasındaki ters ilişkiyi, yani uzmanlık arttığı oranda entelektüelliğin gerilemekte olduğu gerçeğinin altını çiziyordu. Dahası bu gelişmenin dünyayı ve de insanın kendini bütünsel kavrayışını ortadan kaldırdığını, bilginin dikey anlamda derinleşirken partiküler, tekil bir mahiyet kazandığını ima ediyordu. Yalan mı? Olmadığı, bugün itibarıyla bu tespitin geniş kesimler tarafından kabul görmesinden de belli.

 

Bir başka şeyden daha söz ediyordu kitabında Kundera, o da şuydu: “İnsan, iyiliğin ve kötülüğün -bu karşıt ikilemleri,  doğrunun ve yanlışın,  güzelin ve çirkinin gibi örneklerle çoğaltmak mümkün.HY- açık seçik ayırdedilebileceği bir dünya diliyor, çünkü anlamadan önce yargılama isteğini doğuştan ve önlenemez bir biçimde içinde taşır. İdeolojiler ve dinler bu istek üzerine kurulmuştur.”  Burada da modern dünyanın -modernitenin- bir başka önemli karakteristiğini ortaya koyuyordu Kundera: biri ya da diğeri ikilemi temelinde oluşan ve bunlardan birinin tercihiyle sınırlı ve de bir o kadar da kesinlik içeren -talep eden- düşünce biçimi..Doğruyu bir çırpıda yakalamak, ondan emin olmak, sorunların çözümünü olduğu kadar hayatı da kolaylaştırıyor besbelli; ancak burada insanın anlamaya değil yargılamaya olan eğilimi de yabana atılacak gibi değil. Hal böyle olunca ‘gerçek’ ile kurulan ilişkide, oradan üretilen gerçekliğin doğruluğunda tereddüt yaratacak belirsizlik ya da ihtimaller çokluğunu gözetecek, bunun peşinden gidecek, sorgulayacak ve anlamaya çalışacak herhangi bir anlayış ya da yaklaşım -ve de enteleküel akıl-, zırvalamaktan öte bir şey yapmış olmuyor.

 

Tam da burada, 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan ve insanlık tarihinde bir milat teşkil eden dönemi bir kez daha hatırlamakta yarar var. Sosyalist Sistem’in yıkıldığı ve İki Kutuplu Dünya’nın sonunun geldiği bir sürecin başladığı bu yeni dönemin belirgin özelliklerinden birisi de, ideolojik anlamda ardında bıraktığı boşluktur. Daha doğru bir ifadeyle o döneme kadar ideolojinin gerçeği alımlamada kendine atfettiği -kendine atfedilen- , o gerçeği tümüyle kuşattığına dair gücün ve oradan ürettiği doğrunun aslında o gerçeği tümüyle ifade etmediğinin, onu bütünüyle karşılamadığının, yani mutlak olmadığının, aksine sadece kendisiyle sınırlı kaldığının,  sadece kendi doğrusunu karşıladığının açığa çıkmasıdır. Neydi o güne kadar ideolojilerin siyasette ve bireysel-toplumsal hayatımızdaki işlevi? Siyasal ve toplumsal olayları kendi ölçü(t)leri bağlamında alımlamada/algılamada, kavramlaştırıp teorize ve sistematize ederek yol gösterici olmak ve siyasal-toplumsal taleplerimizi buradan hareketle gerçekleştirmek. Böyle bakınca artık sonu geldiği iddialarının aksine ideolojilerin vazgeçilmez olduğunu ve doğrudan hayatın ve de hayatın dönüştürücü aracı olarak siyasetin kendisiyle ilişkisinin bugün itibarıyla hala geçerli olduğunu söylemek mümkün. Ancak ideolojilerin varlığı ve geçerliliğiyle ilgili bir başka gerçeklik daha var. O da onun nesnel gerçek karşısında ya da nesnel gerçekle ilişkisinde oradan ürettiği gerçekliğin -giderek doğrunun- kendi öznelliğiyle sınırlı olduğu, bir başka ifadeyle gerçek karşısında ancak kendisinin gördüğü kadarıyla doğru olduğu, doğrusunun bu kendisiyle sınırlılık halinin de onu gerçek karşısında son kertede eksik kıldığıdır. Ya da şöyle: ideolojik doğrunun/bilginin, eksik bilgi olduğudur. Bir başka ifadeyle ideolojilerin bütün zamanları kuşatan ve bütün zamanlarda geçerli doğruları olan aşkın bir sürekliliğinin olmadığı, aksine zaman içinde değişen koşulları gözetmesini ve kendini yeniden üretmesini zorunlu kılan bir içkinliğe sahip olması gerektiğidir. Zurnanın zırt dediği yer de işte burasıdır. Buradan çıkarılacak bir başka sonuç ise, bugünün dünyasında sona eren şeyin ideolojiler değil, ideolojilerin bütün zamanlar için geçerli mutlak doğruları ortaya koydukları iddiası olduğudur. Sözün özü  20.nci yüzyıl sonu itibarıyla yaşanan değişimlerin ve bu değişimlerin ardında bıraktığı ideolojik boşluğun bize gösterdiği de bu olsa gerektir.

 

Nitekim yeni dönemde köklü değişimlerin oluşmasıyla anlam kazanan dinamik süreç, bu değişim karşısında bir yandan idelojinin teorik kapsamının gözden geçirilmesini zorunlu kılarken, aynı anda ve buna bağlı olarak, bir yandan da bu kapsam bağlamında oluşturulan siyasetin kendisinin yenilenmesini gerektirmektedir. Eğer böyleyse teorik anlamda bu, “kavramların ‘sistematik’ temsil ve değişmez tarifler için değil, olumsal koşullarda yeni olasılıklar ve bağlantılar düşünebilmek için kullanılan araçlar” olduğunun kabulü, siyaset olarak da buradan üretilecek farklı seçeneklerin kaçınılmazlığı demektir. Biraz daha açacak olursak bugün itibarıyla yaşanan ve değişimle karakterize olan süreç, ideolojiyi her dönem için geçerli olduğu yanılsamasına mahkum eden aşkınlık tutsaklığından -teorik tutuculuktan- özgürleştirecek (çünkü aşkınlık hali teolojiyle ilgili olan haldir ve burada ısrar etmek ideolojiye mutlaklık atfederek onu bir din konumuna indirgemek demektir), bunun yerine onu bu süreci anlamaya ve dönüştürmeye yönelik dinamizmi sergileyecek, yani gerektiğinde kendini dönüştürecek esnekliği ve yaratıcılığı sergileyecek içkinlikle yer değiştirmesini (içkinlikle hali ise felsefeyle yani düşünceyle ilgilidir ki bu da mutlak olanı değil değişime ve dönüşüme açık yaratıcı ve doğurgan bir sürekliliği ima etmektedir) talep etmektedir.

 

Bugünün dünyasında açığa çıkan koşullar itibarıyla ideolojik ölçekte duyulan ihtiyaç bu iken, bu koşullar karşısında siyasal-toplumsal ölçekte ihtiyaç duyulan pratiklerin de buna denk düşen anlayışları ve açılımları temsil etmesidir. Bu da özellikle düşünce ve hareket olarak derin bir çıkmaz içinde olan solun dikkate alması gereken bir durumdur. Yani şudur: Sol, yaşanan toplumsal-siyasal süreci mutlak doğruyu temsil ettiği iddiasıyla ideolojik kalıplara sıkıştırmak suretiyle dinamiğinden koparan değil, aksine bu koşulların ortaya çıkardığı fırsatları kendisini de dönüştürmek suretiyle kuşatan, sol ilkeler ve değerler üzerinden yeniden üreten ve toplumsal-siyasal karşılığı olan seçenekler sunan dinamik bir tutum sergilemek zorundadır.

 

Buradan saygı değer ekonomi uzmanı köşe yazarının, ‘entelektüel zırvalıkları, sol sayıklamaları bırakın da meselenin kökenine inerek somut ve geçerli öneriler sunmaya bakın’ dediği, içinde yaşadığımız coğrafyaya ve onun çok boyutlu sorunlarına dönecek olursak; toplum olarak çok sıkıntılı bir dönemden geçtiğimiz, ciddi bir ‘varoluşsal’ krizle karşı karşıya olduğumuz aşikâr. Bir yanda çıkmaza giren müzakereler, beri yanda Kıbrıslı Türkün iradesini göz ardı eden dayatmalar..Adeta ömrüne süre biçilmiş ağır bir hasta gibiyiz.  Eğer böyleyse, Kıbrıslı Türklerin varoluşsal krizini aşmaya yönelik gündeme gelecek siyasal-ekonomik-toplumsal açılımların, çok boyutluluk arz eden bu ‘nesnel gerçeği’ gözetmeleri ve buradan üretilecek seçeneklerin de bu gerçeği karşılamaları gerekmektedir. Böyle olunca da doğru seçeneğin -ya da seçeneklerin-ne olduğu/olacağı büyük önem arz etmektedir..

 

Eğer ‘nesnel gerçek’ten üretilen ‘doğru’ ona bakanın kendisiyle-öznelliğiyle- sınırlıysa, bu o ‘doğru’nun  ‘gerçek’ karşısında her zaman için eksik kalması ya da  ‘gerçek’in o ‘doğru’dan her zaman için fazla -çok- olması demektir. Bu da ‘çoklu gerçek’ten ‘tekil doğru’ çıkmadığının ya da buradan çıkan ‘tekil doğru’nun ‘çoklu gerçek’in bütününü karşılamadığının kabulünü gerektirmektedir. Buradan bakınca da toplum olarak bugün itibarıyla yaşadığımız ve giderek derinleşen bir ‘varoluşsal kriz’e dönüşen sorunun aşılmasına yönelik gerek ortaya konacak seçenek ya da seçeneklerin ve gerekse bu çerçevede fikri düzeyde yürütülen tartışmaların bunun ayırdında olması önemlidir. Şundan ki bunun kabulü, yaşanan sorunun aşılmasına yönelik önermelerde daha kapsayıcı -bütüncül- seçenekler üretmeyi tetikleyeceği gibi, yaratıcılığı da teşvik edecek, aynı anda diyaloğun ve eleştirinin gelişmesine de zemin hazırlayacaktır.

 

Bütün bunlar entelektüel zırvalıktan, sol sayıklamalardan mı ibarettir, varsın buna herkes kendi karar versin. Biz sözü o ünlü deyişle bitirelim: “Gerçek kendini kolay teslim etmiyor.”

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1013 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler