1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Çok mu karamsarım?
Çok mu karamsarım?

Çok mu karamsarım?

Asker kafalı sivillerden çok çektik. Gerek Türkiye’de, gerek Kıbrıs’ın kuzeyinde ruhu esas duruşta dolaşan üniforma muhipleri; Türkiye’de hiçbir zaman olmayan laiklik, olmayan demokrasi ve olmayan hukuk devletinin teminatı olarak gördüle

A+A-

Asker kafalı sivillerden çok çektik. Gerek Türkiye’de, gerek Kıbrıs’ın kuzeyinde ruhu esas duruşta dolaşan üniforma muhipleri; Türkiye’de hiçbir zaman olmayan laiklik, olmayan demokrasi ve olmayan hukuk devletinin teminatı olarak gördüler askeri.

Çok üzücü ama tarihin en büyük “Türk yalanlarından” birine dönüştürülen “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” vecizesine baka baka, halk iradesine üniformalı zümre tarafından silah zoruyla tecavüz edilmesine alkış tuttu asker kafalı siviller.

Kendisini Cumhuriyet’in kurucusu ve asli unsuru kabul eden ordu ve onun gölgesine sığınanlar, bu kabulün tezahürü saydığı “çok özel hak ve ayrıcalıkları” tartışmaya asla yanaşmadı.

Bu çok özel hak ve ayrıcalıkların en başında elbette iktidarın kayıtsız ve şartsız ordu denetiminde, ordunun “onay sınırları içerisinde” hareket ediyor olması geliyordu. Her konuda ölçüyü ordunun belirlediği, orduya rağmen en küçük bir adım atılamayan, olur olmaz her konuda generallerin ne düşündüğünün merak edildiği bir rejimin demokratik-hukuk devleti olduğuna inandırılmaya çalışıldık yıllarca.

“Her Türk’ün asker doğduğu” ve topyekûn “asker millet” olduğumuz safsataları doğumdan ölüme her Türk evladının kafasına nakşedilirken, elbette her birimizin “kutsal ordunun” ismini anarken bile salâvat getirmemiz bekleniyordu.

Bu hissiyatın oluşturulması için gereken tüm altyapı 1960’da seçilmiş başbakan ve bakanlar asılırken, 1971’de ülke cehenneme çevrilip gençler asılırken, 1980’de tarihimizin en karanlık, en faşist dönemi yaratılırken yeterince sağlanmıştı zaten…

Korku genlerimize öylesine işlemişti ki, ardından gelen 28 Şubat ve 27 Nisan “postmodern” darbeleri, muhtıraları, ekranlardan hepimizi parmak sallayarak azarlayan generalleri ürpertiyle izledik.

Ordu, beğenmediği sivil bir Cumhurbaşkanı seçilme ihtimali karşısında, tamamen TBMM’ye ait olan bir yetkiye müdahale etmekten bile kaçınmadı. Daha önce hiçbir Cumhurbaşkanı seçiminde aranmayan 367 koşulu, generallerin bir bildirisiyle kural haline getirildi… “Biz Cumhurbaşkanı’nın özde ve sözde laik olanını severiz!..”

Elinde silah, üstünde üniforma olanlar bugüne kadar hiçbir eylemlerinin, hiçbir davranışlarının sorgulanmasına izin vermediler. Generaller kendilerine yöneltilen en masum sorular karşısında bile hiddetlenerek, “Kahraman ordumuza düşmanlık”, “TSK’ya karşı asimetrik harekât”, “vatan hainliği” tehditlerini savurdular.

30 yıldır süren kirli savaşın her aşamasında “beli kırıldığı” söylenen “bir avuç eşkıyanın” nasıl olup da bir türlü bitirilemediğinin hesabını vermeye hiç yanaşmadılar örneğin. Oysa tam da istedikleri gibi olağanüstü hal bölgesinde, yıllarca sorgusuz sualsiz faaliyet yürütmüşlerdi. Canları istediğinde köylülere bok yedirebilmiş, canları istediğinde köy yakabilmiş, canları istediğinde insanları oradan oraya sürebilmişlerdi…

Silahsa silah verilmişti kendilerine… Paraysa para, yetkiyse yetki verilmişti…

Memleketin en has sahilleri komutanların emrine tahsis edilirken; vatan hizmeti için gönderilen Mehmetçikler komutanlara bedava garsonluk, kuaförlük, aşçılık, temizlikçilik, şarkıcılık yaparken hiç kimse “bu çocukları babanızın uşağı niyetine yollamıyoruz size” dememişti…

En önemlisi de operasyonlarının hiçbir sonucu sorgulanmamıştı bugüne kadar…

Gencecik çocuklar davul-zurnayla gönderildikleri asker ocağından bayrağa sarılı tabutlarla dönmüşler yine de bu halk “vatan sağ olsun” deyip bağrına taş basmıştı… 3-4 aylık yalap şap bir eğitimle operasyonlara sürülen 20 yaşında çocukların tabutlarına sarılan hiçbir ana-baba komutanların yakasına yapışıp “Sen benim çocuğumu 3-4 aylık eğitimle nasıl olup da dağlara sürersin?” dememişti…

Askerler dışında her şeyin, herkesin sorgulanabildiği bu ülkede, gencecik çocukların toprağa düşmesinde komuta hatası olabileceği ihtimalini hiçbir zaman sorgulamadı hiç kimse…

Sonunda her şeyin değişmekte olduğu, askerin sivil iktidarın denetimine geçtiği, taşların yerine oturduğu konusunda umut verici gelişmeler olduğu söyleniyor…

İlk kez Genelkurmay Başkanı ve 3 Kuvvet Komutanı hükümetle ters düştüğü noktada, asker kafalı sivillerin homurdanmalarına rağmen muhtıra vermek yerine emekliliklerini istemek zorunda kaldılar…

Çok acı… Generaller Aktütün’de, Dağlıca’da, Silvan’da yaşanan olaylardaki şaibelerden dolayı hicap duydukları için değil, istedikleri komutanların terfileri konusunda anlaşamadıkları için çekildiler…

İstifa da etmediler üstelik. Bu ülkenin kendilerine sunduğu sınırsız nimetlerden vazgeçmeksizin emekliliklerini istediler sadece…

Peki, her şeye rağmen bütün bu gelişmeler Türkiye’nin asker gölgesindeki naif demokrasisi adına bir umut ışığı olabilir mi?

Bütün bunlar Türkiye’de gerçek anlamda bir sivilleşmenin kapısını aralayabilir mi?

Özellikle de tamamen askeri-stratejik mesele olarak kabul edilen iki konuda, Kıbrıs ve Kürt sorununda çözüme yönelik bir iyimser hava doğabilir mi?

Bir kısım medyada estirilen “demokrasi kazandı” coşkusunu ne yalan söyleyeyim, fazla aceleci buluyorum. Ta ki gerçekten sivil-demokratik bir anayasa hazırlanana ve yürürlüğe girene kadar…

Toplumun tüm kesimlerinin mutabakatına dayalı gerçekten sivil-demokratik bir anayasa yürürlüğe girmediği sürece hiçbir YAŞ fotoğrafı inandırıcı ve tatmin edici olmayacak benim için…

Ancak ne yazık ki bu sürece katkı koyması gereken unsurlar sorumlu davranacağa ve AKP’yi tek kale maçtan adil bir demokratik tartışma zeminine çekme becerisini göstereceğe benzemiyor.

BDP Meclise girip, sivil-demokratik bir anayasa oluşumunun “bileşeni” olmak yerine, Diyarbakır’da kendi kendisine bir demokratik özerklik ilan ediveriyor. Oysa artık CHP’nin bile itiraz etmediği “Avrupa Yerel Yönetim Şartı” orada duruyorken ve yeni sivil anayasaya eklemlenerek, sadece Kürt meselesinin çözümünde değil, ülke genelinde merkezi yapının demokratikleştirilmesinin önü açılabilecekken Kürtler hem kendileri, hem Türkiye için altın bir fırsatı heba etmekle meşguller…

CHP’nin siyaseten sefilleri oynadığı, Kürtlerin “bana ne Türkiye’nin demokratikleşmesinden” dediği ve herkesin yine dönüp Erdoğan’ın gözlerine baktığı bir ortamda AKP sivil anayasa konusunda tek kale maç yapar hale geliyor…

Bu baş döndürücü gücü AKP’nin ellerine altın tepsi içerisinde teslim edenler yine muhalefet partileri… Ve hiçbir iktidar, muhalefetin bu kadar yerlerde süründüğü bir ortamın cazibesi karşısında kayıtsız kalamaz… Tüm koşullar, AKP’ye hayalini bile kuramayacağı gücü ikram ediyor…

Kim ne derse desin; AKP, gerek Kürt meselesinde gerek Kıbrıs sorununda yepyeni bir stratejiye yönelmiş görünüyor. Bu bildiğimiz anlamda Türkiye’nin klasik “şahin” stratejisi olmasa bile, bazılarının beklentileri doğrultusunda bir “Güvercin” siyaseti de olmayacak.

Bilakis AKP’nin yeni Türkiye ve Orta Doğu vizyonu, bundan sonraki dönemde kadife eldivenli demir yumruk siyasetinin ipuçlarını fazlasıyla veriyor. Ortaya çıkan fotoğraf, düne göre daha milliyetçi-muhafazakâr bir Türkiye için gerekli ortamın yaratıldığını düşündürüyor.

Artık Kürt sorunu konusunda sert askeri önlemlerden yana olduğu bilinen bir Genelkurmay Başkanımız var. Artık KKTC’nin seçilmiş Başbakanı, Ferdi Sabit Soyer’in resmi bir törende elini sıkmayı reddedip “sen önce Türklüğünü ispatla hele” diyen bir Kara Kuvvetleri Komutanımız var… Ve böyle bir komuta kademesiyle gücünü pekiştirmiş bir hükümetimiz var…

Ve artık çok iyi biliyoruz ki, Türkiye Kürt sorunu ve Kıbrıs sorunu çözülmeden ne demokratikleşebilir ne de sivilleşebilir…

Çok mu karamsarım?

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 987 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler