1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÇOCUKLARIMIZIN HAYAL GÜÇLERİ
ÇOCUKLARIMIZIN HAYAL GÜÇLERİ

ÇOCUKLARIMIZIN HAYAL GÜÇLERİ

YENİDÜZEN-Deniz Plaza öykü yarışmasında dereceye girenlerin öykülerini bu sayımızda son kez yayınlıyoruz

A+A-

YENİDÜZEN-Deniz Plaza öykü yarışmasında dereceye girenlerin öykülerini bu sayımızda son kez yayınlıyoruz. 9,10,11 yaş grubu üçüncüsü ve 12,13,14 yaş grubu üçüncülerinin öyküleriyle öğrencilerimizin hayal güçlerine bir kez daha tanık oluyoruz.

 


Sema Acarkan

Yaş: 11

Okul: The English School of Kyrenia

Sınıf: 5

Konu: Dünya sadece bizim değil

 

HAYVANLARI SEVEN  KÜÇÜK KIZ

 

Hayvanları çok seven Melis adında küçük bir kız varmış. Melis bir gün annesine sormuş: “Anne bana bir köpek alabilir miyiz?”

Annesi Melis’e: “Tamam kızım sana doğum günü hediyesi köpek alacağım.” demiş. Melis çok ama çok sevinmiş. Melis’in doğum günü gelmiş.

Annesi kocaman bir kutunun içinde minicik bir köpek yavrusu getirmiş. Yavru köpek kutudan atlayıp Melis’in yanına doğru koşmuş. Melis annesine sormuş: “Anne köpeğimin adı Lusi olabilir mi?” Annesi “Tabi ki olabilir.” demiş. Köpek Melis’e doğru koşmuş, sanki yeni sahibini tanımış. Eve gittiklerinde Lusi Melis’in yatağına atlayıp etrafında dönmeye başlamış. Ama o kadar küçükmüş ki yorgunluktan yatağın üstünde uyuyakalmış. Melis Lusi’nin üstünü örtüp aşağıya inmiş. Bir müddet sonra Lusi uyanarak aşağıya inmiş ve Melis’in kucağına oturmuş. O sırada Melis televizyonda haberleri izliyormuş. Çoğuna sahipleri tarafından işkence yapılmış, barınağa kapatılmış bir sürü sahipsiz ve aç köpeklerin haberi varmış.

Melis program bittikten sonra Lusi’nin gözlerinin yaşardığını görmüş. Gerçi Lusi bunları anlayamazmış ama yine de bir an onun bütün bu olanları anladığını düşünmüş. Onu kucağına alıp bir insanla konuşurmuş gibi teselli etmeye çalışmış.

Melis bu olaydan çok etkilenmiş. Bu olayı annesi ile konuşup hayvanları koruma derneğine üye olmak istediğini söylemiş. Ertesi gün annesi ile birlikte bu alanda faaliyet gösteren bir kuruluşa üye olmuşlar. “Nedense insanlar bu dünyada sadece kendileri için yaşıyorlar. Ne kendilerinden sonra gelecek olan nesilleri, ne de bu dünyada yaşamaya hakkı olan diğer canlıları düşünmüyorlar.” diye geçirmiş aklından. Bir kişiye bile bu dünyada yalnız olmadığımızı ve ona içindeki tüm canlılarla birlikte korumamız gerektiğini anlatabilirse geceleri daha mutlu ve huzurlu olacağını düşünmüş. Tüm yaşantısı boyunca bunun için çalışacağına da kendi kendine söz vermiş.

 

 


 

Hasret KORKMAZER

 

Yaş: 14

Okul: Değirmenlik Lisesi

Sınıf:  8

Konu: Artık barışa uyanmak istiyorum

 

TEK İSTEĞİM

 

Yıl 2008, Gazze.

Bomba sesleri, ölüler, ambulanslar… Ne olmuştu Gazze’ye? Ne olmuştu da bu hale gelmişti? Küçücük bebekler, binlerce tabut ve ağıt yakan anneler… Suçu günahı neydi onca insanın, bilmiyordum. İsrail neresi, ne demek hiçbir şey… Sadece savaş kelimesini duyunca içim ürperiyordu.  Okulda bildiğim kadarıyla savaş zulüm demekti, ölüm demekti. Savaş, nasıl başlar nasıl biterdi? İnsanlar nasıl birbirlerini öldürebilirdi. Bilmiyordum.

Ben dokuz yaşında bir kız çocuğuydum. Yaşamayı seviyordum, mutluydum. Gazze’de küçük bir evimiz vardı. Annem, babam ve iki kardeşimle yaşıyordum. Ben en büyük çocuktum. Annem ev hanımı, babamsa uzun yol şoförüydü. Annemi de çok seviyordum ama babam benim için çok farklıydı. Bana hep “kar prensesim” derdi. Çünkü ben kardeşlerimin aksine daha beyazdım.

Babam uzun yol şoförü olduğu için, bazen 7-8 gün boyunca eve dönmezdi. 22 Aralık gecesi çok üzgündüm; çünkü babam yine beş günlüğüne gidecekti. Ben gidip geri dönmemesinden korkardım hep.

23 Aralık sabahı erkenden kalkmıştım, sırf babamı bir daha görebileyim diye. O da hazırlanmış, kahvaltısını yapıyordu. “Seni okula bugün ben bırakacağım kar prensesim!” dedi. Çok sevinmiştim. Annemi ve kardeşlerimi öptükten sonra çıktı. Nihayet okul bahçesine gelmiştik. Babam alnıma bir buse kondurdu. “Güle güle kar prensesim” deyip kamyonuna bindi ve gözden kayboldu. O an nedense içimde farklı bir burukluk hissetmiştim.

Okuldan geldiğimde annemin kirpikleri ıslaktı. Ağlamıştı belli ki. O da benim gibi babamın geri dönmemesinden korkuyordu. Bana belli etmemeye çalışsa da ben anlamıştım. Annem babama ağlamıştı.

27 Aralık günü babamın gelmesini parkta bekleyecek, onu yolda karşılayacaktık. 27 Aralık sabahını iple çekiyordum. Nihayet o gün gelmişti. İçim içime sığmıyordu. Parka doğru yola koyulduk. Parka varmıştık. Annem kardeşlerimi sallarken, ben bir köşeye oturmuş babamı düşünüyordum. Saat 09.00 sıralarıydı. Karşıda babamın kamyonu tam gözüme ilişmişti ki silah sesleri yankılandı. İsrail askerleriydi bunlar. Gazze sokakları kan gölüne dönmüştü. Ben neye uğradığımı şaşırmış bir halde titriyordum. Annemse bize sarılıp ağlıyordu. O da ne yapacağını bilmiyordu. Tam kaçmaya başlamıştık ki bir bomba daha patladı. Bu bomba parka atılmıştı. Herkes kan içinde çırpınıyordu.

Gözlerimi açtığımda büyük bir çadırda ve yerde yatıyordum. Etrafımda binlerce yaralı insan, onlarca yaralı bebek vardı. Kimisi cansız, kimisi can çekişiyordu. Yüzlerce şehit vardı. Benimse her tarafım kanlar içindeydi. Ağlıyordum. Bir yandan da silahlar patlamaya devam ediyordu. Korkuyordum ve canım yanıyordu.

Biraz sonra yanıma bir hemşire geldi. Canımın yandığı gibi, kalbimin de tutuşacağı haberi verecekti ki başımı çevirmemle babamın cansız bedenini gördüm. O acının üzerine hemşire, annemin ve kardeşlerimin de öldüğünü söyledi. Bu haberle kendimi yerden yere vurmak istedim. Ölmek istedim adeta. “Ailem, kimsem yoksa benim yaşamamın ne anlamı vardı ki” diye düşünüyordum. Hiç durmaksızın ağlıyordum. Nefes almama rağmen artık bir ölüydüm ben.

Bir süre sonra sağ kolum ve sol bacağımı hissetmez duruma gelmiştim. Titriyordum. Kolumun ve bacağımın kesileceğini duyunca hiçbir yanıt vermedim. Ben zaten ailemle birlikte her şeyimi kaybetmiştim. Bu acıları tarif etmem imkânsızdı. Bir savaş yüzünden yok olmuştu, tükenmişti tüm hayatım.

Şimdi 12 yaşındayım. Küçük bir çadırda yaşıyorum. Savaş bitti ama ben hala yalnızlıkla savaşıyorum. Bu savaşın da bir gün biteceği umuduyla yaşıyorum. Hiçbir çocuğun benim gibi hayatının tükenmemesi için, her gece ağlayıp her sabah ağlayarak kalkmamaları için dua ediyorum. Ben de artık mutlu çocuklar görerek sevinmeyi düşlüyorum. Savaşlar yüzünden tükenen hayatlar duymak, görmek istemiyorum. Artık hep barışa uyanmak istiyorum. Barışa uyanmak…

 


 

İpek Fatoş Zorba

Yaş: 12

Okul: Türk Maarif Koleji

Sınıf: 7

Konu: Hey büyükler.! Biraz da bizi dinleyin…

 

Beni Zincirlemeyin!

“Çoğu sanatçılar sokaklarda yatıyor, aç yaşıyor. Toplumda daha saygın ve maddi açıdan sağlam bir meslek seçmeli.” “Onu sevmediğimizi düşünmesin; ama müziği seçmesine izin veremeyiz.” “Doktor bile olabilecek kapasitesi varken, neden o tahta parçası?”

Konuşulanları duymuştum. O da duymuştu. Küçük, sıcak ellerinin arasındaydım. Bana bakıp düşüncelere daldı ve yatağına oturdu. Odasında yalnızdı; ama ona göre elinde ben varken yalnızlık değildi odasındaki sessizlik. Anne ve babasının bana “tahta parçası.” demesi, bana bakarken gözlerinde parlayan sevgiyi azaltmamıştı.

Bana duyduğu sevgi muhteşemdi. Okuldan geldiğinde eşyalarını bırakıp hemen bana koşardı. Beni kucağına alır ve uzun uzun bakıp gülümserdi. Tellerimle biraz oynar ve sonra da beni omuzuna alıp bir şeyler çalardı. Notları değil hislerini, duygularını ve yaşadıklarını anlatırdı. Müzikle bütünleşirdi adeta. Parmakları ve yayımla değil, ruhuyla çalardı. Hiç olmadığı kadar özgürdü. Her ahengi sevgi serpiştirerek süslediğini, benimle “başkalaştığını” dokunuşlarından hissediyordum. Bu bana büyük keyif veriyor, onun kemanı olduğum için gurur duymamı sağlıyordu. Her gece başını yastığa koyduğunda hayalini, bir nevi “yaşam hedefi”ni görürdü rüyasında. Benimle rüyası hakkında konuşurdu. Müziğe yenilikler getirmiş, milyonları ayakta alkışlatan bir müzisyen olmak istiyordu. Bu hayalini ailesiyle paylaştığında, maalesef geleceği konusunda hemfikir olmadıklarını anladı.  Aslında karar vermek için küçüktü, henüz dokuz yaşındaydı.

Aradan aylar, hatta yıllar geçti. O geceden beri konuşulanları pek duyamıyordum; çünkü gittiği her yere beni de götürmüyordu artık. Sebebinin büyümek olduğunu sanmıştım ilk zamanlar. Ta ki ailesiyle hayatına yön verme konusunda yaptığı tartışmaları duyana kadar. Sürekli tartışıyordu. Beni bırakmamaya kararlıydı. Bana yine her gün zaman ayırıyordu; ama okuldan geldikten sonra beni kucaklamak yerine masasının başına oturuyor, çalışıyordu.

Sanırım üniversite sınavına hazırlanıyordu. Olan biteni dolap kapağının aralığından izliyordum. Mutsuz ve ruhsuzdu sanki. Ara sıra masadan kalkıp beni eline alıyor, bir anda elini yakmışım gibi bırakıyordu biraz çaldıktan sonra. Aramızda duvar örülmüş gibiydi. Onu özlemiştim ve her geçen gün daha da çok özlüyordum.

Zaman geçti ve üniversitede istediği branşı kazandı. Daha doğrusu, anne ve babasının istediği branşı. Üniversite döneminde de hayatındaki boşluğu, eksikliği hissediyorduk ikimiz de. Nedense ara sıra beyninde bir şeyler kurcalıyor; ama tekrar çalışmasına dönüyordu. İçindeki burukluk ve yaşamındaki “siyah-beyazlığı” konuşmasından, hatta nefes alışından anlıyordum. Hayattaki diğer “renkleri” göremiyordu belli ki.

En sonunda üniversite hayatı bitti ve mezun oldu. Bense dolapta iyice eskimiş ve tozlanmıştım. Ailesi de, o da mutlu ve gururluydu; ama ruhundaki o boşluk hiç yok olmamıştı. Açıkçası yok olduğuna inanmıyordum.

Bir gün uçarcasına odasına geldi ve heyecanla dolapları karıştırdı. En sonunda beni buldu. O anki yüz ifadesi beni çok şaşırttı. Çocukluğunda gözlerinde parlayan mutluluk, heyecan ve sevgi geri gelmişti. Biraz burukluk ve şaşkınlık olsa da gözlerinde, sevinçten ağlayacak gibiydi. Tozlarımı sildi ve bir şeyler çalmaya başladı. Şimdiye kadar çalınan en harika, ara sıra hasreti dile getiren; ama en tutku dolu melodiyi çaldı. Geçen onca yıla rağmen, enerjisi ve beni hiç bırakmamış gibi çalması… Bu bir mucizeydi sanki. Bunca zamandır onu tutan zincirleri kırmıştı adeta.

Anne ve babası çalışını duymuş, kapıda ona şaşkınlık ve biraz pişmanlıkla bakıyorlardı. Belli ki onlar da ne olduğunu anlayamamıştı. “Sokakta yürüyordum.” diyerek söze başladı. “Bir evin önünden geçerken içerden bir keman sesi duydum. Akoru bozuktu. Çalan kişi pek bilmiyordu çalmayı; ama kulağa yine de hoş geliyordu. Pencereye yaklaştım ve çalan kişinin dört beş yaşlarında  bir çocuk olduğunu gördüm. Tutuşu bile yanlıştı. Beni fark edince çalmayı kesti ve bana gülümsedi. “Beğendin mi?” diye sordu. Ben de “Evet” diyerek gülümsedim ona. Sonra da büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordum. “Ben müzik olmak, keman olmak istiyorum.” deyince çok şaşırdım, anlayamadım. “Neden?” “Çünkü müzik mutluluktur ve müzik mutludur. Müzik kemanla yapılır. Ben çok mutlu olmak istiyorum.” dedi. Şaşkın bakışlarımın yerini hayranlık aldı yavaşça. “Peki müziğin mutlu olduğunu nerden biliyorsun?” “Çevresine sevgi ve mutluluk saçan, mutlaka mutludur” dedi bana. Bir anda müziksiz geçen yıllarım gözümün önünden geçti. Henüz doğru düzgün konuşamayan bir çocuk ne kadar güzel anlatabilirmiş bana kaybettiklerimi.”

İkimiz bir bütündük ve bunu o da anlamıştı. Hayatındaki boşluğun ne olduğunu fark etmesinin beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. “Tahta parçası” olmasaydım, gözümden yaşlar dökülecekti tıpkı onun gibi.

Seninle gurur duyuyor, sana güveniyorum. Beni bir daha asla ama asla bırakma dostum. Seni çok seviyorum…

                                               Yoldaşın Keman

 

 

 

Bu haber toplam 766 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler