1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÇOCUKLARIMIZIN HAYAL GÜÇLERİ…
ÇOCUKLARIMIZIN HAYAL GÜÇLERİ…

ÇOCUKLARIMIZIN HAYAL GÜÇLERİ…

YENİDÜZEN-Deniz Plaza Öykü Yarışması’nda dereceye giren öyküleri yayınlamaya başlıyoruz... Bu haftaki öyküler Yaren Kaplan ve Hilmi Kılgın'den

A+A-

 

 

YENİDÜZEN-Deniz Plaza Öykü Yarışması’nda dereceye girenler açıklandı ve 6 Ocak’ta ödülleri verildi. ADRES Kıbrıs dereceye girmiş bu öyküleri yayınlamaya başlıyor. Çocuklarımızın düşünceleri, yaratıcılıkları ve hayal güçleriyle yoğrulmuş öyküler birbirinden güzeldi ancak birileri dereceye girmek durumundaydı.

Bugün 9, 10, 11 Yaş Grubu’nda ve 12, 13, 14 Yaş Grubu’nda birinci gelen öyküleri yayınlıyoruz.

 


 

Yaren Kaplan

Yaş    : 9

Okul  : Yakın Doğu İlkokulu

Sınıf  : 3

Konu      : Dünya Sadece Bizim Değil…

 

Dünyanın Çöp Canavarları

Hayal, Lefkoşa’da yaşayan 8 yaşında bir kızdır. Akşam saat dokuzda yatağına girdi. Güzel bir uykuya daldı. Rüyasında çevresindeki dünyanın çok değişmiş olduğunu gördü. Dünya bir anda kirlenmişti. Çünkü çevresinde bir sürü çevreyi kirleten insan vardı. Çöp atanlar, pet şişe atanlar, kağıt atanlar. Hayal, bu insanları uyarmalıydı. Bu insanlara Hayal ne ceza vereceğini düşünmeye başladı. Sonra Hayal’in aklına bir fikir geldi.

Hayal bir tabela hazırlamaya başladı. Üstüne “Dünya Sadece Bizim Değil” yazdı. Sonra onu evinin bahçesine dikti. Aradan dört gün geçti. Hayal beşinci gün dünyanın daha güzel olduğunu gördü. Sonra pis komşusunun bahçesine baktı. Bahçesi artık çiçekler ve ağaçlarla doluydu. Komşusunun bahçesini gördükten sonra Hayal, bütün mahalleyi gezmeye başladı. Bütün mahalledeki, çevresini düzensiz kullanan insanlar, çevresini güzelleştirmeye başlamıştı. Hayal buna çok sevindi. Hayal eve gelince annesi ona “Hayal, ormana pikniğe gidiyoruz” dedi. Hayal “belki ormanda yapacak işler var” diye düşündü. Hayal bir de “ormanda aç kalan hayvanlar vardır” diye düşündü. Ormana gelince Hayal, hemen ormanın içine doğru yürümeye başladı. Sonra bir tavşanın su aradığını gördü. Neyse ki Hayal’in yanında bir şişe su vardı. Hayal tavşana yanındaki şişe suyundan verdi. Tavşan ağzını açtı. Hayal “bu tavşan acıkmış” dedi içinden. Hayal yanındaki sebzelerden verdi. Tavşan doymuştu. Tavşan, Hayal’in pantolonundan çekerek onu ailesinin yanına götürdü. Hayal tavşan ailesinin de aç olduğunu gördü. Tavşan ailesine de su verdi ve sebzelerden verdi. Tavşan ailesi Hayal’e yalayarak teşekkür etti.

Hayal annesinin yanına döndü. Pikniklerini yaptılar. Çöplerini toplayıp ormandaki çöp tenekesine attılar. Evlerine dönmek için yola çıktılar. Hayal arabada giderken yol kenarının çöp yığını haline geldiğini ve bunların korkunç canavarlar olarak yola çıktıklarını gördü. Bu canavarlar onların üstüne üstüne geliyordu. Hayal arabanın koltuğunda iyice köşeye çekildi. Şimdi “Bu çöp canavarları bizi yutacak baba” diye korkuyla çığlık attı. O anda gözlerini açtı. Yatağından fırladı. Terler içindeydi.

“Aman Allahım, şükürler olsun ki evimdeyim” diye düşündü. Hemen koşup anne ve babasına gördüğü korkunç rüyayı anlattı. “Anneciğim, babacığım çöp canavarları nerdeyse piknikten dönerken bizleri yutacaktı. Neyse ki rüyaymış. Hemen sabahleyin gidip yol kenarlarındaki çöpleri toplamaya, çöp canavarlarından kurtulmaya başlayalım. Çünkü ben altı aylık kardeşimin çöp dünyasında yaşamasını istemiyorum” dedi.

Çevremizi temiz tutmak bizim elimizde.

Hep birlikte el ele.

 

 


 

Hilmi Kılgın

Yaş     : 14

Okul   : Doğu Akdeniz Doğa Koleji

Sınıf   : 9

Konu : Artık Barışa Uyanmak İstiyorum

 

Tozlu Raflar Arasına Kaldırılanlardan Biri: BARIŞ

Akdeniz’in doğusunda yer alan, insanların dudakları arasında gülücüğün hiç eksilmediği ve yeşilliğin hakim olduğu bir adada büyümüştü o. Sardunya adında şirin bir köyde yaşıyordu. Sardunya’da insanın sevdiği her renk vardı: Toprak siyahı, buğday sarısı, deniz mavisi… Buradaki insanlar daha çok tarım ve denizcilikle uğraşıyordu. Seher’in babası evlerinin yakınlarında bulunan zeytin değirmenliğinde çalışıyordu. Annesinin toplamış olduğu kuru ağaç dallarından sevimli dostlarına minik bir kümes yapmak ve zor durumda olanlara yardım etmek en sevdiği işlerden sadece birkaç tanesiydi. Ebeleme, ip atlama ve misket oynarken oyuncuların ayrı gruplar oluşturmalarından hoşlanırdı. Fakat ne zaman ki insanlar kin, nefret ve hırs denen kötülüklerle kümelere ayrılsalar sevgi ve barışın sonsuzluğa doğru sürgün edildiklerini hissederdi.

Seher babasını çok severdi. Onunla kırlarda piknik yapmaktan hoşlanırdı. Babasına o kadar bağlıydı ki her gün kapının önünde elinde birkaç tane atıştırmalık şekerlemelerle babasının işten dönmesini beklerdi. Bir gün babasının işten geri dönmesini beklerken annesinin aniden çığlık attığını duydu. O dakikalarda babası adada çıkarılan isyanda barışı; yani birlik ve beraberliği savunurken şehit düşer. Canından çok sevdiği babasının şehit olduğunu duyunca güneşin yedi renginden oluşan sevgi dolu yüreği aniden ağır bir sis bulutuyla kaplanıverdi. Daha sonra isyanlar yerlerini savaşa bıraktı. İşte o an barış, tozlu raflar arasına kaldırılanlardan biri haline gelir.

Seher, etrafındaki herkes gibi yapılan savaşların bir anlamı, bir yararı ve bir gayesi olmadığını düşünüyordu. Savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlaması, onu diğerlerinden farklı kılmıyordu aslında. Onu diğerlerinden ayıran en önemli şey; savaşı en gerçekçi kelimelerle ifade edişiydi. Seher, savaşı şöyle tanımlıyordu: “Savaşlar, insanları, hayvanları ve çevremizdeki her şeyi katleden, ülkeler ve ırklar arasındaki anlaşmazlıklara neden olan sevgi, huzur ve barıştan ırak bir diyardır.”

Savaş nedeniyle herkes evlerini boşaltmaya başlamıştı. İnsanlar manevi açıdan değerli olan eşyalarının yanında gereksinimlerini karşılayacak olan eşyalarını alırken bizim minik kahramanımız sadece birkaç kutu bisküvi, okul kitaplarını ve nenesinden yadigar bir çift altın yüzüğü yanına almıştı. Seher’in annesi savaş sırasında sığınacak bir yer olarak yeğenlerinin çalıştığı bisküvi fabrikasını seçmişti. Aradan iki gün geçtikten sonra Seher ve ailesi oraya giderler. Fabrikanın içi tahammül edilemeyecek kadar soğuktu; Fakat dört yıl boyunca yaşamlarını sürdürebilmek için en uygun yerdi. Bu yüzden Seher kendini çok şanslı hissediyordu.

Savaşın getirmiş olduğu sıkıntılar arasında beslenme de yer alıyordu. Yüzden fazla insanla aynı çatı altında yaşayan Seher ve ailesinin sofrasında kuru bakla, patates, soğan ve bir kutu dolusu bisküvi hiç eksilmemişti.

Dışarıya çıkmak yasaktı. Buna rağmen Seher insanlar üzerinde barışı uyandırmak amacıyla kasaptan aldığı tuz kokulu kağıtların üzerine minik notlar yazar ve onları sevgi tanecikleriyle örülmüş barış tohumlarıyla birlikte aynı kavanoza yerleştirir. Sıcacık güneşin etkisiyle insanların içini ısıtan minik barış tohumlarıydı onlar. Seher bir sabah annesinden gizlice kavanozları fabrikanın yakınlarında bulunan sığınak konumundaki evlerin kapısına bırakır. Adanın içerisinde bulunduğu savaş durumunun ve insanların “biz” değil “ben” olmayı tercih etmelerinin etkisiyle kapılarının önünde duran kavanozlarının ne olduğunu haliyle anlayamazlar. Kin, nefret ve hırs gibi o denli kötü kavramların birleşimiyle yüreklerini besleyen bu insanlar o kavanozların içini açma cesaretinde bile bulunmazlar. O kavanozlardan üçünü Bay Kugel’in yardımlarıyla o dönemde devletler arasındaki sorunları çözmek ve dünya barışı sağlamak amacıyla kurulan cemiyetlere gönderir. Minik bir kız olduğundan dolayı cemiyet başkanları ve temsilcileri onun gönderdiği kavanozun içine bile bakmazlar. Cemiyetlerden hiçbir cevap gelmeyince Seher’in içinde açan çiçekler usulca kurumaya başlamıştı. Çok üzülmüştü…

Temiz havayı istediği kadar sevgi dolu yüreğine sindirmek gibi güzel şeylere sahip değildi artık. Dört yıl içerisinde sadece dört veya beş kez dışarıya çıkıp temiz havayı solumuştu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı. İnsanlara barışın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatabilmek için elinden geleni yapmıştı aslında. Hatta bir defa İngiltere’de yayın yapan bir radyo kanalına yeğeninin telefonunu kullanarak telefon açar ve savaşa karşı dur demek için diğer ülkelerde yaşayan insanlara çağrı yapar. Ama yine hiçbir sonuç alamaz.

Ada halkının savaş ile bir yere gelinemeyeceğini anlaması ve herkesin aynı topraklar üzerinde yaşadığının farkına varması üzerine barış tohumları tekrardan filizlenir. İnsanlar Seher’in kapılarının önüne bıraktığı cam kavanozların ne olduğunu merak ederler ve kavanozu açarlar. Ada halkı kavanozların içinde minik bir not ve birkaç tane tohum bulur. Daha sonra herkes kavanozların içindeki notları okumaya başlar: “Benim kim olduğum hakkında bir bilginiz var mı? Barışa karşı yeniden uyanabilmek için sizlere bu kavanozu gönderiyorum. Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin. Barışı öldürmek yerine mutluluğu, sevgiyi, dostluğu ve neşeyi birleştirmeye çalışın. Böylece sevgi denen o denli güzel duyguyu avuçlarınızda hissedebilirsiniz. Sizlere armağan ettiğim barış tohumlarını hemencecik toprağa ekin.” Adada yaşayan halk, kısa bir süre sonra kavanozdaki barış tohumlarını toprağa eker. Toprağa ekilen her tohum beraberinde sevgi, umut, mutluluk ve en önemlisi de barışı getirdi. Bu tohumlar toprağa o kadar sıkı sarılmıştı ki hemencecik filizlenip yeşermişler. Barıştan ve sevgiden uzak kalan dünyasını diğer insanlarla birlikte zorluklara karşı göğüs gererek aydınlığa kavuşturmuştu. “Barışa karşı uyanmak istiyorum.” Mesajını herkese iletmeye başarmıştı o. Sonsuzluğa doğru yürüyen bebeklerin, diğer çocukların, büyüklerin, yaşlıların ve hasta insanların yollarını yarıda keserek hayatta kalmalarını sağlamıştı.

O günden sonra ada halkı barışın tozlu raflar arasına kaldırılmayacak kadar değerli bir şey olduğunu anlar ve yüzyıllarca huzurlu bir şekilde yaşar.

Not: Bu öyküde anlatılanlar kurmacadır.

   

 

 

 

 

Bu haber toplam 914 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler