1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Çıplak Vesayet ve Sonuçları
Çıplak Vesayet ve Sonuçları

Çıplak Vesayet ve Sonuçları

Tufan Erhürman: 2011’in son ayı içerisinde yaşanan bir gelişme, Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasi hayatın meşum bir gerçeğini bütün çıplaklığıyla bir kez daha yüzümüze vurdu.

A+A-

Tufan Erhürman

tufaner@yahoo.com

 

 

 “nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada

hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna”

Turgut Uyar

 

2011’in son ayı içerisinde yaşanan bir gelişme, Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasi hayatın meşum bir gerçeğini bütün çıplaklığıyla bir kez daha yüzümüze vurdu.

 

Bir ay kadar önce Cumhuriyet Meclisi İdari ve Sosyal İşler Komitesi’nde yapılan toplantıda oy birliğiyle Danışma Konseyi’ne havale edilmesine karar verilen Sosyal Sigortalar Değişiklik Yasa Tasarısı, daha Konsey toplanıp da konuyu görüşmeyi dahi tamamlamadan yeniden Meclis’e sevk edildi ve nihayetinde Genel Kurul’daki olaylı görüşmelerin ardından kabul edilerek yürürlüğe girdi. Bunun hemen sonrasında Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımlarıyla, hem 12. hem de 13. maaşların ödeneceğini müjdeledi.

 

Benzer şeyler daha önce de yaşanmıştı ama bu ülkede maaşların ödenmesi için gerekli olan paranın Türkiye Cumhuriyeti yetkililerince bir yasanın geçmesi şartına bağlı olarak aktarıldığı, hiç bu kadar açık bir şekilde anlaşılmamıştı.

 

Kısacası vasiler de, vesayet altındakiler de, sistemin temelindeki vesayeti saklamaya gerek duymuyorlar artık.

 

Bu durumda, bu vesayet meselesi ve demokrasiye etkisi üzerinde daha ayrıntılı bir biçimde durmak kaçınılmaz oldu.

 

VESAYET

 

Daha önce birden çok yazımda açıkladığım gibi, vesayetin en çarpıcı özelliği, vasinin vesayet altında olanı kendine karşı korumasıdır. Bu kurumun mantığına göre, vesayet altında olana kendi kararlarını kendi iradesiyle verme olanağı tanınırsa, o, kendi kendine zarar verecek kararlar alacaktır. O nedenle, vasi, vesayet altındakini ikna ederek, gerektiğinde zorlayarak, kendi hakkında doğru kararları vermesini sağlayacaktır.

 

Son yaşanan örnekte, Kıbrıslı Türkler için “en doğru” olanın Sosyal Sigortalar Değişiklik Yasa Tasarısı’nın bir an önce yürürlüğe girmesi olduğuna karar veren vasi, önce başta iktidar partisi milletvekilleri olmak üzere tüm Kıbrıslı Türkleri bu konuda ikna etmeye çalışmış, Meclis İdari ve Sosyal İşler Komitesi’nin meseleyi Konsey’e havale etme kararı karşısında Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerine zarar verecek bir irade ortaya koyma ihtimalinin görülmesi üzerine, artık zor yoluna başvurmak gerektiği sonucuna varmış ve bu Tasarı Meclis’ten geçip yasalaşmazsa maaşların ödenmeyeceğini açıkça belli etmiştir.

 

Bu şartlar altında hükümet ve bazı muhalefet milletvekillerinin bir anlamda “hem ağlarım hem giderim” tavrı içerisine girmekten başka çaresi kalmamıştır.

 

DEMOKRATLAR VE DEMOKRAT OLMAYANLAR

 

Demokrasi, kimilerince, millet ya da halk egemenliği ilkesi çerçevesinde doğru karar üretmenin tek yöntemi, kimilerince ise, bir toplum için doğru karar alma yöntemlerinden sadece biridir.

 

Birinci grupta demokratlar yer alır. İkinci grupta ise, otoriter rejim yanlılarından ekonomik liberalizme, hatta totaliter sosyalizme inanmış gruplara kadar uzanan geniş bir yelpazeden söz etmek mümkündür.

 

Demokratlara göre, bir ülkeyle ilgili “en doğru” kararları, o ülkenin yurttaşları verir. Antik Yunan’daki demokrasinin bugünkünden iki temel farkı vardır: Birincisi, orada “yurttaşlar” kategorisinin çok dar tutulmuş olmasıdır. Örneğin kadınlar ve köleler yurttaş değildirler. Dolayısıyla bunlar ülkeyle ilgili kararların alınması sürecine katılamayacaklardır. Oysa bugün, yurttaşlık kategorisi genişlemiş, bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, cinsiyetinden, etnik kökeninden, doğum yerinden ve ait olduğu sınıf ve katmandan bağımsız olarak, siyasi iradenin oluşturulması sürecine katılma hakkına sahip kılınmıştır.

 

İkinci fark ise, Antik Yunan’daki doğrudan demokrasi (kararların tüm yurttaşların katılımıyla alınması) uygulamasının kalabalık nüfuslara sahip günümüz demokrasilerinde yerini dolaylı (temsili) demokrasiye (halkın temsilcileri -milletvekilleri- aracılığıyla karar alma süreçlerine katılmasına) bırakmış olmasıdır.

 

Ancak demokrasinin temel mantığında değişen çok fazla bir şey yoktur. Bir ülkeyle ilgili kararlar yurttaş statüsündeki kişilerin ortak iradesiyle alınacaktır ve o ülkeyle ilgili en doğru kararlar bu şekilde alınan kararlardır.

 

Demokrasiyi bir ülkeyle ilgili en doğru kararların alınması konusundaki yöntemlerden sadece biri olarak gören ikinci grupta yer alanlar, en azından günümüzde, yurttaşların iradesi sonucu alınacak kararları kategorik olarak yanlış görme eğilimi içerisinde değildirler. Ancak, yine de, bu grupta yer alanlar, yurttaşların iradesi=doğru karar denklemini kabul etmemektedirler. Yurttaşlar kendi hâllerine bırakılırlarsa, kendilerine zarar verecek kararlara da imza atabileceklerdir. O nedenle, yurttaşlar “doğru” kararları alabilmek için, bir biçimde ikna edilmeli, ikna olmazlarsa birileri sürece müdahale edip gerektiğinde onları “doğru” kararlar almaya zorlamalıdır. Bunun en tipik örneği, otoriter ve totaliter rejimlerde görülür. Otoriter rejimlerde, yurttaşların “doğru” kararları almaması durumunda bir kişi veya bir grup onların iradesini yok sayarak onlar adına karar üretebilecektir. Totaliter rejimlerde ise, yurttaşlar karar alma sürecine katılacaklar ama devletin ideolojik aygıtlarının etkili faaliyetleri sonucunda zaten “yanlış” karar almaları mümkün olmayacaktır. İçeriden (örneğin silahlı kuvvetlerin vesayeti) ya da dışarıdan (örneğin başka bir devletin vesayeti) vesayetin uygulandığı sistemler de bu kategoriye dahildir. Burada da yurttaşların doğru karar alabilmeleri için demokratik mekanizma işletilir ancak bu mekanizma “doğru” kararı üretemezse, vasi devreye girer ve “doğru” kararın alınmasını sağlar.

 

Liberal düşünceyle ya da sosyalist düşünceyle demokrasinin bazı durumlarda örtüşmemesinin temel sebebi de budur. Liberallerin ve sosyalistlerin ideolojik “doğru”ları vardır ve yurttaşların demokratik yöntemler sonucunda “doğru” kararı üretememeleri durumunda, liberal ideolojinin ya da sosyalist ideolojinin doğrularının halka otoriter yöntemlerle veya vesayet mekanizmasının işletilmesi suretiyle dayatılması bazı liberallere ve sosyalistlere göre meşrudur.

 

VESAYETİN DEMOKRASİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

 

Yukarıdaki açıklamalardan hareketle, vasilerin, demokrasiyi, “doğru” karar almanın yöntemlerinden biri olarak gördüğü açıktır. Ancak vasiye ve vesayetçi sistemi kabul edenlere göre, bu yöntem “doğru” karar almak için kullanılabilecek tek yöntem değildir. Yurttaşlar kendileriyle ilgili “yanlış” bir karar alma eğilimi içerisindeyseler, vasi devreye girecek ve onları “doğru” kararı almaya zorlayabilecektir.

 

Bununla birlikte, vesayetin demokrasi üzerindeki olumsuz etkisinin yalnızca kararın alınması sürecinde ortaya çıktığını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Vesayet, kararların ve sonuçlarının denetlenmesi sürecinde de demokrasiyi son derece olumsuz biçimde etkilemektedir. Çünkü demokrasinin mantığı, yurttaşlar adına doğru kararı aldığını sanan bir çoğunluk iradesinin aldığı kararın yanlış veya zararlı olduğunun kısa, orta veya uzun vadede görülmesi üzerine, bu çoğunluk iradesinin özellikle daha sonra yapılacak seçimlerde cezalandırılması, yurttaşlar adına karar verme yetkisinden arındırılmasıdır. Oysa vasi konumundaki kişi ya da organlar yurttaşlar tarafından seçimle belirlenmezler. Bu durumda vasinin müdahalesi sonucu alınan bir kararın yanlış veya zararlı olduğu kısa, orta ya da uzun vadede ortaya çıksa bile, vasinin yurttaşlar tarafından cezalandırılması mümkün olmayacaktır. Bu durumda demokraside seçimlerin anlamını yitirmesi kaçınılmazdır. Çünkü vesayet sisteminde seçimler, yurttaşların dolaylı (veya temsili) demokrasi gereği kendi adlarına karar verecek kişileri belirlemesi ve bu kişilerden memnun olmaması durumunda bir sonraki seçimde onları değiştirmesi esası üzerinden cereyan etmeyecektir. Bu tip bir sistemde seçimler, vasinin sürekli denetimi altında olacak “yöneticiler”in seçilmesi faaliyetinden ibarettir ve nihayetinde vasi tarafından belirlenecek olan kararları seçilenlerin kararları olarak kabul etmek çoğu zaman mümkün değildir. O hâlde, yanlış kararlar alınması durumunda bir sonraki seçimde bu “yöneticiler”i cezalandırmanın anlamı yoktur. Yetki onlarda olmadığına göre, sorumluluğu onlara yüklemek de manasızdır.

 

SONUÇ

 

Uzunca bir süreden beri toplumun gündeminde olan “ekonomik paket”in içeriği liberal ideolojiye inanmış olan birçok kişi tarafından, özellikle “ekonomik akıl”a, “çağdaş ekonomik düzen”e ve “uluslararası topluma entegre olma amacı”na uygun olduğu gerekçesiyle “doğru” bulunmaktadır. Ancak burada iki önemli noktanın altını çizmek gerekir.

 

1. Bu “doğru”, bir ideolojinin, ekonomik liberalizmin doğrusudur. Dolayısıyla “tek doğru”nun bu olduğunu iddia etmek aslında mümkün değildir. Örneğin bir başka ideoloji olan sosyalizmin de kendine göre farklı bir “doğru”su olabilir ve bir ideoloji için doğru olanın diğeri için yanlış olması kimseyi şaşırtmamalıdır.

 

2. Ekonomik liberalizme inananlar, aynen sosyalizme inananlar gibi, kendi doğrularını sonuna kadar savunma demokratik hakkına sahiptirler. Ancak demokrasiye inanmak, aynı zamanda karar alacak çoğunluğa sahip olmadığınız müddetçe, doğru olduğuna inanmadığınız kararlara saygı duymayı da gerektirir. Eğer kendi doğrunuzdan başka bir doğru kabul etmez ve kendi doğrunuzun uygulanmaması durumunda demokrasi dışı mekanizmaları, örneğin vesayeti meşru görür, zımnen ya da açıkça desteklerseniz, “liberal demokrat” değil, demokrasiye inanmayan liberaller olursunuz.

 

Son yaşanan örnek, bu anlamda “demokrat” olduğunu iddia edenler açısından tam bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. İktidar partisinin İdari ve Sosyal İşler Komitesi üyelerinin dahi Konsey’e havale edilmesini istediği bir Tasarı, bir son dakika müdahalesiyle Meclis’ten geçirilmiş ve vasinin maaşların ödenebilmesi için ileri sürdüğü şart zorla gerçekleştirilmiştir.

 

Bu durumda, yalnızca demokrasiye inanan sosyalistlerin değil, liberal demokratların da görevi, demokrasiye sahip çıkmak ve bu halkın ve onun temsilcilerinin iradesi sonucu ortaya çıkmadığı açık olan bu kararı reddetmek, en azından parmağının arkasına saklanmadan eleştirmektir. Aksi hâlde, liberallerimiz demokrasi dersinden sınıfta kalacaklar ve kendi doğrularının demokrasi dışı yöntemlerle de olsa kabul ettirilmesinin meşru olduğunu düşündüklerini açıkça ortaya koymuş olacaklardır. Böyle bir durumun bu ülkede seçimi, Meclis’i ve genel olarak demokrasiyi manasız kılmasının sorumluluğu da doğal olarak öncelikle bu kesimlerin omuzlarında kalacaktır.

 

Son olarak değinilmesi gereken bir nokta da, söz konusu Tasarı’nın Cumhuriyet Meclisi’nde görüşülmesi sırasında yaşanan olaylardan hareketle, “bu Meclis’in bizi temsil” edip etmediğinin tartışılmasıdır. Meclis’in bizi temsil edip etmediği konusundaki hakiki tartışma, Meclis’teki milletvekillerinin özgür iradeleriyle karar verip vermedikleriyle ilgilidir. Toplantı sırasında yaşanan bazı nahoş olayları öne çıkararak hakiki tartışmayı perdelemek, olsa olsa son zamanlarda gittikçe çoğalan göstermelik değişim yanlılarının yeni bir manevrası olarak değerlendirilebilir.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1379 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler