1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÇIPLAK OLMA HALİ!..
ÇIPLAK OLMA HALİ!..

ÇIPLAK OLMA HALİ!..

Bazen düşünce sınırlarını zorlamak gerek! Neden mi?

A+A-

Bazen düşünce sınırlarını zorlamak gerek!

Neden mi?

Endüstri Devrimi sonrasında dünyanın bugün için aldığı “imajının” boyutlarını anlamak ve algılayabilmek adına!

Bu imajdaki siyaset-iktidar, toplum-kültür, kadın-erkek elementlerinin içindeki bedenin nerede durduğuna veya var olup, olmadığına dair bir seferdir bu yazının düşünce egzersizi…

Tabi yine her zaman olduğu gibi farklı sanat altyazılımlarıyla başlıktaki ana fikri açıklamak gerekliliği de kendiliğinden doğuyor. George L. Hersey’in Cazibenin Evrimi kitabını okurken rastladığım bir soruyla başladı aslında bu yazının serüveni… Cevapsız sorulara açılan cümle deneyimleri insanın beyin kaslarını çalıştırıyor.

 

Soruyor Hersey: “Venüs’ün tavrının okşamaktan örtmeye değişmesi, üreme sistemine odaklanmayı sürdürmenin daha ince biçimi değil midir?” Bir superstarın reklam afişi üzerine sorulan bu sorunun altyazılımında Kıbrıs kökenli imgelerden kaynaklanan Medici Venüs’ü ile çakışan “poz” ların karşılaştırması da yatmaktadır. Çıplak veya diğer bir deyişle nude’nin üzerine çöreklenen düşünce bunalımlarında kendimi bularak ve cümle denemeleri içine gömülerek “bedensiz düşünce” “düşüncesiz beden” gibi gayrı ihtiyari saplandığım, belki de bilinçli, sorulara açılan kısa cümlelerle baş başa kaldım. Bedenin çıplaklığı ile düşüncenin açıklığı arasındaki garip ara boşlukta en iyi arkadaşım bir Venüs olmalıdır, belki de… 

 

Sonuçta takılıp kaldım Lyotard’ın “Düşünce, bir beden olmadan var olabilir mi?” sözüne…

 

1866 senesinde Gustave Courbet meçhul bir koleksiyonerin isteği, daha doğrusu ısmarlaması, üzerine cüretkâr bir adım atar. Sipariş verilen tablonun içeriği kadar ona sahip olmak isteyen kişinin kimliği de yazarlar ve eleştirmenler tarafından ilgi odağı haline gelir. Hala günümüzde de üzerinde yazılıp, çizilen bu tablo, sanat ortamını ve piyasasını dalgalandırmayadevam etmektedir. Söze başlarken ressamın ve koleksiyonerin yaşamının kesiştiği noktayı kısaca özetleyelim:

 

Gustave Courbet, 1865 senesinde, Halil Bey ile tanıştı. Ressamın yakın dostu Proudhon o yıllarda Sanatın Temel İlkesi ve Toplumsal Hedefi kitabını yeni yayınlamıştı. Bir de şunu aklımıza getirmeliyiz ki, Manet’nin Olympia’sının aynı tarihlerde fırtınalar koparan etkisi hala daha sürmekteydi. Sanatın temel ilkeleri Klasik’ten beri süregelen idea ve realite üzerine konulan kuramların doktrinleriyle, toplumun içindeki olgu ve olaylara yeniden odaklanarak kendine yeni temeller kurma çabasındaydı. Sanat Tarihi’nin temel kavramları yazılırken Halil Şerif Paşa Petersburg üzerinden Paris’e gelir. Bu eski diplomat sanata, kadına, gerçeğe ve düşe karşı konulmaz bir merak ve istek içindedir. Halil Şerif Paşa’nın bu ölçüye sığdırılamayan istekleri, Courbet ile tarihin en cüretkâr projesinde yollarını kesiştirir. Sipariş edilen tablonun kesişme anına ise direkt kadın cinsel organını, tüm apaçıklığıyla merkezine alan tema, damgasını vurur: L’ Origine du Monde.

 

Burada söz konusu cümlelerdeki şehvetli diplomata/bir erkeğe klasik övgü (!) dizini midir her kelime? Apaçık: “doksan-altmış-doksan” tanımlamasının zaferidir, cümlelerin satır aralarından bize yansıyan. Tablonun ana fikrinde var olan olgu, yaşamda olduğu gibi sanırım sanatta da kendine oldukça/ağırlığınca yer etmiştir. Bu ağırlığı tek bir cümlede toplamak gerekirse: “Bütün bunlar, erkeğin egemen olduğu bir düzende, kadın imgesini olanca gerçekliğiyle/açıklığıyla ortaya koyar.” Bu, Phallus’a odaklanmış sistemin getirdiği cinsiyet ayırımında, uyarıcı taraf olmanın ödemesi gereken bir bedeldir. Kadının simgesi olan etek/lik kavramını düşündüğümüzde akla gelen sorunun yanıtı, ne yazık ki,  “Evet!” olmuştur, oluyor ve de olacaktır. Her ne kadar konumuz “sanat” olsa da!

 

George L. Hersey Cazibenin Evrimi kitabında, sanatta imge olarak kadının tercih edildiğini ve erkekegemen gücün doğadaki temsiliyetini örneklerle, en önemlisi de bilimsel gerçeklerle ele alarak, ilginç sonuçlara ulaşır. Sonuçlar, okuyucu tarafından,  her ne kadar ilginç karşılansa da ulaşılan gerçekliğin bilinen olması sürpriz değildir. Yine de söz konusu kitap, sadece kadın/imge kadın değil, kadın ve erkek ikilisinin ortak paydası olan cinsellik üzerine, sanattaki kapalı anlamların açıkça deşifre edildiği oldukça ilginç örnekler zinciriyle sürükleyicidir.

 

Okuduğum birkaç kitabın etkisiyle beliren düşüncelerin, bu yazıya dönüşme serüvenini somut/elle tutulur hale getirebilmek adına oldukça çok uzun zamandır gelgitlerdeydim. Elimdeki konuları netleştirmek için biraz daha delile şiddetle ihtiyaç duyarken, çok eski bir gazete yazısının aklıma düşmesiyle birlikte, yeniden Cazibenin Evrimi’ni elime alışım aynı zamana denk geldi. Kurulması düşünülen yazının yazıcı tarafından formüle edilmesi bazen olduğundan da güç bulunan zaman ihtiyacını ve gereken emek özeninin verilip verilmediği sorularını da birlikte getiriyor. Yazı eşittir zaman ve sürecin içine bilyeler misali dağılan bilginin toparlanmasından ibaret midir? O kadar dağılmışım ki, bugünlerde zaman anlamında, değil bilgiyi neyi nereye bağlayıp da sonuç getiren bir yazıyı karşımdaki ekrana sadece klavye tıklamaları arasına bırakıp, bırakamayacağımın endişesindeyim. Nadasa bırakmak gerek bazen yazıyı… Velhasıl romantizmin kollarında bilgiyi kadeh kardeşliği yapacak kadar sanırım bir başlık ve altında gelişecek alt başlıkları toparlamış olarak gördüm kendimi…

 

Kalemine derin bir hayranlık duyduğum Enis Batur’un Elma kitabındaki giriş yazısındaki sözleri aklıma düştü kelimeleri soluklandırdığım bu satırda: “Yazmak ve yazılanları kaldırmak, askıda tutmak; çalışmak ve düşünmek; hazırlanmak ve konuşmak, tartışmak-isteği önce harlandıran, sonra dindiren, ardından da neredeyse söndüren bir silsile yaratıyor her defasında.”

 

Enis Batur’un 2002 yılında basılan ve basıldığı gün mahkeme kararıyla toplatılan Elma adlı kitabını hatırlıyor musunuz? Kitap, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 23.12.2005 tarihli kararı ile beraat edip yeniden basılmıştı. Batur,  “örgü üzerine bir roman denemesi” kurgusuna dayalı kitabında  “Dünyanın Başladığı Yere” bir yolculuk yapar. Yazar,  50x70 cm. lik yazı masanın önüne oturduğunda, elinde Halil Bey’in fotoğrafı, Gustave Courbet’nin yaşamöyküsü ve “Elmalı Ölüdoğa” tablosu bulunuyordu. Adı üzerine yapışan bir tablonun 26 Haziran 1995 tarihinde Paris Orsay Müzesi’nde yerini almasıyla alevlenen tartışmaların değerlendirilmesi, yazılanların çok ötesine geçip, bir ötekinin/yabancının aydınlığa kavuşmayan gizemlerden yola çıkarak, bir yazı örmek gerekliliği vardı. Batur, Galatasaray Üniversitesi’ndeki dersini, 2000 yılının Bahar Dönemi’nde,  L’Origine du Monde’ye ayırmıştır. Konunun öğrencilerle birlikte uzanılabilecek tüm uçlarına uzanmayı denediklerini belirtiyor, yazar.

 

Yazının bu yeni paragrafına geldiğimde avuçlarımda birken dört alt başlığın hakkını kısaca da olsa verdiğime inanıyorum. Fazlası için yeni bir yazı hazırlamaktayım. Çünkü

L’Origine du Monde’ye dokunmak “bin ah” işitmekten beter eder insanı. Paragraf paragrafı kovalarken Çıplak Olma Hali’ne sözü bağlamak şöyle dursun, başlığı unutup yeni bir yazının sularında boğuşmaya başlıyorsunuz. Halil Şerif Paşa’nın Gerçekçiliğin devrimci ressamına sipariş verdiği tablonun yıllarca peçe takıp, perdeler arkasında gizli tutulduğunu ve daha sonra müzedeki yerini aldığında özgürlüğüne kavuştuğunu anımsayarak, sözü dağıtmadan, tadında bırakarak noktalamak gerekliliği kendiliğinde doğdu.

 

Siyasetin “statükosu” nun tartışıldığı bir dönemde sanattaki varlığını göz ardı etmemek gerektiğine inandım.

Neden mi?

İster siyasette, isterse de sanatta “erkekegemen” söylemin gücü yadsınamaz!

Sanattaki hiyerarşiye duyarsız kalmak bir kadın olarak doğru olur mu, benim için?

 

Son söz; bu defa soru:

 

Elma’yı ilk kim dişlemişti?

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1630 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler