1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. CİNSEL POLİTİKA
CİNSEL POLİTİKA

CİNSEL POLİTİKA

Edagül Türker:İkinci dalga feminizmin Amerika’daki en önemli temsilcilerinden olan Kate Millett 1970 yılında yazdığı Cinsel Politika adlı kitabıyla feminist harekete ayrı bir boyut katmıştır

A+A-

Feminist Atölye (FEMA)

info@feministatolye.org

 

 

Edagül Türker (FEMA Aktivisti)

İkinci dalga feminizmin Amerika’daki en önemli temsilcilerinden olan Kate Millett 1970 yılında yazdığı Cinsel Politika adlı kitabıyla feminist harekete ayrı bir boyut katmıştır. Kitabı, bana göre her feministin okumasını gerektirecek kadar önemlidir. Millett feminist literatüre cinsel politika kavramını kazandırarak kadın ezilmişliğini farklı bir gözden görmeyi sağlamıştır. Cinsel devrimin olması da cinsel politikanın bilinmesine bağlıdır.

         Cinsel politika derken Millett’in politika kavramı bürokratik anlamından çok güç ilişkilerini ve temsiliyet sorununu anlatmaktadır. Çünkü toplumca kabul edilmiş politik kuramlar kadını temsil etmediğinden, kadınların tarih boyunca ezilmesi sürmüştür. İşte kadınları grup olarak temsil edecek olan şey cinsel politikadır.

         Millett kitabında cinsel politikayı ve cinsel devrimi açıklarken, aynı zamanda Freud’un düşüncelerine de yer veriyor. Aslında her psikolojik vakada alıntı yapılan Freud’un görüşleri çok cinsiyetçi bir bakışa sahip. Öne sürdüğü birçok tez de feminist gözle okuduğunuzda eksik kalmakta ya da mantıklı bir dayanağa sahip olmadığı görülmektedir. Örneğin Freud’un savunduğu penis kıskançlığı tezi bana mantıklı gelmiyor. Küçük bir kız çocuğu bir erkek çocuğun penisini gördüğünde neden onun büyüklüğünden etkilensin? Acaba o küçük kız o yaşına kadar kaç tane penis görmüştür ki gördüğünün büyük olduğuna karar verebilsin? Freud ayrıca kadını ‘yaraya benzer bir organı olan, penisten yoksun yaratık’ olarak tanımlamaktadır. Açıkça görülebileceği gibi Freud’un kadını bu şekilde tanımlaması onun ne kadar cinsiyetçi biri olduğunu anlatmaya yeter. Millett de kitabında Freud’un bu yönünü ortaya çıkararak onu eleştirmiştir.

Millett’in cinsel politika kavramına dönecek olursak, aslında o feministlerin vurguladığı cinsler arası ilişkileri politika üzerinden incelemeye çalışmıştır. Çünkü politika güçlülük temeline dayanan ilişkileri anlatır. Bir başka deyişle bir grup insanın bir başka grup tarafından yönetilmesi politikadaki güç ilişkisiyle anlatılabilir. Cinsler arasında da böyle bir güç ilişkisi bulunduğundan, kadının ezilmişliğini, ikincilliğini cinsel politika üzerinden kavrayabiliriz.

Cinsel politika birçok kavramı içinde barındırmaktadır; ideoloji, biyoloji, toplumbilim, sınıf, ekonomi, eğitim, kaba güç ve din. Bütün bunlar kadının toplumdaki durumunu anlamakta başat aktörlerdir. Bunların yanı sıra tüm bu etkenleri destekleyen şey ise kuşkusuz ataerkilliktir. Hemen hepsinde ataerkil anlayışın nasıl etkisi olduğunu görmekteyiz. Örneğin ideolojik olarak baktığımız zaman, her iki cins ataerkil tutuma göre toplumsallaştırılmış ve erkek kadından üstün olarak görülmüştür. Erkek saldırganlık, zekâ, güç ve etkenlik ile kadın ise edilgenlik, bilgisizlik, güçsüzlük ile tanımlanmıştır. Böylece ideolojik olarak kadının erkekten aşağı olduğu savunulmuştur. Aslında ideoloji diğer tüm etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Çünkü kadının bu özellikleri onun doğasına atfedilir. Bu da biyolojik özellikleri beraberinde getirilir. Biyolojik anlamda da kadın erkekten aşağıdır. Hayatın devamını sağlayan doğurganlık yetisi sadece kadında bulunmasına karşın, eril anlayış kadının yaratıcılık işlevini küçümseyerek, yaratıcılığı sadece fallusa bağlar. Antik Yunan tragedyalarına da baktığımız zaman aynı görüşün olduğunu görürüz. Kadın sadece çocuğu taşıyan araçtır. Bu yüzden kadının doğurganlığı ona bir yücelik getirmez. Bu nokta da anlayabileceğimiz gibi bu görüşün temel nedeni biyolojik olmaktan çok, Millett’in de dediği gibi kültüreldir. Doğuştan gelen organlarımız kimliğimizi belirlemez, doğduğumuz toplum içerisinde şekilleniriz. Yani cinsel davranış sonradan öğrenilen bir şeydir ki bu da toplumsallaşmayı anlatır. Çocukluktan başlayarak devam eden bu süreç neredeyse biz ölene kadar devam eder. Bu sebeple biyolojik olarak bir cinsin diğerine üstün olduğunu söyleyemeyiz.

Toplumbilimsel açıdan baktığımız zaman da Millett’in dediği gibi ataerkil düzen aile üzerinden cinsler arasındaki ilişkiyi tanımlamaktadır. Aile, toplum ve devlet birbirine bağlantılıdır ve dinsel destekle beslenmektedirler. Bu yüzden de cinsel politikanın şekillendiği ve bu bağlantılarla oluşan toplumsal alanı dönüştürmek çok zordur. Aslında ataerkilliğin her an yeniden üretildiği yer de bu alandır. Özellikle aile toplumdaki en küçük kurum olarak ataerkilliğin taşıyıcısıdır. Aile evlilik ile oluşur ve Delphy’e göre evlilik aslında iş sözleşmesinden başka bir şey değildir. Yani evlilik sözleşmesi ekonomik birleşmedir ve kadının koşulsuz olarak kocasına itaatini ister.[i]

 Ekonomik açıdan kadın iş gücü piyasasında ikincil konumdadır. Aslında kadının olması gerektiği evi yani özel alandır. Zorunlu olmadıkça buradan çıkması beklenmez. Bu yüzden kadın yedek iş gücü olarak görülür. Genellikle toplumlar ekonomik kalkınma ve savaş sırasında kadınlara ihtiyaç duyarlar. Bunun dışında özellikle annelerin çalışması istenmez. Onların asıl görevi ya da var olma sebebi toplumu yeniden üretmek yani soyun devamını sağlamaktır.

Son olarak, kaba güç bağlamında ataerkillik toplum içindeki yerini pekiştirmektedir. Kadın fiziksel güçten mahrum olarak görüldüğünden erkeğe göre aşağıdır ve korunmasızdır. Bundan dolayı erkeğe bağımlıdırlar. Mesela kitapta bana çok ilginç gelen örnek Hindistan’da kocaları ölen kadınların kocalarıyla birlikte gömülmesi oldu. Bu örnekte ataerkilliğin, din ve kültürle birlikte kendini yeniden ürettiğini, kadın ve kadın bedeni üzerinde nasıl bir baskı aracı haline geldiğini göstermesi açısından önemlidir.

Sonuç olarak Cinsel Politika hem feministlerin hem de toplumsal cinsiyet konularına ilgi duyan herkesin rahatlıkla okuyabileceği iyi bir kitaptır. Kate Millett ataerkilliğin ve onun kurumlarının toplum içinde nasıl söylemini kurduğunu ve yeniden üretildiğini anlamamızı amaç edinmiştir. Bu sebeple Millett’in feminist literatüre kazandırdığı bu kitap, ikici dalga feminizminin güçlenmesinde ve argümanlarını kurmasında çok önemli bir yere sahiptir.

 

 

 



[i] Gülnur Acar-Savran, Beden, Emek, Tarih. Kanat Yayınları, 2009,s.48


 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1205 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler