1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÇIKMAZ SOKAK ÇARESİZLİĞİ
ÇIKMAZ SOKAK ÇARESİZLİĞİ

ÇIKMAZ SOKAK ÇARESİZLİĞİ

Sıkılıyorum, çook sıkılıyorum. Aslında sıkıntıdan öte bir şey bu… Yaşadığım(ız) onca şeye karşın, bir de onca sorun arasında “bunalmış bir kentin – Lefkoşa’nın, Şeherimin – acısı” büyüyor her geçen günle içimde…

A+A-

 

 

 

Sıkılıyorum, çook sıkılıyorum.

Aslında sıkıntıdan öte bir şey bu…

Yaşadığım(ız) onca şeye karşın, bir de onca sorun arasında “bunalmış bir kentin – Lefkoşa’nın, Şeherimin – acısı” büyüyor her geçen günle içimde… Ve, o derin hüznü…

Sanki – artık – hiçbir yere ve hiçkimseye ulaşamıyorum bu kentte… Hep, kıstırılmışlık / Çıkmaz sokak çaresizliğini yaşıyorum… Sanki, o benim için hep bile bile içtiğim, üzerinde, “sağlığa zararlıdır” yazılı bir sigara…

Hep geçmişe çekiyor beni…

Şeher’e ilk geldiğimde, şaşkaloza dönen o çocuğun büyümesini hiç istemedim; çünkü büyümenin; “sırtlanmamız gereken bir geçmişimiz olduğunu… hiçbir zaman o çocukluktaki gibi “sezgisel yaşamın” güzelliğinin ol(a)mayacağı anlamını taşıdığını biliyordum.

Ve geçmişimiz… şimdimiz…

Yaşadığımız onca hayal kırıklığı, onca şey…

Üstelik artık değiştirme imkânı hiç olmayan… Bir cehennem gibi yaşanan onca şey…

***

Uzun uzun eski günleri düşünüyorum.

Acaba, herkes aynı yaşta mı büyür… yoksa, herkesin bir büyüme ya da büyüdüğünü anlama yaşı mı var…

Son süratle yazmak… Hep yazmak istiyorum…

Belki hayata / sevdiklerime yazarak dokunmak…

Belki de, artık sınırlarına çok yaklaştığım “gitmenin” de – telaşlı, hüzünlü, acılı değil – huzuru içinde yapmaya çalıştığım bir, “göç temizliği… göç hazırlığı…”

***

Eski anılara takıyorum bazen… Onların çoğunda, “sokakları yıkayan yağmurun sesiyle uyumak” tadındadır zaman…

***

Hiç uçurtmam olmadı benim… Bebeğim, oyuncağım, bisikletim…

Okulda, atlasım, sözlüğüm de…

Ama, sevdiklerim oldu… Sevgilerim, hayallerim, düşlerim… Dünyalar kadar…

***

ŞEHERİMDİN…

“Önce yabanlığımı vurdun yüzüme / sonra garipliğimi yaşattın okullarında / ama, sevmiştim seni bir kere / Şeherimdin…

Acılarımı bölüştüm seninle / sevdalarımı / onca kaybını gençliğimin / yalnızlığımı…

Ve, bir dizi yasemin kokusu gibi / sende yaşadım onca şeyin anısını…”

 

“Bir bebeğim vardı / ‘bubba’ derdik o zamanlar / annem yapmıştı, bütün şevgisini katarak ona… / Yetmedi o mutluluk ama / sen karıştın hayatımın akıntısına… Sen karıştın Şeherim – Lefkoşam…

Öyle bir hayat sundun / öyle bir hayat ki bana… Sevdalardan ve kavgalardan örülü…

Ama hayret / yaşadıkça küçüleceğine / hep büyüdü… bu yürek…”

 

AMA…

Ama, hiç bu kadar sıkılmadı, bu kadar yara almadı hiç… Özellikle de senin = ülkemin ve çocuklarımızın her gün daha da artan acılarını, tutsaklaşan kimliğimizi… gördükçe… Ama, beni daha da yaralayan, bütün yükü sendikacılara atmış, hatta onları durmadan suçlayan insanımızın hali… (Tüm yaşam şansları gittikçe ellerinden alındığı halde!)

Müstemleke döneminde bile, bu kadar kıstırılmış bir durumda yaşamadık biz!

Durmadan dibe vururken, hiçbir şey yokmuş gibi davranmaktan daha vahim ne olabilir ki hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi yaşıyor çoğumuz…

***

Zamanında lisede, “psikoloji dersinde”, duyguların bozukluğu” denilen, “vicdan ve duygunun” yer almadığı “Sosyopatlık” diye bir bölüm okutuyorlardı bize… Yani, ne olursa olsun, bazıları için hava hoş!

Başkalarının acısını kendi içinde duyamamak…

Artık, ayırdına varalım ki, biz, çok üzücü şeyler yaşıyoruz…

Yokmuş gibi davranmaktan ne kadar erken vazgeçersek, o kadar iyi olur… İyi olacaktır…

 

 

 


Düş olmaktan çıkarın gayrı…

MODERN BİR SANAT MÜZESİ İSTİYORUZ…

Yıllardır söyledik, yazdık, kapısını çalmadık yetkili bırakmadık… Önce “müze” istedik… Yıllar geçtikçe attığım başlıkları anımsıyorum… Bir gün o başlıklar değişti: “Biz artık müze değil… Modern bir sanat müzesi istiyoruza” dönüştü… 20. yüzyılı tükettik… 21. yüzyılda yürümeye başladık ama durum aynı… hatta daha da yürekler acısı…

Ne hükümet edenler, ne çağdaş bir iş insanı ne de bir yerel yönetim, bu konuda tınmadı… Maalesef bizde, tepeden tırnağa bir önyargı var, her kademede: “Olanla yetinmek”… Ama artık bu konuda, bıçak kemiğe değil, iliğe dayandı… Tüm tartışmaları keserek işe ciddiyetle eğilmek gerek… Çok önemli bir olanak var elimizde: ESKİ POLİS MERKEZİ BİNASI…

 

SANAT ORTAMI…

Bu bina bir sanat müzesi için o kadar uygun ki… Bir “Modern Sanat Müzesi” için de sadece sanatçıların değil + sanat izleyicileri ve sanatı sevenlerin + yerel yönetim + devletin kollarını sıvaması gerekiyor. Evet, kabul ediyorum devlet büyük bir hantallık içindedir ama özellikle sanatçıların birlik halinde hareketiyle ürettiklerinin, “toplum + dünyayla yüzleşmesini sağlamak için” gerekli baskı gruplarını süratle oluşturması ve ürettiklerinin toplum ve dünya ile buluşmasını sağlaması gerek…

Bugüne kadar yapılmayanlar için de hemen kolları sıvamalı ve müzeyi kurmak gündemini de sanatçılar oluşturmalıdır.

Evet… bu konu tamamıyla sanatçıların + Devletin sorumluluğundadır…

 

ÇÜNKÜ

Ülkemizde bir “Çağdaş Sanat Müzesi” kurmak sadece bizim insanımız için değil… dünya insanıyla iletişim kurmak açısından da kaçınılmazdır; çünkü, programlandığı zaman çok sayıda sanatçı yanyana ortak üretebiliyorlar… o var olanda insanı buluşturmamak bence sanat ve sanatçınıza yöneltilmiş en büyük haksızlıklardan biri olmaktadır.

Önemli bir nokta da, bu müzenin hepimizin malı olması... yani, sahiplik ve aidiyet duygusunun doğrudan sanatçının olması…

Bugüne dek ve hâlâ bu toplumda bu adımların atılmamış olması suçtur… eksikliktir…

Bizim, toplum olarak kendimizi sanata karşı aklayabileceğimiz bir fırsattır bu binanın alınıp bir müzeye dönüştürülmesi…

***

Günümüzde, modern müzecilik anlayışı, müzelerin artık çeşitli etkinlikler ve düzenlemeler aracılığıyla aynı zamanda ‘sanatsal olguların’ canlandırıldığı bir mekan olmasıdır. Kuracağımız bu müze aynı zamanda bir ‘araştırma ve bilgilendirme Kurumu’ na da dönüşebilir.

Önünden geçtiğinizi, içine girip, kendi kültür ve sanatınızla aydınlandığınızı bir düşünün… Müthiş bir heyecan…

Ben teker teker her sanat dalının ayrı bir müzesi olmasını dilerim ama şimdilik bu müzede, “edebiyat, müzik, basın, karikatür, tiyatro vb” bölümlerinin olmasını düşünür  ve heyecanlanırım…

***

Bir de “Çağdaş müzecilik” anlayışı doğrultusunda, ‘yaşayan’bir müze olarak tasarlandığını düşünün…

Orada çeşitli seminerler, konferanslar, paneller, yayınlar aracılığıyla toplumu bilinçlendirmek ve o paylaşım duygusuyla yepyeni heyecanlar + üretimler yaratmayı…

Ulusal ve uluslararası etkinlikler ve işbirliği gerçekleştirilmesi…

***

Kurumları gelişmemiş hayata taşınmamış sanatla – insan arasında hep bir kopukluk vardır.

Tanrı aşkına bir müzesi  dahi olmayan bir halk nasıl çağdaş olabilir ki…

 

 


 

Not: Fotoğraflar paylaşım sitesi Facebook’tan “Gerçek Lefkoşalılar” sayfasından alınmıştır.

 

Bu haber toplam 808 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler