1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ciberunda yollarında...
Ciberunda yollarında...

Ciberunda yollarında...

“Kayıp” Dimitris Konstantinu’yu kardeşi Yannis Konstantinu anlatıyor... Ciberunda yollarında... Lefkoşa’da sıcaklığın 41 derece olduğu bir gün gidiyoruz Ciberunda’ya... Bir Kıbrıslırum arkadaşımın tanıdığı bir aile be

A+A-

 

 

 

“Kayıp” Dimitris Konstantinu’yu kardeşi Yannis Konstantinu anlatıyor...

 

Ciberunda yollarında...

 

Lefkoşa’da sıcaklığın 41 derece olduğu bir gün gidiyoruz Ciberunda’ya... Bir Kıbrıslırum arkadaşımın tanıdığı bir aile benimle görüşmek istiyormuş...

“Lefkoşa’da buluşsak olmaz mı?” diyorum Kiriakos’a...

“Olur da hiç Ciberunda’ya gittin mi sen?”

“Gitmedim ama annemden hep duyardım bu ismi...”

“O zaman ben seni alırım barikattan ve gideriz çünkü Ciberunda’yı mutlaka görmen lazım...”

Böyle diyor Kiriakos ve kararlaştırdığımız günde yani  17 Ağustos 2012’de Ledra Palace barikatından geçiyorum, Ciberunda’ya doğru yola koyuluyoruz...

Ciberunda, Trodos dağlarında bir köy... Kakopetria’dan sonra, Platres’den önce, Amyanto köyünün bitişiğinde bir köy ama Ciberunda’nın güzelliğini, olağanüstü büyüsünü sözcüklerle tarif etmek zor...

Burası o kadar yeşil ki, inanmak için görmek lazım... Zaten Ciberunda asırlardır geçimini meyve yetiştirerek sağlıyormuş... Her yanda ceviz, badem, fındık ağaçları, şeftali ve kayısı, kiraz, elma ve armut ağaçları var... Yükseklerde bir köy olduğu için Ciberunda’yla Lefkoşa arasındaki ısı farkı tam on derece... Ciberunda’ya vardığımızda sıcaklık 31 dereceye düşüyor, çam ağaçlarının altında oturuyoruz, az ileride küçük asma ağaççıklarında üzümler, küçük bir incir ağacında incirler var... Hangi yöne baksam bir meyva ağacıyla karşılaşıyorum, gülümsüyorum...

Köyün Rumca adı “Kiperunta” ve bu isim “Kipera” denen bir bitkiden geliyormuş – “Kipera”nın Türkçe’de ne olabileceğini ne kadar sorup soruşturduysam da bir bilen çıkmadı... Belki şimdi bu sayfaları okuyan okurlarımdan birisi bize söyler ne demek olduğunu “Kipera”nın... “Kipera”, eşeklerin yemeyi çok sevdiği bir tür otmuş...

Köyün içerisinde bir göğüs hastalıkları hastanesi var ki bu İngiliz sömürge döneminde inşa edilmiş – nedeni de herhalde komşu Amyanto köyünde madenlerde çalışıp da ciğerleri hastalanan insanları burada tedavi ettirmekmiş... Hastane hala dimdik ayakta ve hala göğüs hastalıkları hastanesi olarak hizmet veriyor... Yüzlerce kırlangıç yuvası görüyorum hastanede, ben de kuş olsaydım meyvaların ve herhalde meyvalara dadanan sineklerin, böceklerin bu kadar bol olduğu bir köyü seçerdim diye düşünüyorum!

Ciberunda’da görmeye gittiğimiz ailenin 19 yaşındaki oğulları Dimitris Konstantinu “kayıp”... Girne dağlarında “Aspro Mutti” diye bilinen (şimdiki adıyla Bozdağ) tepelerde 20-21 Temmuz 1974’te saldırı altında kalmışlar, 22 Temmuz 1974’te bu birlik havan saldırısına tutulunca, bazıları ölmüş, bazıları yaralanmış, bazıları kaçmaya çalışmış... Dimitris de, aynı birlikte Mike Efthymiu ile birlikte kaçmaya çalışırken Sihari civarlarında bir grup Türk askeri tarafından görülmüşler... Türk askerleri onlara “Dur!” deyince, koşarak ve cirilenerek çok dik bir yamaçtan kaçıp saklanmaya çalışmışlar. Türk askerleri arkalarından ateş etmişler, Mike Efthymiu hayatta kalmayı başarmış fakat Dimitris o günden beri “kayıp”...

Çok yoksul bir ailenin çocuğu olan Dimitris’in babası ve bazı akrabaları, 15 Temmuz darbesi olduğunda EOKA-B tarafından tutuklanarak hapse atılmışlar ve ancak 20 Temmuz 1974’te serbest bırakılmışlar...

Dokuz kardeşin dördüncü çocuğu olan Dimitris de, tıpkı kardeşleri gibi ilkokulu bitirdikten sonra ailenin geçimini sağlayabilmek için çalışmaya gidiyormuş... İlkokulu bitirdikten sonra, diğer kardeşleri gibi çalışma yaşamına atılan Dimitris, dülgerlik eğitimi ardından dülger olarak çalışmaya başlamış... Evde de ufak tefek tamiratlar yapıyormuş, aile için dolaplar yapıyormuş...

Zaman zaman Ciberunda tepelerinden mis kokulu adaçayı toplayıp satıyormuş bunları, birkaç kuruş cep harçlığı çıkarabilmek için... Annesiyle birlikte meyva toplamaya gidiyor, annesine yardım ediyormuş... Çok iyi yürekli, sevecen, herkesle çok iyi anlaşan bir genç olarak biliniyormuş Dimitris...

Ciberunda’da Dimitris’in kardeşi Yannis Konstantinu’nun evine varıyoruz... Çam ağaçlarının altına oturuyoruz... Az sonra aileden başkaları da gelecek buraya...

Bu acılı ailenin gözlerinde ister iki, ister üç, ister beş, ister sekiz kardeş olsun, kaç kardeş olursa olsun, tek bir tanesinin başına kötü bir şey geldi miydi, tüm ailenin yaralandığını, bir daha asla gözleriyle gülümseyemediklerini hissediyorum... Tanıştığım bütün kardeşlerin gözlerinde o kadar büyük bir acı var ki, Dimitris’i hiç unutmamışlar, hep onu beklemişler, o “kayıp” edildikten sonra hayatları tümüyle değişmiş...

Yannis Konstantinu İngilizce bilmiyor, kardeşinin kızı Elena Nikiforu yapıyor çevirmenliğimizi...

Yannis’ten Dimitris’in bir fotoğrafını istiyorum...

Getirip kucağıma askerlik yaparken çekilmiş bir fotoğraf koyuyorlar... Neredeyse boyu kadar bir silah taşıdığı bir resim bu... Bu fotoğrafa bakınca gerçekten bozuluyorum çünkü aklıma Kıbrıslıtürk gençlerin de benzer fotoğrafları geliyor... Boyları kadar silah taşıyan gençlerin... Bu silahları onların eline kimler vermiş? Kim sürmüş onları dağlara, tepelere, birbirlerini vurmaları, öldürmeleri için? 14, 15, 16 yaşlarındaki çocuklar nöbetlere sokulmuş, 17-18 yaşlarındaki çocukların eline tüfekler verilmiş, dolu tüfekler ve savaşa sürülmüşler... Efendilerin çıkarları korunsun diye Kıbrıslıtürkü’yle, Kıbrıslırumu’yla gençlerimiz yem gibi kullanılmış son elli yıldır tüm çatışmalarda, tüm savaşlarda... Sonuçta, 20 Temmuz 1974’te normalde askerliğini tamamlaması beklenen Dimitris gibi gençleri savaş yutmuş, bedenini “kayıp” etmiş ve acılı ailesi hala onun akibetini öğrenmeye çalışıyor...

 

 

 

Bu haber toplam 877 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler