1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Charalambous, inkar ve gürültülü sessizlikler…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Charalambous, inkar ve gürültülü sessizlikler…”

A+A-

 

Mete HATAY

Geçtiğimiz Pazar günü (22 Aralık), güneyde basılan Cyprus Mail (Sunday Mail) gazetesinde çok ilginç bir yazı yayınlandı.

Loucas Charalambous imzalı bu makale, internete düşmesinden kısa bir süre sonra, sanal medyada dolaşan yüzlerce kişi tarafından paylaşılacaktı.

Charalambous bu yazıda; 21 Aralık’la birlikte başlayan ve Kıbrıs Türk resmi tarihi tarafından “Kanlı Noel” olarak adlandırılan 1963 olaylarının gelişimini, kendi gözlemlerini de katarak anlatıp, bu olayların çıkışının en önemli sorumlusunun, dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olan Başpiskopos Makarios olduğunu iddia ediyordu.

Sanal medyada gördüğüm kadarıyla yazı, sağcı, solcu, birçok Kıbrıslı Türk tarafından memnuniyetle karşılanmış ve bugüne kadar benzeri görülmemiş, bir “hakikat” itirafı olarak algılanmıştır.

Aynı makale, ilginç bir şekilde bazı Rum milliyetçilerinin öfkesine mazhar olmasına rağmen, sanal medyada dolaşan diğer Rumların büyük bir kesimi tarafından ise görmemezlikten gelinmişti. Yani, Charalambous’un iddialarını açık bir şekilde destekleyen birkaç yakınlaşma taraftarı Rum akademisyen ve barış aktivisti haricinde, Rum toplumu konuya karşı sessiz kalmayı tercih etmişti.

Ayrıca, görebildiğim kadarıyla iyi niyetli olduklarına inanmak istediğim bir iki kişi de bu tür konuların mütekabiliyet çerçevesinde irdelenmesi gerektiğini, yani iki tarafın hatalarının aynı anda toplumlara sunulması gerektiğini savunarak, Haralambos’un bu cesur çıkışına utangaç bir sarı kart göstermiştir.
Bu olayda beni şaşırtmayan şey ise sadece “mal bulmuş mağrubi” gibi konuya yaklaşan Türk milliyetçileri, veya Haralambos’a saldıran Rum milliyetçileri değildi.

Beni şaşırtmayan diğer tavır, Kıbrıs Rumlarının büyük bir kesiminin konuyla ilgili takındıkları sessizlikti.
Sessiz kalmak utangaç bir inkar siyasetinin göstergesi mi?

Yakınlaşma ve barışı inşa etmenin olmazsa olmazı olan yüzleşme eylemi, maalesef bir avuç araştırmacı yazar, sanatçı, akademisyen veya örgüt dışında iki toplum arasında bugüne kadar kitleselleşemedi ve bir şekilde resmi siyasetin engeline takılıp kaldı.

Kendine yapılan şiddeti devamlı surette hatırlatma ve hatırlama üzerine kurmuş olan resmi hafıza siyasetleri bugüne kadar, diğer topluma yapılmış şiddeti görmemezlikten gelmiştir. “Öteki” toplumun mağduriyetiyle ilgili “sessizlik” ve konuyla ilgili konuşmama ise daha genel toplumsal bir tavrın parçası olarak devam ede gelmiştir.

Antropolog Rebecca Bryant, 2010 yılında yazdığı bir makalede, Kıbrıs’taki “sessiz kalma” siyasetlerini iki ana kategoride incelemiştir. Yazar ayrıca, aynı yazıda sınır kapıları açılmadan önce kurumsallaşmış olan “sessiz kalma” siyasetinin, ilginç bir şekilde kapıların açılması ve diğer tarafa ulaşımın kolaylaşmasına rağmen etkilenmediğini ve bu tür “sessiz kalma” siyasetlerinin, artık daha açık ve yüzleşmeye müsait olan günümüz ortamında bile devam ettiğini ve adeta bir “gürültülü sessizliğe” dönüştüğünü iddia etmiştir.

Eğer etrafımıza şöyle bir bakarsak, birbirleriyle geçmişe nazaran görece daha serbest ortamlarda buluşabilen birçok Kıbrıslı Rum ve Türkün, hala daha geçmişle yüzleşmekten kaçındıklarını görebiliriz. Hatta, yeni dostlukların kurulduğu günümüzün daha serbest ortamında bile diğer tarafı kırmamak adına yeni arkadaşların günlük sohbetlerinde, geçmişle ilgili konulardan kaçınılmaya çalışıldığını rahatlıkla izleyebiliriz.
Tarafların laf aralarında kendi mağduriyetlerini karşı tarafa aktarmaya çalıştıkları zamanlarda ise genellikle diğer tarafın, çoğu zaman utangaç ve nazik bir şekilde tartışmadan kaçıp, sessiz kalmayı tercih ettiğini defalarca gözlemlemişimdir.

Buna benzer davranışlar bazen iyi niyetli bir strateji izleyerek yeni kazanılmış dostlukları sarsmama adına yapılmıştır.

Çevremde, geçmişle ilgili kendi düşüncelerini ve duygularını saklayan ve yüzleşmeyi erteleyen birçok insan tanımaktayım.

Aynı zamanda bu türden birçok dostluğun, aniden alevlenen bir Kıbrıs sorunu bağlantılı tartışmadan sonra nasıl bir anda bozulduğunu da defaatla şahit olmuşumdur.

Stanley Cohen’in inkar politikalarını anlattığı çalışmasından yola çıkan Bryant, yukarda da söz ettiğim gibi adadaki toplumların iki farklı inkar ve “sessizlik siyaseti” takip ettiğini iddia eder.

Örneğin Rum toplumu arasında halen yoğun bir şekilde mevcut olan, ve 1974’deki Türkiye’nin müdahalesine kadar, “barış içerisinde hep birlikte ne güzel yaşıyorduk” tavrının, Cohen’in “verilen zararın inkarı” adını verdiği bir tür inkar siyasetine benzediğini söyleyebiliriz. Bu tür siyaset, Kıbrıs Türk toplumunun hafızasındaki en travmatik dönem olan 1963-1968 arasında yaşadıkları mağduriyeti büyük bir oranda inkar etmektedir.
Cohen, bu tür inkar siyasetinin bazen olaylar yaşanırken bile oluşabileceğini iddia eder.

Yazar, gücü elinde bulunduran toplumun, diğer tarafa yapılmakta olan şiddeti, günlük horlamaları, psikolojik baskıyı veya aşağılamaları göremeyebileceğini ve sonuç olarak da olaylar üzerinden yıllar geçse bile bunun diğer taraf üzerinde bırakmış olduğu kalıcı travmayı anlayamamalarına sebep olabileceğini iddia eder.
Öte yandan, Kıbrıslı Türklerin inkar siyasetine baktığımızda ise onların siyasetinin daha çok Cohen’in “mağdurun inkarı” olarak adlandırdığı diğer bir tür inkar siyasetine benzediğini görürüz. Siyaset bilimcisi Mahmood Mamdani mağdurların şiddet uygulayan faillere dönüşebileceğini ve gerçek veya algılanmış mağduriyet psikolojisinin getirdiği öfkeyle, bazen mağdur toplumun diğer toplumun etnik temizliğe uğramasına kadar gidebilecek bir şiddet siyasetini destekleyebileceğini iddia eder. Kendi mağduriyetinin veya bazı hallerde kendi kafasında yarattığı mağdur olduğu inancının bencilliği içerisine hapsolan bir toplum, binlerce insanın yerinden edilmesini, yok edilmesini, geçmişte kendine yapılmış olduğuna inandığı şiddeti göstererek meşrulaştırabilmektedir.

Bazı hallerde ise toplumlar, böyle bir inkar siyasetiyle, yani bir çeşit “oh olsun” tavrıyla, rövanşist bir şekilde kendi mağduriyetlerinin faili olarak gördükleri toplumların yaşamak zorunda kaldıkları trajedilere seyirci kalabilmektedirler.

Bu tavır bence Kıbrıs Türk toplumunun büyük bir kesiminin kullandığı inkar siyasetine benzemektedir. Yüz altmış bin Kıbrıslı Rum göçmenin mağduriyetine hep kendi mağduriyetimizin penceresinden baktığımız bilinen bir gerçektir.

Ayrıca bu tür inkar siyasetinde genellikle olgular inkar edilmez. Yani “mağdur inkarı” siyaseti güden toplumlar, genellikle diğer tarafın mağduriyetini iyi bilirler ama “oh olsun” veya “hak ettiler” tavrıyla, onların mağduriyetini ve çektiklerini önemsizleştirmeye ve onlara yapılanları meşrulaştırmaya çalışırlar.

Kıbrıs Türk toplumunun büyük bir kesimi tarafından içselleştirilmiş olan bu tür inkar siyaseti, toplumun hali hazırda yaşamını sürdürdüğü ve “ötekinden” temizlediği mekanda bulunan, eski “düşmandan” geriye kalmış, harabeye dönüşmüş, yakılmış yıkılmış kiliselerden, mezarlıklardan ve hatta koskoca bir hayalet kente dönüşmüş Maraş’ın halinden rahatsız olunmaması gibi durumlarda daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Toplum tarafından içselleştirilmiş bu siyaset, genellikle Rumların 1974’de yaşadığı trajediyi, çokça duyduğumuz, “Papaz yerinde dursaydı,” “akıllarıyla otursalardı” gibi söylemlerle inkar etmeye çalışır ve herhangi bir vicdani muhasebeden uzak durmaya çaba gösterir.

Bu tür kanıksanmış ve kalıplaşmış inkar siyasetlerini, zaman zaman Lucas Charalambous gibi Sevgül Uludağ, Panicos Christantou, Niyazi Kızılyürek, Tony Angastiniotis, Derviş Zaim gibi bazı cesur akademisyen, sanatçı ve gazetecilerin yaptığı çalışmalar yıkmaya ve deşifre etmeye çalışmıştır. Belki hala bu konuda beklediğimiz ve umduğumuz kadar bir başarı elde edilememiştir ama Bryant’ın dediği gibi kapıların açılmasıyla birlikte artık “gürültülü bir sessizliğe” dönüşmüş olan bu tür inkar siyasetlerinin artık kulakları sağır edecek kadar gürültü çıkardıkları da bir gerçektir.

Bence, yukarda isimlerini verdiğim kişilerin yaptığı çalışmalar gibi yapılacak yeni eylemler ve çabalar, mevcut “gürültüyü” bir nebze daha artıracaktır, fakat artık dayanılmaz bir hale gelmiş olan bu “sessizliğin gürültüsünün” yakın bir zamanda Charalambous’un yazısında verdiği anlamlı ses gibi iki taraftan çıkacak yeni ve güçlü seslerle eninde sonunda ortadan kalkacağına inanıyorum.
 

(gazete360.com – Mete HATAY – 26.12.2013)

Bu yazı toplam 1893 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar