1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Cehennem Sıcaklarında...
Cehennem Sıcaklarında...

Cehennem Sıcaklarında...

Hakkı Yücel: ‘Huzursuzluğun Kitabı’nın ‘ebedî’ huzursuz yazarı, bahar mevsiminin tabiatın ve insanın ruhuna saldığı yaşam sevincinden ve coşkusundan çok uzaklarda gezinmektedir

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Portekizli şair-yazar Fernando Pessoa şair dostu Mario de Sa-Carnerio’ya gönderdiğ 14 Mayıs 1916 tarihli mektubunda “Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi ırmağı var” diye yazarken mevsim bahardır bahar olmasına ama, ‘Huzursuzluğun Kitabı’nın ‘ebedî’ huzursuz yazarı, bahar mevsiminin tabiatın ve insanın ruhuna saldığı yaşam sevincinden ve coşkusundan çok uzaklarda gezinmektedir. Onu bilenler aslında bu durumunu çok da yadırgamayacaklardır, çünkü hayat, sadece yazmakla huzur bulduğu baştan aşağıya bir ‘huzursuzluk’tur - bir başka ifadeyle huzursuzluğun huzurudur- Pessoa için. Bütün bunlar bir yana bu satırların yazıldığı dönemde Avrupa Birinci Dünya Savaşı çılgınlığını yaşamaktadır  ve gelecek adına umutlu olmak için çok fazla da sebep yoktur. Bundan mıdır, yoksa Pessoa’nın ruh ikizi olmasından mıdır, bu mektubu aldıktan altı ay sonra şair Mario de Sa-Carnerio henüz yirmialtı yaşıdayken Paris’te intihar edecektir. Pessoa’nın ona yazdığı bu mektup ise, bir ‘Pessoa klasiği’ olarak,  olaysız bir özyaşamöyküsü” diye nitelendirdiği, ancak kapsamı itibarıyla “tarihten, mitolojiden, edebiyattan, ruhbiliminden haberdar bir 20.yüzyıl insanının gerçekliği yadsıyışının, kendisini hayallere hapsedişinin güncesi” açıklamasının esas karşılığı olması gerektiğine inandığım kült eseri ‘Huzursuzluğun Kitabı’nda isteği üzerine yer alacaktır. İyi de şimdi durup dururken neden Fernando Pessoa?

 

Cehennem sıcakları bir karabasan gibi üzerimize çöktü çökeli artık dayanılmaz bir hal aldığından mıdır gündelik hayat, insan huzuru -ya da Pessoa’nın ‘huzursuzluğunu’- ancak kendi iç sularının serinliğine çekilmekte ve bir kitabın içine yerleşmekte buluyor galiba.. Geçmiş yazları unutuyor muyuz, yaşlanıyoruz da dayanma gücümüz mü azalıyor, yoksa her yaz mevsimi ekolojik dengesini günden güne daha da bozduğumuz dünyada bir öncekini aratacak alevleri yüksek bir ateşin içinde mi geçiyordur nedir, yaz demek -en azından benim için- adeta cehennem demek..İnsanın dış dünyaya yönelik duyargaları bu dehşetengiz sıcak karşısında sanki kendisiyle birlikte eriyor, hayat adeta erteleniyor..Deniz kıyılarına veya hamam suyuna dönüşen denize koşmak ya da yollara düşüp daha serin uzaklara gitmek ne kadar kurtuluş olur bu cehennemden doğrusu bilemiyorum, ama bildiğim bir şey varsa, o da böyle zamanlarda,  insanın kendi odasının  kuytusunda kitaplara sığınmakla hiçbir yerde elde edemeyeceği kadar tatlı bir huzur(suzluk) bulacağıdır. Pessoa’yı ve ‘Huzursuzluğun Kitabı’nı (Can Yayınları) hatırlayışım ve yeniden elime alışım biraz da bundan.. O, bu dev eserini yazarken “Huzursuzluğun yorgunluğu içinde adeta huzurlu hissediyorum kendimi..” diyor ya, onun kitabını ya da kalibresi yüksek başka yazarların kitaplarını okumak da biz okurlar için bir başka tatlı yorgunluk, bir başka büyük huzur(suzluk)..Üstelik bu kadar da değil..Pessoa’yı bilenler, onun eserlerinin en ayrıcalıklı yanının, orada kendini ‘farklı kimliklerle çoğaltması ve yaşatması’ olduğunu ve bunun da okura, hem içinde gizli kalmış farklı kendiliklerini keşfetmesi ve hem yaşanması mümkün farklı hayatları ima etmesi bakımından inanılmaz bir zenginlik olduğunu bilir. Düşünüyorum da yaz cehenneminden kurtulmanın bundan daha heyecan verici ve insanın için serinleten bir yolu olabilir mi?

 

Öyleyse buradan devam edelim..Aynı zamanda iflah olmaz bir bibliyofil olan Arjantinli yazar Alberto Manguel kendi kütüphanesinden hareketle, eski Mısır’dan bugüne kütüphanelerin kuruluş macerasını anlattığı “Geceleyin Kütüphane” (Yapı Kredi Yayınları) kitabında söze, 16.ncı yüzyıl Osmanlı şairi Abdüllatif Çelebi’nin kendi kütüphanesindeki her bir kitap için söylediği “bütün dertleri defeden hakiki ve müşfik dost” veciz cümlesiyle başlar ve sonrasında ‘kütüphane’ ile ‘gece’ arasında ilginç bir ilişki kurar. Maguel’e göre “kütüphane gün içinde düzen dünyası” iken “gece olunca ortam değişir”. Karanlık “seslerin boğulduğu, düşüncelerin yükseldiği” ayrıcalıklı bir zamandır; öyle olduğu içindir ki Hegel’in sözleriyle “Minerva’nın kuşu yalnızca karanlık çökünce havalanır.”  Gece indi mi kütüphanede bir hareketlenmedir başlar, “kitaplar gerçek varlığını hissettirir.......bir görünüp bir kaybolan harflerin sergiledikleri Kabala ayinleri aracılığıyla” okur göreve çağrılır, kitap kutsal bir sığınak olduğu kadar, insanın içine tutulmuş çok yüzeyli gizemli bir aynadır da artık..İşte tam bu saatlerde,  suyun derin bir yaraya dönüşmesi gibi, (bu cümleyi yazarken aklımda Cemal Süreya’nın “İşte Tam Bu saatlerde” şiiri ve onun ilk dizesi: “İşte tam bu saatlerde bir yara gibidir su”)  Gün ışığında belli olmayan bir nedenden ötürü yarım yamalak hatırlanan bir satır bir başkasını çağrıştırır. Kütüphane sabahleyin dünyanın katı ve akla yatkın ölçüde düşünceli düzenini yansıtırsa, gece kütüphanesi de dünyanın gerçek, hoş karışıklığının tadını çıkarır sanki” diye yazar Manguel..

 

Manguel’in ‘kütüphane’ ile ‘gece’ arasında kurduğu insana yaşam heyecanı veren o ayrıcalıklı ilişki, acaba diyorum, ateşe düşmüş gibi eridiğimiz, bilincimizin pelteleştiği, bedenlerimizin uyuşukluğa ve rehavete gömülerek uykuya daldığı, adeta ölümü çağrıştıran yaz mevsiminde, bir süre için de olsa, ‘kütüphane’ ile ‘yaz(gecesi)’ ilişkisine dönüştürülebilir mi; oradan farklı bir yaşam enerjisi ve coşkusu yaratılabilir mi? Kurulacak bu ilişki, yaz mevsiminin insanı adeta kendine mahkûm eden uyulması neredeyse zorunlu o bildik  amaçlar, tasarılar ve niyetlerle örülmüş ağına takılıp kalmadan, bir an için durup kendisiyle  hesaplaşabileceği, hayatın gündelik hay huyuna farklı gözlerle bakabileceği, eskidekilere ilave yeni düşüncelerin ufkunda gezineceği, bu bağlamda yeni bir dili kuşanacağı ve bugünün toplumsal-siyasal-düşünsel açmazlarını aşmaya yönelik yeni açılımlarla geleceğe yönelik yeni tahayyüller kurabileceği bir başlangıcın vesilesi haline getirilebilir mi? Ya da bir tek kitapla sınırlı kalacak olsa da,  Bütün yollar bir noktadan diğerine gitmek için çizilmiş. Kimsenin gelmediği bir yerden kimsenin gitmediği bir yere uzanan bir yol için neler vermezdim.” diyen Pessoa’nın bu çilekeş talebine ortak olmanın, bunu bir  ‘düşünce yarılması’ olarak yaşamanın ayrıcalığına dönüştürülebilir mi? Bütün bunlar bunalıp durduğumuz, bizleri kimi zaman “asla bir geleceğe sahip olmadığımız” çıkmazına kadar sürükleyen bu cehennem sıcağının kıskacından kurtarabilir mi; yoksa bir yaz rüyası mıdır gördüğüm, bilemiyorum..

 

Ancak hangisi olursa olsun yine de adettendir, yaz mevsimi geldi mi gazetelerde ve dergilerde ‘yazda okunacak kitap’ listeleri, çocuklar ve büyükler ayırımı da gözeterek, boy göstermeye başlıyor..Daha çok ‘yazın ruhuna uygun’, okuru sıkacak kadar ağır olmayan, eğlencelik ve hoş vakit geçirmeye yönelik kitapları içeren listelerdir bunlar ve doğrusu o ruhun ne olduğuna dair hâkim ortak toplumsal kanaat göz önüne alındığında, böyle olması da anlaşılır bir şeydir.. Ne var ki ortalama okur için kolaylıklar sağladığı kadar, aynı anda onu sadece sunulanla yetinmek, başkalarının seçim ve önermelerine tabi olmak gibi olumsuzluklarla da karşı karşı bırakan bu türden uygulamaların ne kadar doğru ya da işlevsel oldukları da bir hayli tartışmalıdır. Kendi adıma bu listelere çok fazla rağbet etmiyor olsam da, yazın cehennem sıcaklarına maruz kaldığımız bugünlerde hani olur da odanızın kuytusunu çekilip -unutmamak gerekir ki özgürlük biraz da yalnız kalabilmektir- sizleri “kimsenin gelmediği bir yerden kimsenin gitmediği bir yere uzanan bir yol”a çıkaracak bir kitaba tutunmak istersiniz diye, -seçim hakkını size bırakarak-  naçizane bir liste de ben önermek istiyorum..

 

Listenin en başına aynı zamanda bu yazının temel referansları da olan iki kitabı, Pessoa’nın  ‘Huzursuzluğun Kitabı’nı (bu arada Pessoa’nın bu kitaba “isterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kâbus görmüş olun” s.217, notunu düştüğünü hatırlatalım) ve A.Manguel’in ‘Geceleyin Kütüphane’ kitabını koyduktan sonra, sırasıyla, son zamanlarda okuduğum üç olağanüstü yazarın üç olağanüstü romanını: “2666-Roberto Bolano” (Pegasus Yayınları),  “18Q4-Haruki Murakami” (Doğan Kitap) ve “Düzelti-Thomas Bernhard (Yapı Kredi Yayınları); iki büyük insanın çarpıcı biyografilerini: “Hannah Arendt-Dünya Aşkıyla, Elisabeth Young-Bruehl” (İletişim Yayınları) ve “CAMUS-Bir Ahlâkçının Portresi, Stephen Eric Bronner” (İletişim Yayınları)  ve iki özgün çalışmayı: “Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar-Nilüfer Göle” (Metis Yayınları) ve “Hayatın Anlamı-Terry Eagleton” (Ayrıntı Yayınları) önermek istiyorum..  

 

Bu listedeki kitapları okumak -şüphesiz bu liste çok daha genişletilebilir-, üzerinize çöken cehennem sıcaklarının bunaltıcı ağırlığından sizleri kurtarır mı, bilemiyorum; ama sizlere, kendinize bir başkası olarak bakabilme becerisi kazandırabileceklerini rahatlıkla söyleyebilirim..

 

Bu da az şey midir?  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 998 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler