1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'ÇATLAK TURİZM SEYYAHLARI'
ÇATLAK TURİZM SEYYAHLARI

'ÇATLAK TURİZM SEYYAHLARI'

Geçen hafta sonu Lefkoşa’yı seller götürürken, biz yazdan kalma bir İstanbul gününü arkamızda bırakarak İznik yollarına düşmüştük… Kardeşimle hazırlıksız, ve “rast gele” yaptığımız Türkiye gezilerini daha önce de sizlerle paylaşmı

A+A-

 

Geçen hafta sonu Lefkoşa’yı seller götürürken, biz yazdan kalma bir İstanbul gününü arkamızda bırakarak İznik yollarına düşmüştük…

Kardeşimle hazırlıksız, ve “rast gele” yaptığımız Türkiye gezilerini daha önce de sizlerle paylaşmıştım… Son anda; hatta yola çıktıktan sonra “rastlantısal” olarak gerçekleşen bu gezilerin ana özelliği plansız programsız olmalarıdır… Bu yüzden, “Çatlak Turizm Seyyahları”dır adımız…   

Bu kez de öyle oldu… Batıya mı, doğuya mı? diye tartışıp dururken; İzmit yolunda bulduk kendimizi… Körfezi boydan boya geçip, güney sahiline yöneldik… Büyük depremin yaralarını henüz tam anlamıyla saramamış Gölcük’ü geçip Karamürsel’de bir kahve molasının ardından İznik’e kırdık dümeni…

Yüksek tepeler ve yemyeşil bitki örtüsü arasından kıvrıla kıvrıla İznik’e ulaştığımızda kat ettiğimiz yol 210 km (gezi sonlandığında 600 km’yi çoktan geçmiştik)idi…

Yol boyunca, altları fasulye ve lahana bahçesine döndürülmüş zeytinlikler; elma, kiraz, ayva üzüm ve kivi bağlarıyla zenginleşmiş meyve ve sebze bahçeleri süsülüyor o eşsiz doğayı… Göl kıyısında da piknik alanları, balık lokantaları sıralanıyor.

Bursa’ya bağlı (85.Km. uzaklıkta) bir ilçe olan İznik’e girer girmez; Çiniler ve tarih karşılıyor bizi... Tarihte dört kez başkent olmuş, dört medeniyete ev sahipliği yapmış  (1080 Yılında Selçuklu Sultanı Kutalmışoğlu ile Selçuklulara, 1097 Yılında, Haçlı Ordusu kenti alıp Bizanslılara verinceye kadar başkent olarak kalmış, 1105’de de yeniden Bizans’ın eline geçmiştir. Latinlerin İstanbul’u alması üzerine 1204-1261 yılları arasında Bizans’a başkentlik eden İznik, 1330’da Osmanlı topraklarına katılmış, 1335’e kadar Osmanlı Beyliği’nin merkezi olmuş) İznik’in tarihi, İ.Ö. 316 yılına kadar uzanır… Bu müthiş tarihin izlerini çoğu hala ayakta kalan pek çok kalıntıda bulmak olası…

 

 

ŞEHRE GİRER GİRMEZ KARŞIMIZA ÇIKAN TARİHİ SURLARDA İŞÇİLİĞİYLE DİKKAT ÇEKEN “İSTANBUL KAPI”

 

 

Aslında, “dört kez başkent olmuş bir şehir” görüntüsü yok İznik’te… Göl kenarına kurulmuş sıradan bir Anadolu Kasabasını andırıyor….

Bunun en önemli nedeni de, çevresindeki göl ve dağların (kuzeyinde Samanlı, güneyinde ise Katırlı dağları) yarattığı ulaşım zorluğu olsa gerek…

Bizim takip ettiğimiz yol da; Batı’dan (Bursa’dan) Lefke boğazından geçen 30km yol da oldukça kıvrımlı daracık birer köy yolu… Doğudan (Bilecik, Pamukova, Mekece güzergahı) kente giriş kısmen daha rahat… 25 dakikalık dar yolun ardından yeni yeni genişletilen güzel bir yola ve Otoban’a (Antalya yolu) ulaşıyorsunuz… Bu yol bizim ikinci durağımız olan Adapazarı’na gidiş yolumuz oluyor…

Kente girdiğimizde ilk durağımız bir Çini Atölyesi oluyor…

Atölye sahibi bayan, “İznik’in 1495-1718 Yılları arasında Osmanlı çini sanatının merkezi olduğunu, süslemede geometrik biçimlerin yerine bitkisel bezeme kullanılmasının İznik çiniciliğinin bir buluşu” olduğunu anlatıyor ben atölyeyi gezerken...

Bu atölyeden birkaç güzel örnek alıp; şehri keşfe çıkıyoruz…

 

 

İZNİK ÇİNİLERİ BALIK, TAVUS KUŞU MOTİFLERİ VE BİTKİSEL BEZEMELERLE FARKLI BİR DÜNYA YARATIYOR...

 


Yılda bir gün gerçekleşen “İznik Panayırı”na denk gelmemiz iyi olduğu kadar, kimi sıkıntıları da yaşatıyor bize… Arabaya  güç bela bir park yeri bulup; yaya olarak başlıyoruz kent turuna…

Yeniden restore edilip hizmete açılan Süleyman paşa Medresesi, I.Murat Çiniciler Çarşısı, Nilüfer Hatun Çiniciler Çarşısı ve amatörce restore edilmiş Hacı Murad Hamamı(kadınlar bölümü)nü geziyoruz…            

Hamamın tam karşısındaki kazı alanı, eski Çinicilik Atölyeleri… Belli ki kazılar henüz tamamlanmamış… İçeriye girmek yasak; ama etrafta tek bir güvenlik görevlisi yok… “Turizm Danışma Bürosu” da hafta sonu olduğu için(!) kapalı… Yılda bir kez gerçekleşen “İznik Panayırı” günü olsun bu büroyu açık tutamayan zihniyet, neye hizmet ediyor anlamak olası değil…

 

YÜZLERCE YIL ÖNCESİNE AİT ÇİNİ FIRINLARI… KAZI HENÜZ TAMAMLANMAMIŞ…

 

  

İznik çinileriyle olduğu kadar, zeytini, Müşküle üzümleri, göldeki sazan, turna, akbalık, kızılkanat ve dev cüsseli yayın balıklarıyla olduğu kadar tarihi ve tarihi eserleriyle de ünlüdür…

Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir dini merkezdir. Hıristiyanlar arasında çıkan sorunları çözmek üzere 20 Mayıs 325’de yapılan I. Konsül (Ekümenik Meclis) burada toplanmıştır. 787’de VII. Hıristiyanlık Konsili toplantılarının da İznik’de yapılması bu özelliği göstermeye yetmektedir. İlk çağda kurulan kentin ızgara planı aynen korunmaktadır. Ancak aynı şeyi tüm freskleri yağmalanmış Ayasofya kilisesi için söylemek mümkün değil… Camiye çevrilmiş(!) bu kilisenin ortasına kurulan bir sahnede ibadet edenler olmasına karşın; tam bir harabeyi andıran görüntüsü içinizi acıtıyor…

 

 

TARİHİ KİLİSENİN TÜM FRESKLERİ YAĞMALANMIŞ…

 

 

Hızlı İznik turunun ardından Adapazarı’na kırıyoruz dümeni… Gece çoktan çökmüş… “Devam mı, tamam mı” tartışmalarının ardından orada konaklıyoruz…  Asıl macera yarına…

Pazar akşamı uçağımız olduğu için erkenden kalkıp yola çıkıyoruz… Sapanca gölü kıyısında “açık büfe” kahvaltı keyfini de çok uzatmıyoruz…

Tem/Otoban yolunun İstanbul gidiş şeridinin kapalı olduğunu gelirken görmüştük… Dönüş için daha dar ve uzun olan “D 100” kara yolunu kullanacaktık ister istemez…

İzmit’i yeni geçmiştik ki trafik aniden durdu… Önümüzde ve arkamızda uzun bir araba kuyruğu oluştu hızla… Az sonra gelen trafik polisleri “ciddi bir kaza olduğunu ve geri dönmek isteyenlerin beklememesi uyarısını yapıyordu… Biz kavşağa yakın olduğumuz için şanslı(!) sayılırdık… Kolayca dönüp İzmit’e yönledik, ama alternatif güzergah için ne bir uyarı ne de yönlendirme vardı… Üstelik, Kuzeye yönelip (yolu üç kat uzatma pahasına) Kandıra- Şile yolu’na sapabileceğimiz kavşak da trafiğe kapatılmıştı… Şehir içindeki birkaç turdan sonra bir benzincideki görevlinin yardımıyla en eski İstanbul yolu’na yöneldik…

Kent dışındaki yüksek tepelere kurulmuş Kocaeli Üniversitesi yerleşkesini geçip ıssız dağlara tırmanmaya başladık… Doğru yolda olduğumuzu, ancak onlarca kilometre sonra ulaştığımız bir küçük köyde anlayabildik…

Kıvrım kıvrım dağ yolunda, sık ormanlıklar arasından saatlerce yol alıp; Gebze üzerinden TEM otoyoluna ulaştığımızda saat 14.00’ü gösteriyordu… Neyse ki Otobanın İstanbul gidişi ters istikametteki tıkanmayı yaşamıyordu…

Eve ulaştığımızda TV’den öğrendik ki, D100 karayolu devrilen bir tır yüzünden kapanmış… ve tam beş saat kapalı kalmış…

Maceralı bir yolculukla da olsa, biz İstanbul’a ulaşabilen şanslılardandık(!) kısacası…  

 

 

Bu haber toplam 933 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler