1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Çatışma kültürü…
Çatışma kültürü…

Çatışma kültürü…

Çatışma kültürü…

A+A-

 

Neriman Cahit

Görünen o ki, ‘21. yüzyılda’ giderek BİREY daha da önem kazanacak / belirleyici olacaktır… Bu belirleyicilikte ise, en büyük rolü ‘Bilgi’, oynayacaktır… Tüm bunlar olurken, kuşkusuz, en geri toplumların bile yerlerinde durması mümkün değildir; ama tıpkı, bir uçurumun dibinden bir yamaca doğru tırmanan birinin, ‘görüş ufku genişledikçe’, ne yaparsa yapsın, kolayca varamayacağı yerlerin, ayırdına vardıkça, umutsuzluğa düşmesi, sızlanmaya başlaması gibi bir psikolojiye girecektir…

***
Değil mi ki, uçurumun dibinde pek bir şey görünmediğinden kişinin – ve toplumun – kendi elindekilerle dışındaki olanakları, ‘kıyaslama şansı’ yoktur… Ama, bir kez o çukurun dışına tırmanmaya başladı mı, gördükleri karşısında şaşırmaması, kendini, yetersiz hissetmemesi, bunun altında ezilmemesi mümkün değildir… Ne, geri ‘çukuruna’ dönmek ister ne de, tırmandıkça, gördüğü dünyaya erişmesi kolaydır…
Bunun altında ezildikçe ezilir: “KİŞİ ve TOPLUM’

ÇARE Mİ…
Umutsuzluğa düşmek, durmadan yakınmak, birbirini suçlamak – genelde, bizde yapılmakta olansa da- hiçbir işe yara(ya) maz…
Doğru olan: Oturup tartışmak, elbirliğiyle yeni donanımlara hazırlanmaktır…
Bizim de, yapmamız gereken budur…
Öncelikle, yakınma, sızlanma ve suçlamaları, bir an kesip, içinde yaşadığımız kaosun ne kadarının: KENDİ SAKAT KOŞULLARIMIZ ve DONATIMSIZLIĞIMIZDAN, ne kadarının da BİZİM DIŞIMIZDAKİ ŞARTLARDAN kaynaklandığını saptayarak – kişi, kurum ve kuruluş olarak – altını, önemle çizmeliyiz…

***
Unutmamak gerekir ki: Yüzde yüz değilse bile – en azından gerçeğe yakın bir vizyon – hiç olmamasından çok daha iyi ve yararlıdır…

ÇATIŞMA KÜLTÜRÜ…
İçine itildiğimiz: “ÇATIŞMA KÜLTÜRÜ” ve bunun sonucu olarak oluşan, ‘negatif enerjiyi – pozitife dönüştürmenin başka bir yolu yoktur…
Hiç kuşku yoktur ki – toplum olarak – o derin çukurun içinde değiliz – belirli yamaçlara da tırmanıyoruz ama akıldan çıkamamamız gerekiyor ki… o çukurdaki yaşanmışlığın ‘önümüzde biriktirdiği’, o kadar olumsuz tortu vardır ki!..

ÖRNEKLEME…
İsterseniz konuyu, bir örnekle daha da somutlaştıralım: Ör: Biz gerek toplum gerekse kişi olarak, ‘ZAMAN VE MEKAN’ kullanmasını beceremiyoruz… Dikkat edin: ‘Gerek kamu gerekse özelde’ bütün birimlerimizde, bu ‘gerçeği’ fitil fitil burnunuzdan gelerek yaşarsınız…
Her şeyimiz ağır ağır ve ağırdandır…
Değil mi ki, taa çocukluğumuzdan, bazen yumuşaklıkla, bazen de, başımıza vura vura bize belletilmiştir: “Acele İşe Şeytan Karışır…’ ‘İşin iyisi altı ayda çıkar…’, ‘Ağır ol da Molla desinler…”, “Bak o ne ağır çocuk ne ağır genç, ne ağır kadın vb.”… “Ağır ol bakalım, şeker suya mı düştü…”

***
Bunları duya duya, öylesine bir sıkıntıya hapsolur ki insan ruhu… “Hay, başımıza ağır taşlar düşsün…” dememek için kendini güç tutar…
Keşke, tutmasa ya…
Ama, nasıl olur…
Sonra, elalem ne der!
Öyle değil mi?...


--------------------------------------------------------------------------


TEK BAŞINA KURTULUŞ YOK…

Son dönemlerde, sadece ülkemizin, “kış mevsiminin durumunu” değil… Her yıl yaptığım gibi “ayrıntı gözlemciliği – kış imgesinin getirdiklerini” değil… Daha çok “İnsan unsurunu” gözlemliyorum…
Aslında ben ‘Kışı’ pek sevmem… Çünkü,
Kış tüm ayrıntıların silindiği – hele de ülkemizde – ‘umutsuzluk ve cansızlıkta’ her şeyin neredeyse birbirine benzediği görüntüsünü veren ve belli bir, ‘yas, hastalık, yokluk, sevgisizlik vb. durumlardaki insanların: “Ölüme ilişkin düşlerine, korkularına, tasarım ve duygularına bağlı etkiler doğurur…’
Bizde pek kar yağmasa da ‘beyazın, neden ölümün rengini çağrıştırdığı da’ ortadadır…
Eğer maddi ya da manevi olumsuzluklar içinde – özellikle de tüm renklerin silindiği… Ya da, birleşip tek renk aldığı “duygusal beyazlıkta… her şey… görünüşte ‘tek şey’ gibidir…”

BİR OLAN…
Genelde, bir olan, çelişkisiz… Ve… bundan dolayı da ‘bölünmez’ olandır…
“Ölüm” olgusu da aynı kavramlara dayanır… Ve, dinsel – geleneksel düşüncede, değişimin hareketin, çelişki ve bölünmenin son bulduğu bir, “mutlak bütünlük” tasarımıyla beslenir…
Epikuros,  “Ölüm varken biz yokuz… Biz varken de “ölüm” olmayacak… Onunla, hiç karşılaşmayacağız… Öyleyse, korkmak neden!” demişti… Demek ki ölüm, başlangıcı ve sonucu kendi içinde… Dışıyla, geçiş ve bağlantı tanımayan yalın bir gerçekliktir…

***
Ölümün, yaşamdan başka bir şey ve bir son, bir yokoluş olmadığını ilk sezen Herakletios oldu: Bir dönüşmeydi ona göre ölüm denilen şey. Hareket ve çelişme son bulmuyor, ölümle de sürüyordu. Herakletios’u, kendi köklerinden biri sayan Hegel, yaşamın, ölümün tohumunu kendinde taşımasının, diyalektiğin gereği olduğunu öne sürdü… Karşıtlık, aynı zamanda bir içercilikti ve karşıt kavramlardan biri olmaksızın, diğeri olamazdı…

BENZETME…
Politikanın, ‘bir bütünleme ve benzeştirme eylemi olduğu’ söylendiğinde… Kapitalizm tarafından zaten eşitlenmiş, benzetilmiş ve aynılaştırılmış… ama aynı zamanda parçalanmış ve bölünmüş, dağıtılmış olmalarına aldırmıyorlar… Ama, kendilerine, başka bir sınıfın – işçi sınıfının – evrenselliği önerilince, tüyleri diken diken oluyor…
Kendilerine ait, kendilerine benzer kıldıkları evlerinde – evrensel çapta parçası oldukları kuşatmadan kurtulacaklarını düşlüyorlar…
Bir ölçüde doğrudur bu…
Yalnızca, bize benzer bir yerde, karşıtı olduğumuz başka şeyin belirlediği ‘bütünlüğü’ aşabiliriz… Ama hiçbirinin evinde, ilkbahar yok! Yaşanacak her ilişki, yapılacak her iş, gereksinimi duyulan her madde, kendi evleri içinde de ‘kış tarafından’ belirlenmiştir…

***
O, ESKİ SÖZÜ HATIRLAMANIN
TAM DA ZAMANIDIR:
TEK BAŞINA KURTULUŞ YOK… 


-------------------------------------------------------------------------------

BİR YORGUN AĞAÇ Kİ

Son duanın çarmıha gerildiği gecelerde
kristal ışıklarda yapayalnız
kalan günahkarlarız…

Yıllardır kan ve kin emziriyor hayatımızı
“Tanrılar bizde doğar, bizde ölürdü…”
Ve biz
hep en uzakları gitmeyi düşler dururduk
en yakınlarımıza hasreti büyütürken…

Adı olmayan bir hiçlik
bir yumak sessizlikti
kedisi dahi olmayı beceremediğimiz
hayat…

Hep sorular koydu önümüze
hiç bitmeyen bir sorgu oldu
yaşamak…

Çoğumuz o loş odalarda
kimsesiz bir çocuğu bırakıp arkamızda
yavaşça çekildik kıyılarından…

O yüzden
hala üşüyor
ve hala inciniyoruz
kırılan bir dal sesinden
Ve, akşam ayazından…

Bir yorgun ağaç ki
hala direniyor zamana…

N CAHİT

Bu haber toplam 333 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 164. Sayısı

Adres Kıbrıs 164. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler