1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÇARE BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ…
ÇARE BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ…

ÇARE BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ…

Hiçbirimiz, yaşanan olaylara kayıtsız kalarak, kendimizi aklayamayız… Unutmayalım sakın… SESSİZLİK de SUÇTUR…

A+A-

Tufan Erhürman’dan…

ÇARE BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ…

Son dönemlerde, ülkemizde, “örnek bir yazar göster” deseniz, hiç tereddütsüz Tufan Erhürman’ı gösteririm. Nedeni ise, başarılı bir hukukçu olarak aynı başarıyı yazın – özellikle de –“roman” alanında da gösterdiği için…

Aslında, her yazısı, büyük bir keyifle okunup özümsenebilir Tufan’ın; ama, “Yüzleşme ve Yozlaşma romanları” ülkemiz ‘roman’ türünün en başlarına yerleşti bile…

Değindiğim gibi o, bir hukukçu. Bu alanda da yazdığı dört kitaba, “beşincisini” eklemiş…

ÇARE BAŞKANLIK SİSTEMİ Mİ…

Evet, Işık Kitabevi Yay. çıkan yeni kitabının adı bu… Kitabın alt başlığındaki ibare ise şöyle: “KKTC’de Hükümet Sistemi Tartışmaları ve Başkanlık Sistemi.”

Kitabıyla ilgili ilk sözü ona verelim:

“1960 Anayasası’nda düzenlenmiş olan, ‘Başkanlık Sistemi’, hem ‘Kıbrıs Türk’ Federe Devleti’ döneminde, hem de ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ kurulduktan sonra, sürekli olarak, Kıbrıslı Türklerin gündeminde kalmıştır.

(…) Konu, son zamanlarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki siyasi yapıda yaşanan sorunlar dolayısıyla yeniden gündeme gelmiştir. (…) Ülkemizde, siyasi ve hukuki sorunlara bilgi sahibi olmadan ve yeterince araştırma yapmadan çözüm önermek maalesef bir alışkanlık haline gelmiştir. Elinizdeki kitapçık, başkanlık sistemi konusunda sağlıklı bir tartışma yürütebilmek için ihtiyaç duyulduğuna inandığım verileri ve görüşleri içermektedir…”

***

Konunun uzmanı olarak Tufan’ın da vurguladığı gibi, “Kamu hukukunda ve siyaset biliminde siyasi kurumların siyasi sistemi ve toplumu dönüştürme kapasitesi her zaman tartışılmalıdır” doğru yaklaşımına… Şu anki sistemimizi ve ‘başkanlık sistemini’ bu ülkenin vatandaşı olarak çok iyi bilmemiz ve bizi çok yakından etkileyecek olan değişimlerde karar verme kapasitemizi iyi kullanmamız babında, bu (104) sayfalık kitabın’ altı çizilerek okunması farzdır, diye inanıyorum.

Dört bölümden oluşan kitabın tüm bölümlerini vermem olanaksız olmakla birlikte, bölüm başlıkları ve önemli maddelerini paylaşayım sizlerle:

1.    KKTC’DEKİ HÜKÜMET SİSTEMİ

İ) Yarı Başkanlık sisteminin Tarihçesi…

İİ) Yarı Başkanlık Sisteminin Tamamlayıcı Unsurları ve KKTC’deki Hükümet Sistemi

 

II. BAŞKANLIK SİSTEMİ

i)Tarihçesi İİ) Tanımlayıcı Unsurlar iii) Başkanlık Sisteminin Olumlu Olduğu Düşünülen Yanları. IV) Güçlü Yönetim v) Hesap Sorulabilirlik. Vı) Başkanlık Sisteminin Sakıncalı Olduğu Düşünülen Yanları.

 

A-   Sistemin Katılığı, Çift Meşruiyet Sorunu ve Rejim İstikrarsızlığı.

B-   “Ya Hep Ya Hiç Oyunu” ve Kutuplaşma. C- Kişiselleşme D- Sistemin Ilımlaştırıcı Bir Devlet Başkanından Yoksunluğu.

III. BAŞKANLIK SİSTEMİ ÖRNEKLERİ VE SİSTEMİN KKTC’YE UYGUNLUĞU…

1-   Başkanlık sisteminin Sakıncalarının Görülebilmesi İçin En Uygun Laboratuvar: Latin Amerika

2-   Başkanlık Sisteminin ABD’de Başarılı Olmasının En Önemli Nedeni: Disiplinsiz ve Ilımlı Siyasi Partilerin Bulunduğu İki Parti Sistemi.

3-   Güney Kıbrıs’ta Başkanlık sistemi

4-   Başkanlık Sisteminin KKTC’ye Uygunluğu

 

Ve: SONUÇ

SESSİZLİK DE SUÇTUR…

Hepimiz yaşadık – yaşıyoruz ve biliyoruz ki, “1960 Anayasası”nda düzenlenmiş olan “Başkanlık Sistemi” konusu, gerek KTFD ve gerekse KKTC dönemlerinde, neredeyse gündemden hiç düşmemiştir.,

Özellikle de son dönemlerde ülkemizde ve “siyasi yapıda” yaşanan onca sorun nedeniyle, hep “gündemimizin baş köşesinde” olmuştur… ve,

Tufan’ın da önsöz’ünde belirttiği gibi:

“ülkemizde, siyasi ve hukuki sorunlara, bilgi sahibi olmadan ve yeterince araştırma yapmadan çözüm önermek… maalesef… bir alışkanlık haline gelmiştir…”

İşte bu kitap, bu konuda bize gerekli veri ve görüşleri sağlıklı olarak edinmemizin sağlam bir temelidir. O yüzden, bize böyle bir ‘kaynak eser’ kazandırdığı için, toplum adına teşekkürlerimi sunuyorum ona…

 

Bu eser gibilerinin çoğalmasını yürekten arzuluyorum…

 

 

Ve, sevgili insanımız, lütfen artık, neler yapmamız gerektiğini konuşmaktan vazgeçip… bir an önce, BİRŞEYLER YAPMALIYIZ…

Unutmayalım…

Başta, yazarı – çizeri, politikacısı, Sivil Toplum Örgütleri, bu ülkede olan biten her şeyden sorumludurlar…

Hiçbirimiz, yaşanan olaylara kayıtsız kalarak, kendimizi aklayamayız… Unutmayalım sakın… SESSİZLİK de SUÇTUR…

 


SORGULA…

AMA, ÖNCE KENDİNDEN BAŞLAYARAK…

Şaşkın ve umutsuzluk içindeyiz…

Kazananın olmadığı, başarmış (ne bileyim, zengin olmuş mesela) ya da huzura ermiş, belli üst mevkilere gelenlerin bile, mutsuz ve endişeli, hatta köşeye sıkışmış ürkek bir hayvan gibi gerilmiş olduğu ‘toplumsal bir çöküntünün’ içinde yaşıyoruz. Sevgi ve şefkat pınarları kurumuş, sağduyusunu yitirmişler diyarının yaratıkları gibi, ‘inançsız ve güvensiz’ bir koşuşturmanın içindeyiz…

Yıllar yıllardır hep üstün tutulan erdemler ve değerler, basit çıkarlar uğruna bazılarımızca ikiyüzlülüğe kurban edilirken… İnsanımızın, kendine ve başkalarına saygı duymasını sağlayan her şey, paraya, çıkara ve oya tahvil edilerek, menkul değerler borsasında tepetaklak düşüşe bırakılmış…

Dibe vurduk!

Her taraf maddi manevi pislik, kan ve irin içinde… Kaçakçılar, katiller, mafya kabadayıları ortalığı sardı…Hiç hak etmeyenler, “seçkin zevat” statüsüne terfi ettirildi… Çeteler kabul görmeye başladı…

Emek, dürüstlük, alın teri, hakkaniyet artık modası geçmiş, üstü çizilmiş diğerler statüsüne aktarıldı.

NEDEN BÖYLE OLDU…

Böyle bir ortamda, korkmuş, sinmiş, içi burkulan ve çaresizlik içinde debelenen insanların / insanımızın dile getirdiği, yanıt aradığı bir soru bu… Herkesin beklediği, “eski günlerimize ve değerlerimize dönmek çok çok güç… hatta, olanaksız. Çünkü,

Dar anlamda bireysel maddi çıkarların” amaç edinildiği bir toplumda, “etik bir tavır almaya geçiş” çoğu kişinin sandığından çok daha radikal bir geçiştir…

Bunları yazarken, geçen gece bir yabancı kanalda izlediğim bir belgesel geldi aklıma: Bir yanda Ruanda’da açlıktan ölen insanlar… Bir yanda da Avustralya’nın en iyi bağlarının şarapları ekrana getirilerek, izleyiciden bir karşılaştırma yapması isteniyor, sonra da telefon bağlantılarına yer veriliyor…

Yanıtları da izledim uzun süre, kendi yanıtımı da geçerli kılarak… Sonuç, aşağı yukarı şöyle çıktı: “Açlıktan ölen insanların ihtiyaçlarıyla karşılaştırıldığında… En iyi bağların şarapları dahi önemsiz kalır… Kalmalıdır…”

***

Tabii, bu - burada bitmedi… Ve, ısrar üzerine izleyicilerin değerlendirmeleri özet olarak not edildi ve sonuçta – özetle – şu karar da verildi:

“Yaşama, etik bir yaklaşım, eğlenceyi ya da güzel yemeklerden  ve şaraplardan tad almayı da yasaklamaz; ancak, bizim öncelikler anlayışımızı değiştirir… Modaya, gittikçe daha incelen gastronomik zevkleri tatmin arayışlarına sarfedilen çaba ve para, lüks araba piyasasına yapılan fazladan harcamalar; bütün bunlar, kendilerini davranışlarından etkilenen diğer insanların yerine koyacak kadar radikal bir perspektif değişimini geçekleştirebilen kişilerin gözüne aşırı orantısız görünecektir…

Peki, ne mi olmalı…

Etiğin çemberi gerçekten genişliyorsa ve daha yüksek bir etik bilinç düzeyi yaygınlaşıyorsa… içinde yaşadığımız toplum ancak o zaman değişecektir… Bu böyle biline…

 

SARTRE’I OKUMAK…

Bu günlerde Sartre’ı yeniden okuyorum. İlk okuduğumda altını çizerek yarına notlar ekleyerek okuduğum için, böylesi ondan sonra okuyuşlar çok zevkli oluyor. Ör, şu düşüncelerine bir bakın:

“Politik eylemin, içerisinde edebiyatın özgürce anlatım bulacağı bir dünya oluşturması gerektiğini düşündüm: Sovyetlerin düşündüklerinin tersi; fakat, edebiyatın sorununa hiçbir zaman “politik biçimde yaklaşmadım… Onu, özgürlüğün biçimlerinden biri olarak göz önüne aldım daima.”

Bu kitabında Sartre’la tam da edebiyatla ilgili bir sürü sorunun yanıtını aradığım bir döneminde buluşmuştum… Edebiyat düşüncesinin, yazmanın,yazarlığın ne anlama geldiğini etraflıca anlatıyordu…

Yine onunla ilgili ne bulursam okuduğum dönemde ve o ortamda pek ilgi görmediğini de hatırlarım.

Kimsenin Sartre’i dinleyecek, okuyacak zamanı yoktu!

Kuşkusuz Sartre, bir tabu değil, gerçekti.

Hayatının her döneminde insanın önüne çıkabilecek aydınlık bir yüz, ışıltılı söz bilgesi, uyarıcı bir ilaç’tı bazen de… Onunla acının kaynağına indim… Nİetzche’ye, Dostoyevski’ye, Kafka’ya daha farklı bakar oldum… Beni getirdiği kıyıda, bana bir şeyler söyleyen –sözü olan – yazarlar oldu.

Elbette ki, yalnızca Sartre’i okumadım. Aynı okuma ekseninde Camus da vardı, Talstoy, Heminguay, Kafka da

Yüzümü  yüreğimi onlara döndüm, onlarla yol almaya başladım bu dönemeçte… Evet, Sartre bir dönemeçti benim için…

“Dur ve bak” diyor…

Bak ama anla

Anla ama kavra

Kavra ama sorgula…

Sorgula, ama önce kendinden

Birey olma konumundan

Başla…” diye de, hem kendi hem de okuyanın yoluna / yolculuğuna “ışık” düşürüyordu…

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1248 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler