1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Canlarımız Yitip Giderken veya Fatoş’u Unutamama
Canlarımız Yitip Giderken veya Fatoş’u Unutamama

Canlarımız Yitip Giderken veya Fatoş’u Unutamama

İlksoy Aslım: Sevgili Niyazi (Kızılyürek) geçtiğimiz günlerde kendi kişisel hayat hikâyesini tarihsel bir perspektifle yazmaya başladı. İyi de etti. Bence de Kıbrıs’ta eli kalem tutan herkes kendi hikâyesini yazmalı. Yazmalı ki yaşamın kötü anıları

A+A-

 

 

İlksoy Aslım

ailksoy@yahoo.com

 

 

Sevgili Niyazi (Kızılyürek) geçtiğimiz günlerde kendi kişisel hayat hikâyesini tarihsel bir perspektifle yazmaya başladı. İyi de etti. Bence de Kıbrıs’ta eli kalem tutan herkes kendi hikâyesini yazmalı. Yazmalı ki yaşamın kötü anıları yanında güzelliklerin de varlığını hatırlayalım. Bugün yazacaklarım siyasi tahlil bekleyen okurları hayal kırıklığına uğratabilir! Ama ne yapabilirim ki! İnsan bazen sadece beyinle değil yüreğiyle de yazmalı.

Oturup “hemencecik” yazı üretebilen biri değilim. Yazmak için öncelikle birçok şeyi biriktirmek gerek. Sonra yazma eylemi yaşamın bir parçası haline gelmeli ki, Tufan (Erhürman) ve Doğan (Tılıç) hocaların hayranı olduğum yazma hızı yakalanabilsin. Kolay yazamıyorum dedim ama hiçbir zaman bahsedeceğim iki yazımdaki kadar zorlanmadığımı itiraf etmeliyim. Diğer bir şekilde ifade etmek gerekirse başka hiçbir yazımda gözyaşlarım görüşümü engellemedi, parmaklarım bilgisayar tuşları üzerinde donup kalmadı. Yazmak bazen işte böylesine zor olabiyormuş.

Fatoş (Fatma Aktoprak Bilge) için yazmaya çalıştığım bu yazı ve yaklaşık iki yıl önce Hakkı Alpagut için yazdığım diğer bir yazı beni çok zorladı. İnsan değer verdiği kendisi üzerinde önemli etkisi olduğuna inandığı kişileri kaybedince demek ki böyle sonuçlar çıkıyormuş ortaya. Bilmiyordum, öğrendim. Ölümün adı kalleş deniyordu. Öyleymiş. Hep birlikte yaşayacağımızı düşündüğümüz güzel günlere varamadan gerçekleşen ayrılıklar... Evet ölümün adı kalleş!

 

Uzaktaki Akraba Çocuğu   

         Akrabalarımın çoğunu çok geç tanıdım. Babamın işi gereği 1960-1971 yılları arasında Limasol’da yaşadık. Örneğin halamı, 1970 yılında dedem ölüm döşeğindeyken tanıdım.

Fatoş ile görece olarak daha erken tanıştık. Hatırlayınca dudağıma bir tebessümün gelip yerleştiğini hissediyorum. 1971 yılında ailemden zorunlu olarak ayrılınca Peristerona’da dedemlerin yanında kalmaya başladım. Lefkoşa’ya okula gidebilmek için Elye otobüsü en uygun ulaşım aracıydı. “Gara Mehmed”, otobüsüyle Angolem’den öğrencileri topladıktan sonra Peristerona’dan beni de alırdı. Yabancı biri olarak otobüste yaşadığım sorunları düşünün. Benden büyük öğrencilerin oyuncağı olmuştum. Otobüste sürekli kitap okumam da ayrı bir dertti. “İnek” benim için kullanılan en nazik tanımlamaydı.

Artık “inek” olmaktan vazgeçme aşamasına yaklaşmıştım ki, ön sıralarda oturan bir “abla” kitap okumanın dalga geçilecek bir özellik değil erdem olduğunu söyleyerek beni hararetle savundu. Tanıştık. “Abla” gerçekten ablammış. Sonuçta Elye otobüsü benim üç yeğenimi, Fatoş, Abdullah ve Mehmet’i tanıdığım mekân oldu. Bir gün Angolem’e gittik. Orada anne Neriman yenge, baba Salih dayı ve yeğenlerim Ahmet ve Destine’yi tanıdım. 1974’e kadar tatillerde veya hafta sonları Angolem’de Salih Dayımın evinde çok kez misafir oldum. Evin oğlu gibiydim ve kendimi bir misafir olarak hissetmedim.

1970’lerin başlarında okuyabilecek kitap bulmak veya satın almak maddi olarak çok kolay değildi. Okuyacağım kitapların yerini bana Fatoş gösterdi. Devlet Kütüphanesi Dikili Taş’ın hemen yanındaydı ve “Bandabuliya”nın yanındaki otobüs durağından Fatoş tarafından kütüphaneye götürülüp üye yapıldım. Böylece, beni, 1974 yılı ortalarına kadar her hafta birkaç kez uğradığım, o “tapınağa” götüren Fatoş en sevdiğim kişilerden biri oldu.   

 

Fatoş Türkiye’de

Fatoş lise eğitimini tamamlayıp 1972 yılında Ankara’ya, 1973 yılında da İnşaat Mühendisi olacağı İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gidince onunla temasımız azaldı. Yaz tatillerinde zaman zaman görüşüyor, okuduğumuz romanları tartışıyorduk. Bir karşılaşmamızda Orhan Kemal’ın Hanımın Çiftliği kitabından söz ettik. Çok basit ve anlayabileceğim bir şekilde konuştu. Çukurova’yı anlamıştım. Yıllar sonra o gün bana anlatmayıp kafamda soru işareti olarak bıraktıklarının neler olduğunu öğrenecektim.   

1978’de üniversiteden mezun oldu. 1973 yılından onu kaybettiğimiz Eylül ayına kadar İstanbul’da bir yardım meleği olarak yaşadı. Kardeşi Abdullah Aktoprak Ankara’da yaşadığı sürede Kıbrıs’tan gidenlere nasıl yardımcı olmak için çırpınıyorsa Fatoş da İstanbul’da öyleydi. Abdullah Kıbrıs’a döndü ama Fatoş İstanbul’da kaldı. Sevdalanmıştı. 1980 yılında Vedat Bilge ile evlendi ve İstanbul’a yerleşti. 1982 yılında İstanbul Üniversitesi’nde İşletme Masterini bitirdi. İki yıl sonra Fatoş ile Vedat'ın dünyalar güzeli kızları Pınar doğdu. Pınar, Fatoş ile Vedat’ın en büyük eseri. Bugün Berlin Teknik Üniversitesi’nde doktora yapıyor. Doktora konusu Kıbrıs’a da uygun olmalıydı. Öyle de oldu. Tezinin ismi çok uzun. Kısaca “sürdürülebilir enerji kaynakları” üzerinde çalışıyor.  

Fatoş’a dönersek, o bir Kıbrıs aşığıydı. Kıbrıs ile bağlantısını hiç koparmadı. Sürekli Kıbrıs’a geldi. Geldiğinde öncelikle yaşlıları ziyaret ederdi. “Onların önceliği var” derdi. Çocuklarla, gençlerle vakit geçirmeyi çok severdi. Onları sıkmadan tavsiyelerde bulunmayı, “iyi insan” olmanın önemini anlatmayı severdi. Pınar’ın bana yazdığı gibi “çevresinde pek çok kişinin daha çok okumasına, doktora yapmasına ön ayak olmuş” biriydi. Empati yeteneğiyle insanları kolayca anlayabiliyor, tavsiyelerde bulunabiliyordu. Öngörüleri, yorum ve analizleri isabetliydi. Hakkı Alpagut’un ölümünden sonra yayımladığımız broşürde şöyle yazmıştı. “Hakkı ile gerçekleştirmek istediğimiz projelerimiz vardı. Bundan sonra yeni yol arkadaşları ile yolumuza devam edebiliriz ve umarım gençler de desteğini bizden esirgemez.” Fatoş projelerini bizimle paylaşacaktı, beraber çalışacaktık. Olmadı. Belki Pınar ile çalışırız bir gün, kim bilir!

Gençlik yıllarında hobi olarak resim yapardı. İstanbul... İnsanın enerjisini alan o yoğun yaşam temposuna sahip dev şehir. O bile Fatoş’un çeşitli kuruluşlarda aktif  olarak çalışmasını engelleyemedi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Buğday (Ekolojik Yaşamı Destekleme) Derneği çalıştığı kuruluşlardan bazılarıydı. Koca İstanbul onu son yolculuğuna hazırlarken dostlarını bir araya getirdi. Onun anısına yapılan anma töreninde, bu derneklerin üyelerinin yanı sıra İstanbul Teknik Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi’nden dostları ve yazar Gülten Dayıoğlu ile eşi Cevdet Dayıoğlu da vardı.    

 

İyi ve Sıra Dışı Olmak

Şimdi düşündüğümde, Fatoş’un üzerimdeki etkisinin büyüklüğünü anlayabiliyorum. Israrla üstünde durduğu “iyi insan yaratılmalı” söylemi beynime kazınmıştı. 1983 yılından 1998 yılına kadar yöneticilerinden biri olduğum Güzelyurt Sanat Derneği’nin birinci amacının “iyi insan” yetiştirmek olarak saptanmasını ben önermiştim. Derneğimiz zaman zaman belli çevreler tarafından karalanmaya çalışılırken “iyi insan” yetiştirme çabamıza tek lâf edemediler. Bilinçli veya bilinçsiz, her durumda bizler “iyi insan” olmaya çalışırken aynı zamanda “sıra dışı” da olmaya çalıştık. Tıpkı Fatoş gibi. Çevremize baktığımız zaman gördüğümüz “vıcık vıcık” insan ilişkileri “Fatoş”ların bu ülkede çoğalmasının ne kadar gerekli olduğunu çok güzel anlatır.

 

Kötü Hastalık: Kanser

         Fatoş kanserden öldü. Türkiye’deki en iyi doktorların gözetiminde yapılan tüm müdahalelere rağmen onu çok kısa sürede kaybettik. Annesi Neriman yenge, anneannesi Fatma nene de aynı hastalıktan öldü. Fatma neneyi 1964, Neriman yengeyi ise 1986 yılında kaybettik. Dünyada kanser tedavi edilebilen bir hastalıkken, yurdumuzda hâlâ kanserden ölümlerinin yaygın olarak devam etmesi insanı isyan ettiriyor. Yeğenim Erol Baysal’a soruyorum niye böyle diye? Cevap olarak bana gazetelerde çıkan bazı yazıları gönderiyor. Okuyorum, isyan duygum daha da çoğalıyor. Geçmişte yaşanan kanser vakalarına gösterilen kayıtsızlık inanılmaz bir biçimde günümüzde de devam ediyor. Bu sorunu tartışmayı başka bir yazıya bırakıyorum.  

 

Sonuç Yerine

Bizdeki insan aklının uzun zamandan beridir tutuk olduğunu biliyordum. Ancak sağlık gibi bir konuda bu akıl tutulmasını neden aşamadığımızı da sorgulanmamız gerektiğini düşünüyorum. Fatoş’u kaybettik ama geride kalan Fatoşları kurtarmanın bir yolu olmalı! Genç ölümleri kaçınılmaz bir yazgımız olmamalı!

Sorular zor; cevaplarını bulmak daha zor... Belki önce sevgili Destine’nin çığlığına kulak vermeliyiz. Destine Fatoş’un kız kardeşi. Gurbette, Avustralya’da yaşıyor. Çocukluğundan beri yazıyor. Yazdığı şiirlerin bir kısmı bende mevcut. Umarım bir gün şiirlerini okurla yeniden paylaşmak ister. “Benim” diyen şairleri yaya bırakan  o güzel şiirlerini.

Bir şiirini verdi Destine bana. Verirken “bu şiir hiç bir sanat kaygısı taşımıyor İlksoy” dedi. Bu şiir Destine’nin isyanı. Kaybettiği nenesi, annesi, ablası, babası ve abisi ses veriyor onun şiirinde. Varsın şiirinin edebi değerinin düşük olduğunu düşünsün Destine. Öylesine içten ki... Bence dünyalara değer.                             

 

GİDENLERİMİZE

Topraktan geldik

         Ak topraklar olduk

… ve toprağı sevgiyle işledi ellerimiz

Gözümüzün nuru oldu toprak;

Alnımıza biriken ter

         ellerimizdeki nasır

                   ve yüreğimizdeki isyan oldu

…..

Ve amansız ve zamansız

Bağrımızdan kopardık sizleri sessiz çığlıklarla

Son çağrısına boyun eğdik toprağın çaresiz;

         Titredi ellerimiz…

         kan ağladı yüreğimiz…

geri verdik sizleri o engin sonsuzluğuna

                   kenetlendi bedenleriniz

....

Huzur içinde uyuyun

 

                                                                      Destine Yazgın Aktoprak

                                                                               2010 / 2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 717 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler