1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Çalışmak Özgürleştirir mi?
Çalışmak Özgürleştirir mi?

Çalışmak Özgürleştirir mi?

Evren İnançoğlu: “Boş zaman değerleri”ne sahip kişiler, çalışma saatlerinin azalacağı, insanların artan boş zamanlarında ilgi duyup, zevk aldığı faaliyetlere yöneleceği bir dünya tahayyül ettiler

A+A-

 

 Evren İnançoğlu
         evren_inancoglu@yahoo.com

 

 

“Boş zaman değerleri”ne  sahip kişiler, çalışma saatlerinin azalacağı, insanların artan boş zamanlarında ilgi duyup, zevk aldığı faaliyetlere yöneleceği bir dünya tahayyül ettiler. Bugün böyle bir dünyanın çok uzağındayız. Çalışma, insan hayatında her zamankinden fazla yer kaplıyor. Çalışma saatleri azalmadığı gibi, çalışma hayatıyla  ilgili hususlar, işte geçirilen zaman diliminin ötesine sızmış durumda.

 

İş stresi, işini kaybetme kaygısı ve gelecekle ilgili belirsizlik, çalışma hayatının etkilerini iş saatlerinin ötesine taşıyan etkenlerden bazıları. Bir başka etken ise otorite sorunu. Yeni kapitalizmle birlikte şekillenen “genel kabul görmüş” yeni yönetim uygulamaları, çalışma hayatı ile mesai dışı hayat arasındaki çizgiyi belirsiz hale getirdi. Çalışma hayatı ve özel hayat bir birlerinin içine geçti. Yönetim guruları,  yönetimde “insanca” yaklaşım çerçevesinde amirlere astlarıyla “arkadaşlık” ilişkiler kurmalarını salık veriyor. Çalışanların lehine gibi görünen bu yaklaşım, iş yerindeki otoritenin çalışanlarla daha fazla zaman geçireceği anlamına geldiği için, paradoksal olarak çalışanlar için sıkıntı vericidir. Bu konuda Sloven düşünür Slavoj Zizek ve yazar Sabahattin Ali’ye kulak vermekte fayda var.

 

Zizek  şöyle yazar: “Geleneksel otorite figürü (patron, baba) resmi otorite kurallarını izleyerek gerekli saygıyı görmekte ısrar eder; müstehcen ve alaycı lafların onun arkasından söylenmesi gerekir. Oysa günümüzün patronu ya da babası, ona bir arkadaş gibi muamele etmemizde ısrar eder, bize zorlama bir samimiyetle hitap eder, cinsel imalarla bombardımana maruz bırakır, bizi birlikte içmeye ya da kaba saba şakalar yapmaya davet eder, ki bütün bunların amacı erkekler arasında bir bağ kurmaktır; ama bu arada otorite ilişkisi (bizim astı olmamız durumu) aynen kalır, hatta saygı gösterilmesi ama hakkında konuşulmaması gereken bir tür sır muamelesi görür. Astlar için, böyle bir birleşim geleneksel otoriteden çok daha klostrofobiktir. Bugün özel ironi ve alay alanı bile elimizden alınmış durumda, çünkü efendi her iki düzeyde de, hem otorite hem arkadaş sıfatıyla mevcuttur”

 

Türk romancı, öykücü ve şair Sabahattin Ali  “Kürk Mantolu Madonna” isimli muazzam romanında çalışma hayatında amirden arkadaşa geçişi tersine çevirir. Sabahattin Ali  iki arkadaşın  iş yerinde ast üst ilişkisi içinde bir araya gelmelerinin, ast pozisyonunda olan  için yarattığı psikolojik gerilimi çok iyi betimler. Romanın kahramanı işini kaybetmiş yeni bir iş aramaktadır. Bir gece, yolda yürürken, kadim bir okul arkadaşı olan Hamdi onu arabasına alır. Arkadaşının işini kaybettiğini duyan Hamdi, yönetici olarak görev yaptığı şirkette ona iş verilmesini sağlayabileceğini söyler. Ertesi gün  Hamdi’nin çalıştığı yere gittiğinde, ikisi için artık herşey çok farklıdır. Aralarındaki ilişki, tahakküm ilişkisine dönüşme potansiyeli çerçevesinde yeni bir boyut kazanmıştır. Sebahattin Ali, iki arkadaşın işyerinde karşılaşmalarını romanında şöyle anlatır:

“Hamdi önünde serili duran bir sürü kağıt ve içeri girip çıkan bir sürü memurla meşguldü. Bana başıyla bir iskemle gösterdi ve işine bakmaya devam etti. Elini sıkmaya cesaret edemeden iskemleye iliştim. Şimdi onun karşısında hakikaten amirim, hatta velinimetimmiş gibi bir şaşkınlık duyuyor ve bu kadar alçalan benliğime bu muaemeleyi cidden layık görüyordum. Dün akşam beni yolda otomobiline alan mektep arkadaşımla, on iki saatten biraz fazla bir zaman içinde, aramızda ne kadar büyük bir mesele hasıl olmuştu. “ Romanda anlatılan  arkadaştan amire geçiş,   amirden arkadaşa geçiş kadar problemlidir. İki durumda da  “amir” ve “arkadaş” aynı düzeyde, aynı kişide toplanmıştır.

 

 “Ben eve iş götürmem” dendiğini sıkça duyarız. Oysa günümüzde iş zaten evdedir. İş, gittiğimiz heryere bizimle beraber gelir; İş stresiyle gelir, işi kaybetme kaygısıyla gelir, yarınların belirsizliğiyle gelir. İşyerindeki otoritenin, farklı kisvelere bürünerek, çalışanlarla daha fazla vakit geçirme talebi  ise mevcut sistemin alternatifinin olmadığı  inancı çerçevesinde şekillenen hegemonyanın gereğidir.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1121 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler