1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Büyükhan Günlüğü
Büyükhan Günlüğü

Büyükhan Günlüğü

Büyükhan Günlüğü

A+A-

Midyeler, kabaklar, dağarcıklar ve Kıbrıs tarihindeki hikâyeleri…
 

Stella Aciman

Büyükhan’ın üst katında, üç dükkândan oluşan bir sanat evi… Her köşesi buram buram Kıbrıs kokuyor. Elinize her aldığınız objenin geçmişle bir bağlantısı var. Özgül ve Nazım Kızılbora birlikte yola çıkmışlar ve Kıbrıs’ın geçmişini, gelenek ve göreneklerini yaşatmak, yeni nesillere öğretmek için çabalıyorlar.

Kendinizi tanıtır mısınız?
Erenköy’de doğdum, şu anda yaptığım sanatla ilgili her hangi bir eğitimim yok, keşke olsaydı o zaman sanırım daha başarılı olurdum. Burada gördüğünüz her şeyi ben ve eşim birlikte yaptık. Yokluktan var etmeyi öğrendik… Savaş geçirdik, yokluğu gördük. Resim yapmak, bir elişi becermek Allah vergisidir bana göre, eğer elinizden gelen bir şeyse yapabilirsiniz. Bende ve eşimde bu beceri var; mesela biz yeni evlendiğimizde evimizde hiç bir şeyimiz yoktu. Hem fakirdik hem de Erenköy’de yaşıyorduk, oraya hiçbir şey gelmezdi zaten. Pencereyi böldük dolap yaptık, evimizin içine denizden topladığımız taşlarla dekor yaptık, masa yaptık. Hiç bir zaman boş oturmayı sevmedik, hep bir şeylerle uğraştık, bu dükkanı açmamızın sebebi de budur.

Lefkoşa’ya ne zaman geldiniz?
1974 yılında savaş sonrasında geldik.

DENİZ KABUKLARI

Deniz kabuklarını nereden topluyorsunuz?
Adanın her yerinden topluyoruz, dört tarafımız deniz. Eskiden epeyce biriktirdiklerim vardı, sonrasında da toplamaya çalıştım ama son yıllarda deniz kenarları artık hep otel oldu, işgal edildi biz de gidemez olduk. Çok basıldığı için zaten gitseniz de oralarda bulamazsınız, basılmayan yerde vardır, denizin içinden hiç toplamam, canlıları asla toplamam, mutlaka sahile vuran ölü midyeleri toplarım, sahile vuranlar taşlarla sürekli yontulduğu için daha güzeldir, daha temiz ve parlaktır. Erenköylüyüm demiştim ya, orada akrabalarım, yakınlarım var,  onlar da topladıklarını bana verirler. Ben denize gittiğimde bazen denize girmeden geçiririm günümü, sürekli taş toplarım “aa bu taş çok güzel, işte bir tane daha buldum“ diye diye akşam olur. Eskisi gibi taş yok artık. Tenha yerlere, kuytu yerlere, burun tarafına gidiyoruz taş bulmak için. Eskiden Glapsides’e giderdim, özellikle fırtınadan sonra giderdim, oğlum derdi ki “fırtına çıktı, yarın sabah güzel kabuk olacak.” Sabah gider oralardan toplardım, ama inanın ki iki senedir gitmedim, ATV’ lerle geziyorlar kumsalda, eziyorlar ya da batırıyorlar bu yüzden bulamıyoruz. Bildiğim tenha yerler var, sağlığım müsaade ettikçe oralara gidip topluyorum.

Peki, işler nasıl?
Pek iyi gitmiyor. Büyük Han açıldığından beri buradayım, ilginç bir tarihi var o yüzden unutmadım, 2.2.2012… O zamandan beri buradayım, ilk açıldığında müracaat ettik, el işlerimizi beğendiler, buraya geldik. Bunların üzerine yoğunlaşmam rahatsızlığım nedeniyle oldu, uzun zaman kendimi bilmeden yattım. Eşim de hasta, ilaçlarını alıyor, istirahat ediyor, inşallah o da atlatır. Zaman zaman bu kapı kapanmasın diyorum, hem de gelip ağlıyorum burada. İşlerimize gelince görenler çok beğeniyor. Olağanüstü diyorlar, çünkü çok emeğimiz var, eskiyi de araştırıp Kıbrıs kültürünü yaşatmaya çalışıyoruz.  Amacımız biraz da gençlere geçmişi hatırlatmak. Buradan büyük bir maddi kazanç da beklemiyoruz, ancak kendini çevirsin, kiramız ödensin, azıcık bir katkı olsun. Bunun ötesinde gerçekten de fazla bir beklentimiz yok. Çok yapıp satma gailem de yok, yapayım güzel olsun, beğenilsin. Zaten yaptığımızı önce kendimiz beğenmeliyiz.

TURİSTE BAKIŞ!

Kimler daha çok ilgi gösteriyor Büyük Han’a?
Turistler aslında… Burada oturun göreceksiniz, yüzlercesi geçecek ama bir magnet bile almayacaklar. Gerçekten de almak mı istemiyorlar, yoksa rehberler mi öyle yönlendiriyor bilmiyorum. Belki de onların kültürlerinde hediye götürmek yok, bilemiyorum ama almazlar.  Eskiden buradan geçen her turiste ayağa kalkar “hoş geldiniz buyurun” derdim, ilgilenmeye çalışırdım, şimdi sadece işimi yapıyorum, eğer biri bir şey isterse o zaman ilgileniyorum. Bazıları içeri girer, sadece bakarlar. Turist geçeceğine bir Türk geçsin baksın, onlar mutlaka hediyelik için alırlar. Genel durum böyle, sadece bizim dükkâna has bir şey değil. Burada olmak, bir şeyler yaratmak, bir şeyler başarmak,  gittikçe kendinizi geliştirmiş oluyorsunuz. Mesela şimdi koza işi yapmaya çalışıyorum. Deniz kabuğundan bir şey yaptığımda, bir yol açılır ve daha çok ne katabilirim diye düşünüyorum, kendimi geliştiriyorum, her şeyi unutursunuz çalışırken, hastalığınızı unutursunuz.

Nasıl yapıyorsunuz, deniz kabuklarını işlemek kolay mı?
Bana göre çok kolay, çok da zevkli, şurada gördüğünüz panolar hep deniz kabuğudur, renk olayı yoktur, doğaldır ve Kıbrıs kabuklarıdır, 1969’da yapmıştım, bozulmadığının da kanıtıdır.

KABAK VE DAĞARCIK

Kıbrıs’a özgü neleriniz var, daha çok neyin üstünde duruyorsunuz?
Kıbrıs’a özgü fırınlarımız var. Kabaklar, geçmişte tuzluk da yapmıştım kabaktan, 30 sene de kullanmıştım. Kabak çizilir, bildiğiniz küçük bıçakların tersiyle tek tek çizilir, bu desenler ortaya çıkar, eskiden boya yoktu, tencere isiyle boyanırdı. Sonra istediğiniz kadar yıkayın, hiçbir şey olmaz, rengi değişmez, ebediyen kalır. Ayrıca su kabı ve şaraplık yapılırdı; kabağın içi oyulur ve çam sakızı dökülürdü içine, mis gibi kokardı, sakız değmezse içine kötü kokar kabak. Burada gördüğünüz bütün ürünlerin yüzde doksanını eşimle biz yaptık.

Kabakları nasıl buluyorsunuz?
Kabakları kendim yetiştiriyorum, bulduğum yerden de satın alıyorum. Yedidalga’da kız kardeşim var, oralar daha sulak, yetiştirdiklerini bize veriyorlar. Bunların hepsi yerli kabaklar, ithal değil. Kabaklar Kıbrıs tarihinde mutfakta kullanılan gereçlerin yapımında kullanılırdı, tarihimizde var yani.  Ayrıca biri öldüğünde o kabakla yıkanır, sonra kabak kırılırdı, başkası ölmesin diye. Fırınlarımız gibi çeşmelerimiz de bir tarihtir. 1953’te Elizabeth tahta geçtiğinde Kıbrıs’a hediye ettiği çeşmelerdir bunlar… O çeşmelerin aslına göre yapıyoruz. Bir şey yaparken araştırarak yapıyorum. Gençlere, meraklılarına öğretmeye çalışıyoruz. Kullananlar anılarını tazeliyor, bilmeyenlere de öğretiyoruz.

Dağarcıklardan söz eder misiniz?
Dağarcık çok eski yıllardan günümüze kadar gelmiş, Kıbrıs’a özgü çoban çantasıdır. Eskiden çobanlar, besledikleri hayvanların her şeyinden faydalanırlarmış. Çoban en besili keçi veya tekesinden kendine dağarcık yaparmış. Hayvan bütün olarak kesintisiz yüzülür; derisi özel bir işlemden geçirildikten sonra tümüyle elde kesilerek ve dikilerek çanta haline getirilirdi. Dağarcık hiç bozulmadan yüz yıl dayanır. Çoban yemeğini ve suyunu dağarcığın içine koyar ve onu sürekli sırtında taşırdı. Kenarlarına deniz kabukları, tavşanayakları koyarlardı. Eskiden kadın erkek çok görüşmezdi. Kimisi evde, kimisi ise ovadaydı. Çoban sevdiği kızın evinin önünden geçerken omzuna takılı çantasını sallardı ve ses çıkarırdı. Bir tür haberleşme aracıydı da, yani sevenler arasında.

Bu haber toplam 1443 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 165. Sayısı

Adres Kıbrıs 165. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler