1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Büyük Aktör Türkiye (?)
Büyük Aktör Türkiye (?)

Büyük Aktör Türkiye (?)

Mustafa Öngün: Türkiye’nin bölgesel bir süper güç olduğu, son yıllarda hepimizin defalarca işittiği bir söylem haline gelmiştir. Bu söylem o kadar kullanılır hale gelmiştir ki, birçoğumuz artık onu sorgulama gereği bile duymamaktayız.

A+A-

 

Yenilik yaratmadan küresel aktör olma ideali

 

 

Mustafa Öngün

m_s_logos@yahoo.com

 

Türkiye’nin bölgesel bir süper güç olduğu, son yıllarda hepimizin defalarca işittiği bir söylem haline gelmiştir. Bu söylem o kadar kullanılır hale gelmiştir ki, birçoğumuz artık onu sorgulama gereği bile duymamaktayız. Hâlbuki biraz sorgulandığı zaman bu söylemin pek de sağlam bir zemine oturmadığını söyleyebiliriz. Bu yazıda Türkiye’nin ekonomik büyüme göstermesine rağmen, bölgesel bir süper güç olmasının abartılı ve ütopik bir düşünce olduğunu göstermek istiyorum. Daha spesifik olmak gerekirse, yazı, AKP’nin Türkiye projesinde, Türkiye’nin etkin ve büyük bir güç olmasını engelleyen bazı unsurlar olduğundan bahsedecektir.    

Öncelikle popüler medyada ortaya atılan argümanlarda ‘süper güç’ olma, ‘küresel boyutta etkin olma’ veya ‘güçlü ülke’ olma gibi kavramsallaştırmaların problemli olduğunu söylemekle başlayalım. Popüler medyada güçlü ülke olmanın (veya benzeri terimlerin) ekonomik büyüme ile neredeyse eşit kabul edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii bu kullanım şeklinin bir anlamda doğru olduğunu yadsımadığımı şimdiden vurgulamam gerekiyor. Güçlü ve etkin bir aktör olmanın, ekonomik olarak gelişmişlik ve zenginlik gerektirdiği doğru bir kanıdır. Yazının bunu yadsıma gibi bir amacı yoktur. Ancak, popüler medyanın bu ekonomik gelişimi küresel anlamda güçlü ve etkin bir ülke olmakla eşit tutması, oldukça önemli bir ayrıntının gözden kaçtığını gösteriyor.

Peki, nedir birçoğumuzun gözünden kaçan ayrıntı ve neden bu ayrıntıyı kaçırmak Türkiye’yi birçoğumuzun kafasında olduğundan daha önemli bir role büründürüyor? İlk aşamada gözümüzden kaçan ayrıntı yenilik üretmenin etkin ve küresel aktör olma yolundaki önemidir. Burada ne demek istediğimi anlatmak için konuyu biraz daha ayrıntılı ele almakta fayda vardır. Kültürel, teknolojik, ekonomik ve politik yenilikler ortaya çıkarmanın küresel aktör olmada vazgeçilmez bir unsur olduğunu görmekle başlamak gerekiyor. Amerika, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerin uzun bir süredir küresel ve etkin güçler olmalarının, sadece ellerinde bulundurdukları ekonomik ve askeri güce bağlı olmadığı ise çoğu zaman gözümüzden kaçmaktadır.

Aşağıda da anlatacağım gibi, bu ülkelerin küresel ve etkin güçler olmalarının bazı sosyal ve örgütsel yapılanma biçimleriyle de ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Bütün bu yapılardan ayrı ayrı bahsetmek yazının kapsamını aşacağından, burada kanımca  Avrupa için en önemli olan sosyal ve örgütsel yapı üzerinde durmak istiyorum.

Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde otoriteyi sorgulamaya daha açık aile, eğitim ve örgüt yapılanmalarının olduğu birçoğumuzca kabul görmektedir. Ancak buna rağmen, çok azımız Avrupa’da bu tip yapılanmaların olmasının teknoloji, bilim ve siyaset alanlarına nasıl bir etki yaratacağı üzerine düşünüyoruz. Oysa bugün dünyamıza şekil veren teknolojik ve siyasi yeniliklerin neredeyse hepsi Avrupa’da ve Amerika’da ortaya çıkmış yeniliklerdir. Hayatımızın her alanında yer alan internet, araba, uçak, sinema, bilgisayar, cep telefonu, ulus devlet, temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, seçim, insan hakları ve daha birçokları Batı toplumlarında yenilik olarak ortaya çıkmış ve çevre ülkelere yayılmıştır. Batı toplumunun bugünkü küresel gücü, büyük ölçüde bu yenilikleri gerçekleştirmesine ve halen bu alanlardaki yeniliklerin adresi olmasına önemli ölçüde bağlıdır. Burada önemli olan bu yeniliklerin ortaya çıkmasında yukarda bahsettiğimiz sosyal ve örgütsel yapıların yakından ilişkili olduğunu görebilmektir. Bunu görmek için ise yeniliğin ortaya çıkmasında ne gibi sosyal ve örgütsel faktörlerin yer aldığına bakmamız gerekmektedir.

Öncelikle hiyerarşik ve farklılığa toleranssız aile, örgüt ve eğitim yapılarının yenilik yaratma üzerinde negatif bir etkisi olduğuyla başlayalım. Yeniliğin bu tip toplumlarda ortaya çıkmamasının birincil nedeni, yeniliğin belli ölçüde kuralların dışına çıkmayı ve otoriteyi sorgulama gerektirdiğidir diyebiliriz. Babanın, öğretmenin, doktorun, imamın ve imanın otoritesinin sorgulanamadığı hiyerarşik yapılarda, ekonomik ve askeri güç ne kadar fazla olsa da, yeniliğin ortaya çıkması pek de olası değildir. Yapılan birçok çalışma, yeniliğin farklılığa, sorgulamaya ve yeni fikirlere daha toleranslı ve daha az hiyerarşik aile, eğitim, meslek, örgüt ve toplum yapılarında ortaya çıktığını göstermektedir. Bu bağlamda günümüz dünyasına etki etmiş internet, bilgisayar, insan hakları, demokrasi gibi neredeyse bütün yeniliklerin Batı toplumlarında ortaya çıkmış olması pek de rastlantısal değildir diye düşünüyorum.

Birkaç örnek vermek gerekirse, geleneksel, ‘baba’ temelli, hiyerarşik aile yapısından en fazla kopabilen toplumlar Batı toplumlarıdır. Bununla birlikte erkeğin kadın ve çocuk üzerindeki otoritesini sorgulayan, çocukların birey olma potansiyelini ve geleneksel anlamda sorgulanamaz birçok meseleyi sorgulayan toplumsal yapılar da genelde Batı toplumlarında olmuştur. Her ne kadar bu bazılarımız için kötü bir şey olsa da, geleneksel aile yapısının hiyerarşik ve otoriter yapısından bir ölçüde uzaklaşmak, yeniliğin Batı toplumlarında ortaya çıkmasında etkili olmaktadır diyebiliriz. Aynı şekilde eğitimde ve örgütsel yapılanmada toleransı yüksek, farklılığa ve sorgulamaya yer veren sistemlerin de yeniliği getirdiği bilinmektedir. Dini, aileyi, devleti, değerleri ve ekonomik oluşumları sorgulayan felsefe disiplininin en fazla Batı toplumlarında gelişmesi, bu toplumlarda otoriteyi sorgulamaya verilen önemi gösterdiği gibi, yeniliğin de neden buralarda ortaya çıktığına ışık tutmaktadır.    

Aile, eğitim ve örgütlenme gibi alanlarda otoriter ve hiyerarşik yapılardan en fazla uzaklaşan ülkelerden İskandinav ülkeleri, bunun en iyi örnekleridir. Bu ülkeler ekonomik ve askeri olarak çok büyük güçler olmasalar da, teknolojide ve kültürde birçok önemli yeniliğin merkezi olmuş, uluslararası alanda önemli yer etmiş ülkelerdir. Ekonomik ve askeri gücü oldukça fazla olan Çin’de - en önemli küresel güç olduğunu düşünenler olsa dahi – teknolojik ve bilimsel birçok yenilik açısından Batı toplumlarına bağlı olduğu da ortadadır. Dahası, bugün dünyadaki üretimin (ve dolayısıyla ekonomik gücün) önemli bir kısmını elinde bulunduran Çin’in halen Batıya bağlı olması, teknolojik ve siyasi yenilik yaratamaması ile açıklanabilir. Kısaca söylemek gerekirse, ekonomik büyümenin, Çin örneğinde görüldüğü gibi, yeniliği kendiliğinden getirmediğini söyleyebiliriz. Bu da büyük bir üretim gücünü elinde bulundursa dahi Çin’i birçok Batı ülkesine bağımlı hale getiriyor ve küresel anlamda en etkin güç olmasını engelliyor.   

Peki, bu yukarıda anlatılanlar Türkiye’yle (veya bizim Türkiye analizlerimizle) ilgili ne söylemektedir? Türkiye ve AKP, ekonomide ve siyasette önemli değişimlere imza atsa da, bu değişimlerin altında yatan felsefi ve kültürel gelenek esasında yeniliğe karşı direnen muhafazakâr bir düşünce ve dünya görüşüne sahiptir. Bu durumun da, Türkiye’nin herhangi bir teknolojik veya siyasi yenilik ortaya koyup etkin bir ülke olmasını engellediğini söyleyebiliriz. Dahası, Türkiye’de yaşayan insanları Batıya bağımlı bir iş gücü haline getirmektedir de diyebiliriz. AKP özgürlüklere ve demokrasiye her ne kadar vurgu yapıp bu alanda önemli adımlara imza atmış olsa da, Kemalistler gibi onlar da babanın otoritesine dayalı, geleneksel hiyerarşik aile yapısını sonuna kadar desteklemektedir. Bunun dışında, AKP’nin örgütlenme biçiminde oldukça hiyerarşik yapıların olması da yeniliğin karşısında durmaktadır. İstisnai örneklerin mevcudiyeti bir yana, belli bir dinin siyasi ve eğitimsel örgütlenmede ağırlıklı yeri olmasının, otoriteyi sorgulamaz hale getirdiğini tarih hepimize göstermektedir.

Bunlara ek olarak, kadının, transseksüellerin ve eşcinsellerin cinsellikleri ile ilgili farklılıklara toleransın çok az olduğu, AKP’li yetkililerin açıklamalarında sıklıkla gözlenmektedir ve bu da farklılığa toleransız bir toplumun desteklendiğinin işaretidir. Bunların dışında, Türkiye’nin ve AKP’nin çoğunluğunu oluşturan Sünni Müslümanların, Alevilere ve ateistlere karşı tolerans problemleri olduğu da tarihin sayfalarında kayıtlıdır. Günümüzde ise hapse atılan gazeteciler, öğrenciler, yazarlar da otoriteyi sorgulamanın teşvik edilmediğinin başka örnekleridir. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir, ancak burada önemli olan örnekleri çoğaltmak değildir. Asıl önemli olan, bütün bu örneklerden hareketle AKP’nin yenilik yaratan ve küresel anlamda etkin olan bir toplum yaratmak yerine, yenilik yaratanlara bağımlı bir iş ve sermaye gücü oluşturmayı hedeflemekte olduğunu görmektir. Bunu görmek ise, bazılarımızın Türkiye analizlerinde mitlerle hareket ediyor olduklarını ve ortada olmayan bir küresel gücün büyüsüne kapıldıklarını gösterecektir. AKP’nin son zamanlardaki değişimi, Türkiye’nin küresel bir güç değil de yeniliğe kapalı ve Batıya bağımlı bir iş gücü olma yolunda ilerlemekte olduğunu göstermektedir.

Yukarda anlatılanları bir biçimde özetleyecek olursak, yenilik yaratarak küresel bir aktör olmak, sermaye kesimine ekonomik özgürlük vererek gerçekleşemez. Yenilik yaratarak küresel aktör olmak, gerek ailesel, gerek eğitimsel, gerekse toplumsal bazı geleneklerden vazgeçmemizi de gerektirmektedir. AKP ise son dönemdeki değişimleriyle böyle bir Türkiye hayal etmemekte olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, politika belirlerken, AKP’nin ekonomik başarısını gözümüzde fazla büyütmememiz gerekmektedir. Daha da önemlisi, ekonomik gelişimin büyüsüne kapılıp, teknolojik, bilimsel ve kültürel yeniliğin halen merkezi olan, esas küresel aktör Avrupa’ya sırtımızı dönmememiz gerekmektedir. Sadece TC ile iletişim içinde olmak, TC’yi idealize etmek; Rumlara ve Avrupa’ya sırt çevirmek, bizi yenilikten uzak ve bağımlı hale getirecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1051 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler