1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Bütün civar köylerden Kıbrıslıtürkler düğünüme geldiydi'
Bütün civar köylerden Kıbrıslıtürkler düğünüme geldiydi

'Bütün civar köylerden Kıbrıslıtürkler düğünüme geldiydi'

Lapatozlu Dimitris Dimitriu Goççinos anlatıyor… DİMİTRİS DİMİTRİU GOÇÇİNOS: 15 Temmuz 1974’te darbe olmuştu. Benim düğünüm 30 Haziran 1974’te Lapatoz’da yapılmıştı. Bütün civar köylerden Kıbrıslıtürkler de, köylülerimiz Kıbrısl

A+A-

 

 

Lapatozlu Dimitris Dimitriu Goççinos anlatıyor…

 

DİMİTRİS DİMİTRİU GOÇÇİNOS: 15 Temmuz 1974’te darbe olmuştu. Benim düğünüm 30 Haziran 1974’te Lapatoz’da yapılmıştı. Bütün civar köylerden Kıbrıslıtürkler de, köylülerimiz Kıbrıslıtürkler de düğünüme gelmişti. Tam dört bin kişi gelmişti köydeki düğünüme... 3 hafta sonra da savaş çıkmıştı. Askere gitmekten başka seçeneğim yoktu... Ama kaç kişinin hayatını kurtardım biliyor musun? Annemin üstüne yemin ederim ki tek bir kurşun dahi sıkmadım ben savaşta... Bazı köylülerimiz Topçuköy’e evlenmişti... Oraya gittiğimde, ineklere su taşımıştım çünkü yazdı, hava çok sıcaktı ve hayvanlar susuzluktan kavruluyordu... Bizim takımın komutanına da “Bunlar da bizim köylülerimizdir, onlara dokanmayınız” demiştim.

Yaşlı bir kadın vardı Topçuköy’de, çok korkmuştu, onu hiç unutmayacağım. Köylüler Galatya’ya gitmişti, bu kadın geride kalmıştı, şişmanca bir kadındı... Savaşlarda iyiler de vardır, kötüler de... Aramızda bulunan bazıları sövüp saymaya başlamıştı, ben de kadına “Merak etme, sana bir şey olmayacak” demiştim. Kitabımın üzerine yemin ederim ki orada bulduğum hiçbir kişiye dokanılmasına izin vermedim, çavuş idim, ama asker değildim. Savaş nedeniyle askere katılmıştım. Herşeyim üzerine yemin ederim ki benim bulduklarımın burnularının bile kanamamasını sağladım. Onların başkaları tarafından alınıp götürülmesine izin vermedim. Çünkü eğer alınıp da Trikomo yönüne götürülmüş olsalardı, hayatta kalmayabilirlerdi. Bizim takımda böyle birileri yoktu ancak civarda Trikomo ile Topçuköy arasında gidip gelen bazı şahıslar vardı ki bunların eline geçenlerin hayatta kalması mümkün değildi. Başımızdaki Yunanlı komutana “Sakın bu insanları Trikomo’ya gidip gelenlerin eline verme çünkü başlarına kötü bir şey gelebilir” demiştim...

Örneğin 1964’te NAAFİ’de çalışan bazı Lapatozlu Kıbrıslıtürkler’i kurtarmıştık. Bir arkadaşım vardır, Andreas, şu anda Avustralya’dadır... 3 kişinin Mayıs 1974’te Mağusa surlariçine girdiği gün, Andreas’ı NAAFİ’ye gönderip Lapatozlular’ı oradan kaçırtmıştık... Biliyorsunuz, NAAFİ’de çalışan pek çok Kıbrıslıtürk öldürülmüştü ama biz köylülerimizi kurtarmayı başarmıştık. Andreas’ın babası kooperatifte çalışmaktaydı...

Biz bu olayların olduğu gün Trikomo’daydık (Yeni İskele) ve o köyden bir karı-kocanın alınıp öldürüldüğünü duymuştuk... Trikomo’da herkes biliyordu bu olayı...

 

SORU: Bir Kıbrıslıtürk okurumuzun aracılığıyla bir Kıbrıslırum şahit bize bu iki Kıbrıslıtürk’ün atıldığı kuyuyu gösterdi Trikomo’da ve Kayıplar Komitesi bu kuyuyu kazdı ve bu iki insandan geride kalanları buldu. Bunlar Pervolia’dan (Bahçalar) Şefika ve Hüseyin Ahmet Kamber’di... Cenazeleri de yapıldı geçtiğimiz aylarda...

DİMİTRİS DİMİTRİU GOÇÇİNOS: Biliyorum, okudum yazdıklarınızı... Yazılarınızı her hafta POLİTİS’te okuyorum...

 

SORU: Geriye dönecek olursak, önce Mağusa’da ortaokula gittiydiniz...

DİMİTRİS DİMİTRİU GOÇÇİNOS: Evet... İlk üç yıl Mağusa’da okudum, sonra Trikomo’da liseye gittim, Ticaret Lisesi’ni bitirmek istiyordum çünkü... Ticaret Lisesi’ni bitirdikten sonra iki yıl askerliğimi yaptım. Bladanissos’un (Balalan) dışında yaptım askerliğimi. Bladanissos’un dışında, deniz sahilinde, tepeye doğru bir nöbet yeri vardı, Kıbrıslıtürkler denizden silah getirmesinler diye gözcülük yapılan bir nöbet yeriydi bu. Ben çavuştum... Benden önce burada çok sert birisi görevliydi ve sorumluydu bu şahıs... Fakat ben oraya görevli olarak gidince, Bladanissoslu (Balalan) bazı Kıbrıslıtürkler’le sohbet etmeye başlamıştım... Rumca konuşuyorlardı, bazıları Türkçe bilmiyordu... “Rum musunuz?” dedim, “Yok, Türküz” dediler. O bölgede tütün ekmeye geliyorlardı.

“Nerelisin?” dediler bana. “Lapatozlu’yum, filanı, filanı, filanı tanıyorum” dedim. Böylece ahbaplık kurduk ve ben de onlara katılıyordum, onlarla birlikte tütün ekiyordum! Yiyecek, sigara veriyorduk birbirimize.

“Hayvanlarınızı da getirebilirsiniz buraya, koyunlarınızı getirin otlansınlar ve sakın hiç kaygılanmayın” demiştim onlara.

Mustafa, Çaduras... 1968-69’lardan bahsediyorum, köye de gidiyordum, onlarla birlikte yeyip içiyorduk. Hacıbavlu içiyorduk, 31 içiyorduk...

Askerliğimi bitirdikten sonra Otelcilik Okulu’na gittim. İki seçenek vardı, eğer liseden mezunsanız, Otelcilik Enstitüsü’ne devam ediyordunuz. Ben de lise mezunu olduğum için Otelcilik Enstitüsü’ne gittim...Bu Otelcilik Enstitüsü, dünyadaki üniversiteler tarafından tanınan bir okuldu ve Lefkoşa’daydı. Trikomolu birisiydi bu enstitünün müdürü. Şah oda arkadaşımdı! Mustafa Şah! Çok ciddi birisiydi! Said Ali Bey ise hayatımda tanıştığım en yakışıklı insanlardan birisiydi, sarışındı, Arnadi (Kuzucuk) köyündendi ancak fasariyalardan sonra yani 1950’lerin sonunda Mağusa’nın hemen dışına taşınmışlardı. Bir de Şermin vardı, Kıbrıslırumlar’la çok iyi geçiniyordu, çok iyi Rumcası vardı, şu anda Londra’dadır. Lurucinalı’ydı... Şimdi bana bazan telefon eder ve “Rumlar’ı istemem!” der... Said Ali Bey’e yakındı Şermin...

Said Ali Bey ise Petra tu Romiu’dan bir kızla nişanlıydı.

Bir de Hüseyin vardı, o da Vadilili idi ve şefti...

Orada çok iyi zaman geçirdik ve pratiğimizi de Mağusa’daki Esperia Oteli’nde yaptık. Bombalanan binadır bu Maraş’ın girişinde... O bombalanan bina işte Esperia Oteli’ydi...

Said Ali Bey ile çok yakındık çünkü benim köyümün hemen yakınındaki bir köyden geliyordu... Ceketlerimizi, kravatlarımızı, gömleklerimizi değiş-tokuş eder, birbirimizin giysilerini giyerdik... Ta o zamandan beridir görmedim onu...

1974’te artık otelcilik okulundan mezun olmuştum ve Su İşleri Dairesi’nde bir işim vardı... Akşamları barlarda, otellerde, lokantalarda çalışıyordum Lefkoşa’da. Sonra Larnaka’ya taşınmıştım ve Mağusa’da Markos Otel’de de çalışıyordum... Her gece Markos Otel’de çalışıyordum, gündüzleri de Mağusa’da Su İşleri Dairesi’nde çalışıyordum. Aynı zamanda boyacılık da yapıyordum, böylece kendime bir araba alabilmiştim. Ve evlenmiştim 1974’te...

Lapatozlu Ertan benim kardeşim gibiydi, kardeşim kadar yakındı bana... Ertan çok iyi dansederdi, babamla karşılıklı oynarlardı... Ertan çok iyi dansetmekle kalmaz, aynı zamanda çok da iyi şarkı söyler, Rumca şarkılar söyler, çok iyi söyler...

Ertan bana dansederken parmak çatlatmayı da öğrettiydi. Mesela benim düğünümde, sabah saat üçe kadar dansettiydi Ertan... Rumlar yatmaya gittiydi, ama Ertan dansetmeye devam ediyordu, “Sabah olmasın, olmasın!” diye şarkı söylüyorduk... Ertan, kardeşi Alpay... Kardeşlerinden biri eğitimliydi, kardeşlerinden birisi vefat etti sanırım... Ertan bir çobandı... Onun kalbi milyonlara değer, o kadar iyi yürekli bir insandır ki Ertan...

Annesini hatırlayamıyorum... Annesi ölmüştü sanırım... Babasına Mustafa Abdullah derdik... Bir erkek kardeşi daha vardı, onun adı da Cahit’ti...

Köyde bir de müzevir vardı, ......’ydı adı... Savaştan birkaç gün önce A....’tan bir kızla nişanlanmıştı bu insan. Kimseyle geçinemezdi bu adam, taksicilerle, otobüs şöförleriyle kavgalıydı... Bana “Re Dimitris, beni A. köyüne götürebilin?” demişti... Onu oraya götürdüm, nişanlısını gördü ve köye geri getirdim kendini. Düğünüme de gelmişti... Kardeşi polisti bu kişinin... Çok iyi bir aileydi bu... Ancak ..... müzevirdi, Türk subayına gidip babamla ilgili olarak “Bak bu adamın bir oğlu askerdedir, bir oğlu da polistir” diye müzevirlik yapmıştı. Böylece babamı öldürmek üzere alıp köyün dışına götürmüşlerdi. Dedemi, babamı, amcamı ve daha başka kişileri de alıp köyün dışına götürmüşlerdi öldürmek üzere... Bu müzevirin sözü üzerine bu insanları öldürmeye götürmüşlerdi... Köyün Kıbrıslıtürk muhtarı Kemal ile Ertan, derhal koşup “Bırak be! Bırak!” demişlerdi, babam anlattı bunu bana... Muhtar Kemal ve Ertan, “Bu insanlar masumdur, bize hiçbir kötülük yapmadılar... Oğluları askere gittiysa, savaş çıktı diye gitti, başka seçeneği yoktu... Ne kendileri, ne oğluları Kıbrıslıtürkler’e hiçbir zaman kötülük etmediler” demişler ve hayatlarını kurtarmışlardı. Böylece dedem, babam, amcam ve beraberindekiler İpsoz’a (Akova) götürülmüştü... Babam Türkçe konuşurdu, onlara konuşmuş ve “Ben hiçbir şey yapmadım” demişti... Babamın adı Yorgos Goççinos...

Bilirsin insanların bazan kişisel anlaşmazlıkları olur ve savaş sırasında bunun acısını çıkarmaya çalışırlar. Mesela diyelim ki birceez turkobullo (desteban) “Hayvanlarını buraşta otlatma!” demiştir, ona kızmıştır birceez çoban, sonra da fırsat geçinca eline, onu cezalandırmaya çalışmıştır. Böyle olaylar olur savaş dönemleri...

Dedemin Mandrez (Ağıllar) köyü yakınında tarlaları vardı, bu tarlalarda bazı anlaşmazlıklar olmuştu geçmişte, hayvanların otlatılmasıyla veya tarlalarla ilgili... Yani böyle şeyler olur işte...

 


 

 

 

***  Londralı bir okurumuzdan...

 

“Dimitris çok yardımsever, çok iyi kalpli bir insandır...”

 

Londra’dan bir Kıbrıslıtürk okurumuz bize bir elektronik posta göndererek, halen röportajını yayımlamakta olduğumuz Dimitris Dimitriu Goççino’yu Londra’dan çok iyi tanıdığını, onun çok yardımsever ve çok iyi bir insan olduğunu yazdı. Okurumuzun mektubu şöyle:

“Sevgül Hanım,

Dimitri’yi Londra’dan tanırım. Çok yardımsever birisidir. Ne Türk ayırır, ne de Rum. Hatta ne de Türkiyeli. Hepsine yardım eder. Bilmem size 74’te başından geçenleri anlattı mı... Başından geçenlerden sonra Kıbrıslı Türkler’e ve Türkiyeliler’e bu kadar sevecen olması, onun ne kadar iyi kalpli birisi olduğunu gösterir.

Onunla Londra’da çok arkadaşlık yaptık.

Bir ara Epping Forest Council’ında (Epping Forest Belediyesi’nde) Belediye Başkanlığı (Mayor) da yaptı. Uzun yıllar da Councillor (Belediye Meclis Üyeliği) yaptı. Yine de çok alçakgönüllüdür.

Kapılar açılmadan önce Lapatoz’daki evinde oturan bir Kıbrıslı Türk köylüsü ondan evini boyatması için yardım istedi. Ona Londra’dan para göndererek evini boyamasına yardımcı oldu.

Onu gene görürseniz selamımı lütfen iletiniz ve Kıbrıs’a geldiğimde onu mutlaka ziyaret edeceğimi söyleyiniz.

Yazılarınızı Londra’dan zevkle ve hayranlıkla takip ediyorum.

Saygılar, selamlar,

Mustafa.”

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1238 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler