1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bu Siyaset Anlayışı Dibe Vurduysa Umut Var Demektir!
Bu Siyaset Anlayışı Dibe Vurduysa Umut Var Demektir!

Bu Siyaset Anlayışı Dibe Vurduysa Umut Var Demektir!

Tufan Erhürman: Son seçimlerde oy kullanan her iki seçmenden birinin oyunu alan siyasi partinin iktidar dönemi ve özellikle kurultay hesaplaşması son derece öğretici oldu

A+A-

 

 

Tufan Erhürman

tufaner@yahoo.com

 

 

Son seçimlerde oy kullanan her iki seçmenden birinin oyunu alan siyasi partinin iktidar dönemi ve özellikle kurultay hesaplaşması son derece öğretici oldu. Herhangi bir ekonomik, siyasal, sosyal programı olmayan, iktidara gelmesi durumunda kötü gidişe dur demek için ne yapmayı planladığı kimse tarafından bilinmeyen, birtakım sözler vermiş olsa da o sözlerin önemli bir kısmını tutamayacağı makul ve vasat zekalı herkes tarafından öngörülebilecek olan bir siyasi parti, halkın önemli bir çoğunluğu tarafından tercih edildi ve memleket bu günlere geldi.

İş bu kadarla da kalmadı. Aynı siyasi parti bugün kurultay çalışmalarıyla meşgul ve bu çalışmalar sırasında da adayların programları ya da en azından yol haritaları değil, yeni istihdamlar, kişisel ilişkiler, güç dengeleri, delege hesapları gündemde. İnsanın içini acıtan, bu şartlar altında yapılan çalışmaların hâlâ toplumun bazı kesimlerinde heyecan yaratabiliyor olması. Binlerce insan, meyhanelerde, kahvehanelerde bu kurultayı konuşuyor; adaylar bu insanlara vaatlerde bulunuyor, delegeler de, bu vaatler çerçevesinde kendi tercihlerini oluşturmaya çalışıyorlar. Medyada, sanki çok ciddi bir siyasi hadise varmış gibi, kurultay haberleri her gün önemli yer buluyor. Mazeret hazır: “Ülkeyi yöneten ve bir süre daha yöneteceği kesin olan partinin kurultayı bu. Boru değil. Halk haber almak istiyor”. Medya, misyonunu böyle belirleyince, doğal olarak söyleyecek çok fazla bir şey de kalmıyor geriye.

İşin ilginç yanı, bunlar yaşanırken, birçok yurttaş da, ülkede siyasetin dibe vurduğundan, bittiğinden, başka yollar bulunması gerektiğinden söz ediyor. Doğrusu, bu görüşün halkın geniş kesimleri tarafından samimiyetle paylaşıldığını açık biçimde ortaya koyacak çok fazla veri yok benim elimde. Bugünkü siyaset anlayışı gerçekten dibe vurmuş olsaydı, her şeyden önce bu anlayışla yapılan siyasete duyulan ilgide bir azalma görülmez miydi? Böyle bir durumda, medya, kurultayda yaşananlara bu düzeyde yer verir, yurttaşlar meyhane ve kahvehanelerde bu kadar çok toplanır, gece gündüz bu konuyu konuşur muydu? Samimi bir tepki duyulsaydı bu siyaset anlayışına, bu tepki, “sizden bize bir hayır yok, ne hâliniz varsa görün” denilerek ortaya konulmaz mıydı?

Yine de biz umudu kesmeyelim yurdumuzdan. “Sessiz çoğunluk”un (her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa) aslında yaşananlardan hiç de memnun olmadığını varsayalım. Maalesef bu varsayım bile çok da fazla umutlandırmıyor insanı. Çünkü bu kesim içerisinde de iki ana akım (grup) hâlihazırda öne çıkmış durumda:

 

1. Birinci grubu (ki sanırım daha kalabalıktırlar) “hepsi aynıcılar” oluşturuyor. Bu grubun mensuplarına göre, ülkedeki siyasi partiler arasında herhangi bir fark yok. Kim gelirse gelsin bir şey değişmeyecek nasılsa. Dolayısıyla siyaseti tiye almak ve insanları siyasetten soğutmak için elden geleni yapmaktan başka çare yok.

Çoğu zaman sanıldığının aksine, bu gruptakiler, ideolojik ya da politik duruşları açısından yekpare bir bütün de oluşturmuyorlar. İdeolojilerin bittiğini, tarihin sonunun geldiğini muştulayan ve farkında olmasalar bile liberal olanlar da, “bu ülkede kim seçilirse seçilsin iktidar Ankara’dadır” diyen “radikaller” de aynı grupta. Belki gösterdikleri hedefler açısından farklılaşabilir bu iki katman. Birinci katmandakiler teknokrasiyi ve sanki gökten zembille inecekmiş gibi, dürüstlüğü, temizliği çözüm olarak gösterirken, ikinci katmandakiler, “ha” deyince olacağını varsaydıkları, “işgalin sonlandırılması için mücadele”yi hedef olarak koyuyorlar halkın önüne.

2. İkinci grupta ise, “sorun UBP. Onu değiştirirsek, sorun da halledilmiş olur” diyenler var. Bu gruptakiler genellikle muhalefetteki siyasi partiler içinde çalışanlardan oluşuyor. Aslında haklarını yememek lazım. Bu grup mensuplarının önemli bir kısmı, muhalefetteki siyasi partilerin iktidara gelmeleri durumunda, bu ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarını bir nebze de olsa hafifletecek bir programları olmadığının farkında. Ancak, bir tür ehven-i şer mantığıyla, “hiç olmazsa bunu yapabileceğimizi gösterelim” diyerek, erken seçim çağrısı yapıyorlar.

 

Ne Yapmalı?

Hiç parmağımın arkasına saklanmadan, açık ve net bir biçimde söylemeliyim ki, illa ki bu iki gruptan birine katılacaksam, yerim ikinci gruptadır. Hangi şartlar altında olursa olsun, iktidardaki siyasi partiden memnun olunmayan bir ülkede, sırf “diğerlerinin de ondan farkı yoktur” gibi kaba bir “aynılaştırıcılıkla” (ki hiçbir zaman birden çok siyasi partinin tam olarak birbirinin aynısı olabileceğine inanmam), dahası, toplumsal sorunların çözülmesi için kullanılabilecek tek yöntem olan siyasetten insanları her gün biraz daha uzaklaştırmaya çalışarak, herhangi bir çözüm üretilebileceğine asla inanmıyorum. Ayrıca, verili koşullarda çok partili siyasetten başka bir alternatifi olmayan bir yapıda, böyle bir yaklaşımı “radikal” değil, tam aksine fena hâlde apolitik buluyorum.

Ama bunu söylememin ikinci gruba mensup olduğumun düşünülmesine yol açmasını da istemem doğrusu. Yukarıda, bu grup için söylediklerimden de anlaşılabileceği gibi, bugün UBP’nin iktidardan gitmesinin, kısmi iyileştirmeler sağlayabilecek olsa da, tek başına, sorunlara çözüm üretebileceği kanaatinde değilim. Sorunlara çözüm üretebilmek için, önce sorunun ne olduğunu doğru tespit etmek gerekir çünkü. Gaile’nin 178. sayısında yayımlanan “Siyasette Kirlenme” başlıklı yazımda da açıklamaya çalıştığım gibi, bence sorun, bu ülkede çok uzun bir süreden beri hakiki manada siyasetle iştigal edilmiyor oluşudur. Siyasi partiler, ideolojilerden, ideallerden, toplumun geleceğine dair tasarımlardan tamamen vazgeçerek, siyaseti iktidar yarışından ibaret bir oyun gibi algılamaya başlamış durumdadırlar. Dahası, tek hedef iktidara gelmek olduğu için, yöntemlerde de ciddi sapmalar yaşanmakta, “hedefe ulaşma yolunda her yol mübah” sayılmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak, istihdam vaadi, çıkar dağıtımı, oy satın alma gibi yöntemler, artık yalnızca bir tek parti tarafından kullanılmamakta, Kıbrıs Türk siyasi hayatının vazgeçilmesi mümkün olmayan araçları arasında yer almaktadır. Delege oyunları, bölgecilik, liste kavgaları, daha fazla oy kazanabilmek için partinizle aynı görüşleri paylaşmayan “parlak” adayları, köy ağalarını bulup çıkarma gibi uygulamalar hemen her partide görülebilmektedir. Elbette bunlar siyasi ve sosyal olgulardır ve bunları yalnızca hukuki düzenlemelerle aşmak mümkün değildir. Ancak, yalnızca iktidarda olan siyasi partiyi değil, herkesin yozlaştığını iddia ettiği bu “sistem”i değiştirmek vaadiyle ortaya çıkacak olan bir siyasi partinin, “değişim”i gerçekleştirmeye yeteceğini iddia ettiği araçları da bugün açıklaması gerekir. “Siz yeter ki bizi iktidara getirin, değişimin reçetesi cebimizdedir” iddialarına sanırım (ve umarım) karınlar toktur.

 

Sonuç

Bitirirken, kimin için ne ifade ettiğinden emin olmasam da, kendi adıma beklentimi daha açık ve somut bir biçimde ortaya koyma ihtiyacındayım. Bence, bugün UBP’nin yerine iktidara aday olan siyasi partilerin yapması gerekenler şunlardır:

1. İdeolojilerini ve politik duruşlarını netleştirip, bunlara uygun programları bir an önce ortaya koymalıdırlar.

2. Bu programlar, soyut ve nereye çekerseniz oraya gidebilecek sözlerden ibaret olmamalı, somut sorunlara yönelik somut çözüm önerileri içermelidir.

3. Ülkenin bugün karşı karşıya bulunduğu en önemli somut sorunlar olan, vesayet, demokrasi, özelleştirme, çevre kirliliği, istihdam, gelir dağılımı adaletsizliği, ekonomik açıdan kendine yeterlik gibi konular asla yuvarlak laflarla geçiştirilmemelidir.

4. Ülkenin hâlâ birincil sorunu olan Kıbrıs sorununun hâlli konusundaki görüşler ve yol haritası açık biçimde ortaya konulmalıdır.

5. Siyasi partilerin bu kadar yıpranmasının en önemli sebepleri arasında yer alan çıkar dağıtımına dayalı siyasi yaklaşımların ortadan kaldırılmasına yönelik mevzuat değişikliği önerileri somutlaştırılmalıdır. Bu amaçla, muhalefetteki tüm partiler (hatta mümkünse iktidar partisi de) bir araya gelmeli ve erken seçime gitmeden önce, siyasi partiler ve seçim ve halkoylaması yasalarına ilişkin değişiklikler Meclis’ten geçirilmelidir. Bununla da yetinilmemeli ve erken seçimle birlikte anayasa değişikliği referandumunun da yapılması için kollar sıvanmalıdır.

6. Bunlara ek olarak, seçimlerde para karşılığında oy satın alınmayacağı, istihdam ve çıkar dağıtımı vaadi yapılmayacağı, bunları yapanların tespit edildiği anda, kim olduğuna bakılmaksızın partiden uzaklaştırılacağı konusunda halka yazılı taahhütte bulunulmalıdır.

Bu liste elbette daha da uzatılabilir. Ama galiba önemli olan listeyi uzatmaktan ziyade işin mantığını kavramaktır. Herkesin bildiği gibi dibe vurmak, artık yükselmeye başlayacağınızın garantisi olduğu için, bir umut da barındırır içinde. Kendi adıma, hâlâ tam olarak dibe vurmadığımızı, her gün kendimizi daha da aşağıya itmek için elimizden geleni yaptığımızı düşünsem de, bu hâllerimizden her şeye rağmen bir umut devşirebileceğimizi varsaymak istiyorum. Bunun yolu, bizi bu hâle getirenin ne olduğunu doğru tespit edip, onu ortadan kaldırmak için çalışmaktır. Yoksa, “o gitsin ben geleyim” teranesine takılıp kalırsak, çok da uzun olmayan bir zaman sonra, bugün henüz dipte olmadığımızı, daha da diplere yol almanın kaçınılmaz olduğunu üzüntüyle fark etmek mukadderdir.                   

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 988 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler