1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Bu hâl senin hâlin değil'
Bu hâl senin hâlin değil

'Bu hâl senin hâlin değil'

Bazen, belki haklı olarak serzenişte bulunur dostlar. “Özeleştiri yapacağım diye Kıbrıslı Türkleri bu kadar yerden yere vurmak doğru mu? Tamam, hatalarımız var ama sen hep bunları anlatırsan kendimizi toplayacak gücü nereden bulacağız” diye so

A+A-

 

 

Bazen, belki haklı olarak serzenişte bulunur dostlar. “Özeleştiri yapacağım diye Kıbrıslı Türkleri bu kadar yerden yere vurmak doğru mu? Tamam, hatalarımız var ama sen hep bunları anlatırsan kendimizi toplayacak gücü nereden bulacağız” diye sorarlar.

“Gandhi” filminde unutamadığım bir sahne vardır. Profesör Gokhale, Güney Afrika’dan dönen Gandi’yi yerel giysileri içinde gördüğü zaman artık huzur içinde ölebileceğini düşündüğünü söyler ona. Ve devam eder: “Hindistan’ın kendisiyle gurur duymasını sağla”. İngiliz Sömürge İdaresi’ne karşı mücadele etmeye soyunan Hint eliti, sömürgeciliğin yarattığı bildik ikilemi yaşamaktadır. Bir yandan sömürgecilere kafa tutmakta, diğer yandan onlara özenmekte, onlar gibi olmak istemektedir. Dahası, sömürge idaresinin ülkedeki varlığı bu elit içerisindeki bazı kesimlere birçok ayrıcalık sağlamakta, onun mensuplarıyla halk arasındaki uçurumun her gün biraz daha derinleşmesine yol açmakta, milyonlarca Hintlinin sömürge idaresine karşı birlikte mücadele etmesini imkânsız kılmaktadır. Gandi’nin bu noktadaki görevi, Gokhale’nin dediği gibi, Hindistan’ın kendisiyle gurur duymasını sağlamaktır. Çünkü geniş halk kesimleri, bu “aydınlanmış”, “modernleşmiş” sömürgeci karşısında kendilerinin herhangi bir şey yapamayacağı kanaatindedirler. Böyle bir durumda bir halkı ayağa kaldırmanın yolu, elbette, onun iyi yanlarını bulup çıkarmak ve Obama’nın seçim kampanyasında kullanılan sloganla, ona, isterse yapabileceğini anlatmaktır.

Ama açık söylemek gerekirse, Gandi’nin uygulamak zorunda kaldığı bu yöntemin kendi kendini doğru dürüst yönetmeye soyunan tüm halklar için geçerli olduğu kanaatinde değilim ben. Üzerinde düşünülmesi gereken bir başka örnek olarak, bir liderden değil, bir edebiyatçıdan, hayatını ülkesine ve halkına duyduğu nefreti anlatmaya adayan bir Avusturyalıdan, Thomas Bernhard’dan söz etmek istiyorum.

Oğuz Demiralp, Bernhard’la ilgili bir yazısında, yazardan, “Avusturya’nın onu kargışlayan (lanetleyen) çocuğu” diye bahseder.[1] Aslında son derece ilginçtir yazarın ülkesine duyduğu nefret. Bunu anlamak kolay değildir. Çünkü onun lanetlediği Avusturya, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Almanya’dan bağımsızlaşan, bağımsızlaştıktan sonra da demokrasisi ve refah devleti özelliğiyle örnek gösterilen bir ülkedir. Ama bunlar Bernhard’ın kendi ülkesinden ve halkından sevgiyle söz etmesine yetmemekte, yazar, zaman zaman eleştirinin dozunu kaçırmakta, tabir-i caizse “abartmakta”dır.

Demiralp, yazısında, Tel Aviv Üniversitesi’nde düzenlenen bir sempozyumda, onun bu tavrıyla ilgili olarak yapılan değerlendirmeyi aktarır: “Bernhard’ın abartmacılığı üzerinde durmuş bir konuşmacı. Abarttığı doğru, diyor, ancak abartmanın gerçeği ortaya çıkarmak, insanların gözüne sokmak için kullanılan bir yöntem olduğunu savlıyor. Bernhard’ın Avusturya’yı yargılayışında abartmanın payı var. Bence, abartma yoluyla yapmak istediği, Avusturya hakkında, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında üretilen mitosları yıkmak, Avusturya’nın kendini aldatmasına izin vermemek. Bernhard, bir sanatçı, bir aydın olarak, adını koymadan böyle bir işlev belirlemiş kendine dersek yanlış olmaz bence”.[2]]

Bernhard’a göre, Nazizm, sanıldığının aksine dışarıdan gelmemiştir Avusturya’ya. Bu lanet olası ideoloji, aslında Avusturya halkının içinde vardır, hatta savaşın bitmesiyle de yok olup gitmemiştir. Yani, Avusturya ve onun halkı, Nazizmin kurbanı değil, onun suç ortağıdır.[3] Ve tam da bu sebepledir ki bu halk, bu suçla yüzleşmedikçe, kendi kendini doğru dürüst yönetemeyecek, gerçek bir demokrasiye ve refah devletine ulaşamayacaktır.[4]

İşte konuyu bize bağlayabileceğimiz yer burasıdır sanırım. Kıbrıslı Türklerin bu topraklarda özne olabilmek, kendi kendilerini doğru dürüst yönetmek gibi bir ihtiyacı ve bu ihtiyacı giderebilmek için yürütmeleri gereken bir mücadele var. Halkın da bu mücadeleyi başarıya ulaştırmaya yetecek bir ruha sahip olması gerekiyor doğal olarak. Siyasetle uğraşanların, entelektüellerin, elitlerin birinci görevinin bu ruhun ortaya çıkmasını sağlamak olduğu elbette iddia edilebilir. Peki hangi yöntem daha elverişlidir bu ruhun ortaya çıkmasını sağlamaya? Gandi’ninki mi, yoksa Bernhard’ınki mi? Bana sorarsanız, bu ülkede vesayetin bu derece ağır biçimde ortaya çıkmasının mağduru olduğu kadar failidir de Kıbrıs Türk halkı. Kimileri iktidarını, makamını, koltuğunu güvence altına alabilmek için, kimileri, kızı, oğlu işe girebilsin diye, kimileri Rumlardan kalan taşınmazlardan pay kapabilmek için, kimileri de maaşı bir kuruş azalmasın, hep çoğalsın diye ortak oldular bu suça. Şimdi sütten çıkmış ak kaşık numarası yapmanın, her türlü kötülüğün dışarıdan geldiğini iddia etmenin, sürekli mağduru oynamanın hakikatle ilgisi var mı? Peki bu hakikatle yüzleşmeden mümkün mü bu ülkede vesayete son vermek, kendi kendini yönetebilmek, gerçekten özne olmak? Mümkün mü, kendi kendimizi durmadan güzellerken bugüne kadar yaptığımız hataları tekrarlamaktan kurtulmak?

Bernhard’ın ülkesine ve halkına yönelik zaman zaman dozu kaçan öfkesinin sırrı da bu noktada yatıyor işte. Yazar, “bir söyleşide ülkesine karşı temel duygusunu sevgi-nefret olarak tanımlamış. Öyleyse kendine biçtiği rol yalnızca nefretten kaynaklanmıyor. Sevdiği için de ülkesinin iç yüzüne ayna tutmak istiyor. Bir aşığın öldürücü laneti bu”.[5]

Kısacası, Gülten Akın’ın bir dizesinden alıntılayarak söylersek, “bu hâl senin hâlin değil” diyor Bernhard kendi halkına. Bunu anlatabilmek için de, önce hakiki “hâl”in ne kadar berbat olduğunu göstermeye çalışıyor. Onu gösterdikten sonra, “ben senin bu hâllerinden nefret ediyorum işte” diyor. Ama bu, halkını sevmediği anlamına gelmiyor asla. Aslında, “senin hâlin bu değil, bununla yüzleş ve sevilmeye layık ol” çağrısı yapıyor.

Ben, kendi adıma, Bernhard’ın yöntemine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum işte. Gandi’nin Hindistanında olsaydık, küçük bir azınlık hariç, insanlar açlık sefalet içerisinde, İngiliz Sömürge İdaresi altında inim inim inliyor ve kendilerini düşük, uygarlaşmamış, ehliyetsiz görüyor olsalardı, belki de seçmemiz gereken yöntemin, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Türk olmakla gurur duymalarını sağlamak olduğunu düşünebilirdim. Ama açıkçası bir benzerlik kurmakta güçlük çekiyorum Kıbrıs’ın kuzeyiyle Gandi’nin Hindistanı arasında. Buralarda, en azından şimdilik, aç ve sefil değiliz çoğumuz. Hatta önemli bir kısmımız ekonomik yönden gelişmiş ülkelerin yurttaşlarını kıskandıracak olanaklara sahip. Dahası, bu olanaklara sahip olanlarımızın önemli bir kısmı da ülkedeki çarpık düzenden beslenerek bu günlere gelmiş durumda. Bir de, bırakın Kıbrıslı Türk olmaktan gurur duymayı, bundan dolayı böbürlenen, hatta Kıbrıslı Türk olmayanları aşağılamayı marifet sayan insanlar var ortalıkta. Doğrusu Gandi’ye saygım baki ama bu şartlarda Bernhard’ın yöntemi çok daha fazla etkiliyor beni.  

Kıbrıslı Türklere, “bu hâllerimiz berbat. Nefret ediyorum bu hâllerimizden. Bizim hâlimiz bu olmamalı” demek, hakiki hâlimizin nice olduğunu göstermek ve yüzleşmenin gerçekleşmesine katkı koymak, kendi kendini doğru dürüst yönetmeye ehil bir halkın ortaya çıkmasına yardımcı olabilir.

Aksi hâlde, bu mağduriyet psikolojisiyle, birbirimizi güzelleye güzelleye yok etmek mukadderdir!



[1] Oğuz Demiralp, “Anti-Otobiyografi”, kitap-lık, Sayı: 47, Mayıs-Haziran 2001, s. 112.

[2] Demiralp, “Anti-Otobiyografi”, s. 113-114.

[3] Demiralp, “Anti-Otobiyografi”, s. 114.

[4] Avusturya’da, Nazizmin temsilcileri Jörg Haider’in ve FPÖ’nün özellikle 1990’ların sonlarında ve 2000’lerin başlarında kazandığı başarılar Bernhard’ı maalesef haklı çıkarmıştır. 

[5] Demiralp, “Anti-Otobiyografi”, s. 114.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 890 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler