1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bozuk Düzen Nedir? Kıbrıs Sorununun Sorunsallığı:Toplumun İyiliği İçin İlkeler Koyma Üzerine
Bozuk Düzen Nedir? Kıbrıs Sorununun Sorunsallığı:Toplumun İyiliği İçin İlkeler Koyma Üzerine

Bozuk Düzen Nedir? Kıbrıs Sorununun Sorunsallığı:Toplumun İyiliği İçin İlkeler Koyma Üzerine

Yılmaz Akgünlü:Günümüzde bireyi ya da toplumu inceleyen eserler genellikle tek yönlü bir tutum içerisinde oldukları gözlemlenmektedir.

A+A-

 

 

 

Yılmaz Akgünlü

yakgunlu@yahoo.com

 

 

 

Günümüzde bireyi ya da toplumu inceleyen eserler genellikle tek yönlü bir tutum içerisinde oldukları gözlemlenmektedir. Psikolojik diyebileceğimiz yaklaşım bireyi hedef alır ve onun iyiliği üzerinde çalışırken, sosyal, politik, ekonomik perspektif ise toplumu ön plana alarak sorunlara yaklaşmaktadır. Bireyi temel alan görüş, nasıl mutlu olabileceğimizle ilgilenirken, toplumsal yaklaşım ise toplumsal sorunlar çözülmeden bireylerin tam anlamıyla huzur bulamayacağını vurgularlar. Hangi yaklaşımın daha doğru olduğunu tartışmaktan öte, bu yaklaşımların bütünleştirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bireyler sadece kendilerine odaklanır ve çözümü kendilerini iyileştirmekte ararlarsa - bu görünüş bencilce olsa da - uzun vadede olgunlaşmış bireylerin kazanımlarının çevrelerine de yansıyacağı kaçınılmazdır. Ancak bireylerin kendilerini gerçekleştirme süreçleri boyunca toplumla nasıl bir ilişkide olacakları önemli bir konudur. Bu konuyu tartışmadan önce bireyin kendini gerçekleştirmesinin nasıl bir yolla olabileceği konuşulmalıdır. Birey kendini tek bir yolla gerçekleştirmez. Birey kendini daha çok hem içsel hem de dışsal görünen eylemelerde gerçekleştirir. Birey kendini bir mağaraya kapatsa bile bir toplumdan çıkıp gelmiştir ve toplumla şu ya da bu şekilde temas etmedikçe anlamlı ve sağlıklı bir şekilde yaşaması zor görünmektedir.

Toplumla dinamik bir etkileşim içindeyken birey hem ondan etkilenir hem de toplumu etkiler. Ancak toplum dediğimiz şey nedir gerçekte? Yaşadığımız ülkedeki insanlar mı, yakın çevremiz mi, bütün dünyadaki insanlar mı? Bütün bunlar birbiriyle ilişkili olsalar da, aslında topluma etki etmenin ne olduğunu ayrıca düşünmeliyiz. Biz hangi özelliğimize dayanarak toplumu daha iyi yapmaya çalışabiliriz. Toplumu daha iyiye götürme çabaları ve yapılan işlerin neleri nasıl etkileyeceği tartışılır. Genellikle biz yapılan bir işin ya da ilerlemenin tek yönüne odaklanırız. Getirdiklerini büyütür, götürdüklerini görmezden geliriz. Yollar, köprüler, şehirler kurarken birçok sorunu çözer ama büyük çevresel katliamlarla dünyayı gitgide yaşanma hale getiririz.

Bir şeyi daha iyiye götürme düşüncesi, o şeyin olduğu halinin kötü olduğu düşüncesine dayanır. Daha iyiye götürme kavramı, olanın olduğu haliyle yaşanmasının önündeki en büyük engeldir. Bir kez olayları iyiye götürmekten vazgeçtik mi, hayatın ne kadar da mükemmel göründüğüne şaşarız. Bu ulaşılması oldukça zor bir kavrayıştır. Fırtına her yeri dağıtmakta,  büyük bir felaket olarak üzerimize çullanmaktadır. Ancak eğer siz fırtına olursanız sorun yoktur. Eğer fırtınanın dağıtıp bozabileceği şeyler varsa, onlar dağıtılacaktır, bu da işlerin oluşunun bir parçasıdır. Mesele bireysel perspektiflerin sadece bireysel perspektifler olduğunu unutmaktan doğar. Bazı şeyler sadece bizim saplanılmış bakış açımıza göre kötüdür. Bunun ötesinde, bütün o karmakarışık akışın ardında nehir sakince akmaktadır, ne kadar güçlü ve ezici görünse de onun akışı hiçbir kötülük içermez. 

İyi bir insan olmanın en önemli gerekliliklerinden birinin de topluma yararlı olmak olduğu düşünülür. Kafamızdaki temel varsayım düzenin bozuk olduğu ve bunu düzeltmek için birilerinin çalışması gerektiğidir. İnsanların çoğu düzenin bozuk olduğunu düşünür, ancak birçok insan da bozuk düzeni yoluna koymak konusunda çok da istekli değildir. Öncelikle gerçekten düzen bozuk mudur bunu tartışmak gerekli. Bozuk olmayan bir düzen kurulabilir mi? Diyelim ki kuruldu, herkes bu konuda aynı görüşte olur mu? Bence olmayacaktır, çünkü herkesin düzeni bozuk gördüğü unsurlar farklıdır. Kimisi, insan ilişkilerini, kimisi çevre sorunlarını, kimisi ekonomik eşitsizliği ana sorun olarak görecektir. Hepsini birden düzeltmek mümkün olsa bile, bu gerçekten de tatmin edici olur muydu?

İnsanların var olanı beğenmeyip daha iyisini istemelerinin nedeni nedir? Aslında yaşamı olduğu gibi kabul eden ve düzenin bozuk olup olmadığıyla ilgilenmeyen her insanı aynı kefeye koymamak gerek. Bu bir duyarlılık sorunu mudur gerçekten? Çevremizdeki sorunlara karşı duyarlı olabiliriz ancak bu her zaman sorunların çözülmesi gerektiği anlamına gelmeyebilir. Belki de bazen bir sorunun büyüyüp patlaması gerekir, ya da belki de bir sorun olmadığının algılanması, ya da sorun dediğimiz şeylerin de görüş açılarımıza göre değişebileceğini anlamak gerekir.  Birkaç yüzyıl önce insanların inançsızlığa düşmesi sorun olabilirdi, şimdiyse fazla inançlı olmaları ve hiçbir şeyi sorgulamamaları sorun olarak görülebilir. Hangisi gerçekten mutlak anlamda sorundur?

Bazen de bir sorunu, onu tanımlarken yaratıyor olabilir miyiz? Ya da sorun yoktur dersek sorunları çözmekten kaçmış olabilir miyiz? Sorunları tespit ederek bazı sorunların çözülmesini de sağlamış olabiliriz. Neyi ölçü olarak alacağız? Hangi değer sorunları sorun yapar? İnsanların mutsuzluğu mu? Yoksa kendi bireysel varoluşumun anlamını ve güzelliğini yitirmesi mi? Toplumun iyiliği mi?

Bütün bu akıl yürütmeler, adından da belli, akla dayalı sorgulamalardır. Akla dayalı olarak üretilen sorunlar gerçek olabilir mi? Zaten her şeyden önce bazı şeyleri gayet keyfi bir biçimde sorun olarak tanımlıyoruz. Önce kurduğumuz bir doğru düzen ve iyi oluş hali var, gerisi de buradan doğuyor. Bu doğru düzen kalıbına uymayan şeyler sorun olarak algılanıyor. O halde gerçek bir sorunla, sorun olmayan şeylerin sorun olarak algılanması çok farklıdır. Gerçek bir sorunun çözümü de o anda gelen şeydir.  Bir çözüm olanağı yokken sorun gerçek olabilir mi?

 Gerçekten karnınız açsa ve yemeğiniz varsa bu sorun hemen çözülür. Ancak istediğiniz bir şeye zaten sahip olamayacaksanız bu gerçek bir sorun değildir. Eğer böyle olsaydı, fantezi dünyamızdaki her şey bir sorun olurdu. İstediğim ve gerçekleşmeyen birçok şeyi sorun haline getirebilirim. O zaman da, sonsuz sayıda sorun ortaya koyabilirim. Bunu bireysel dünyamda yapmakla kalmaz, etki edebileceğim herkese de sorunlarımı az ya da çok benimsetebilirim.

Anlatmak istediğim şey, sorunları yaratanın ideal durumlarla ilgili kalıpladığımız senaryolar olduğudur. Mutlu biri olmak için sağlıklı bir şekilde doksan yaşına kadar yaşamam ve büyük ayrılıklar ve yakınlarımın ölümüyle karşılaşmamak gibi ölçütlerim varsa sorun da hemen orada beklemektedir. Eğer bir çöle düşmüşsem ve suyum da bitmişse, bu durumu çözme olanağım kalmadığı anda sorunum da bitmiş demektir, ben bunu kabul etsem de etmesem de. Burada altta yatan temel varsayım yaşamımın böyle bitmemesi gerektiğidir. Çölde kaldıysam suyum olmalı, ya da hiç kalmasam daha iyi. Ya da hiç ölmesem daha iyiye kadar uzar bu iş.

Yaşamınızda sorun olarak tanımladığınız şeyleri bir düşünün; o kadar çoğunu dışardan aldık ki.  Muhtemelen bir zamanlar o sorunlara sahip değildik. Çocukluğunu, gençliğini, o dönemlerdeki algılarını unutmuş olan insanlar bunu görmeyi başaramazlar. Yaşamda neyi sorun olarak tanımladığınız sizin duygu dünyanızı en çok etkileyen şeylerdendir.

Kıbrıs sorunu denilen kavramı da bu anlamda inceleyebiliriz. Öncelikle olması gereken bir durum vardır; yani her ülkenin sahip olması gereken bir özgürlük, güç ve tanınmışlık hali. Bu ideal durumdur. Bu ideal durum her insanın doğal hakkıdır. Bir insan özgür ve tanınmış bir ülkede değilse mutlu olamaz. Hasta biri mutlu olamaz, sakat biri de, hapishaneye düşmüş biri de, yalnız biri de, yaşlı ve kimsesiz biri de. Mutlu bir evliliği ya da iyi bir işi olamayan biri de. Bunlar mutsuzluklar değil mutsuzluğu yaratan tanımlardır. Bir kez yoksunlukları sorun olarak görmeye başlayınca, biz de artık bunlardan kaçamaz oluruz.

Felsefenin görevi bizi kavramlara mahkûm etmek değildir, tam tersine felsefe özgürleşmektir. Bunu başarmak içinse çevremizde bize empoze edilen tüm kendine acıma biçimlerinden kurtulmak zorundayız. Hakkımızı aramak ayrı bir şey tabii, bir çocuk da, yaşlı da, hasta da, sakat da ya da ülkesi özgür olmayan biri de hakkını arayabilir. Ancak bir yandan da bilinmelidir ki, her insan şu ya da bu nedenle yoksundur ya da yoksun olacaktır. Ya da isterse kendini öyle görebilir, görmeyebilir de.  En özgür ve en güçlü insanda sonunda yaşlanacak ve ölümle karşılaşacaktır. Peki, o zaman çözüm ne olacak? Hangi hükümet ya da siyasi güç ona hakkını verecektir.

Burada söylediklerimi yanlış anlamak çok kolay, ben bir sorunu küçümseme durumunda değilim, ancak Kıbrıs halkının Kıbrıs Sorununa odaklanırken yaşamı kaçırmasını üzücü buluyorum. Bu özellikle de bunu hiç hak etmeyen duyarlı insanlara hitap eden bir yaklaşımdır.

Bir sorunun hangi niteliğinin bizim için gerçekten can alıcı biçimde sorun olduğunu tartışmalıyız. Kıbrıs sorununun en azından çözülebilir olan kısmına odaklanmak ve somut kazanımlar elde etmek açısından bu oldukça önemlidir. Genel görünüm, yukarlarda bir yerlerde insanların aralarında anlaştığı ve sözde çözümü yaratması beklenenlerin “çözümsüzlükten” memnun olduğudur. Bu konuda yapabileceğimiz ne varsa yapmalıyız elbette, ancak enerjimizin önemli bir bölümünü de somut yaşamımızdaki sorunlara harcayabilmeliyiz. Bu sorunların neler olduğunu burada söyleyemesem de, Kıbrıslı olmanın, kültürünü ve ilişkilerini korumak kadar, çevremizde olan biteni anlamak ve onlara ezberden değil de, yaratıcı ve yapıcı tepkiler vermeyi gerektirdiğini söyleyebiliriz. Kıbrıs’ın doğasını korumak, fakir ve zor durumda olanların hakları için çalışmak, kendi evimizde, yakınlarımızla ilişkilerimizde de üretken olmak önemlidir. Kıbrıs sorunu çözülmüyor diye yaşamın diğer önemli alanlarında pasif, boş vermişci bir tutum içinde olmak bence en yanlış tutumdur.

Bertrand Russel, filozof olmak isteyen saçmalıklardan korkmamalı demiş. Siz istemediğiniz sürece bir sorununuzun olmayacağı düşüncesi de oldukça saçma görünmektedir. Ancak bunu kanıtlamanın garip bir yolu da var bana göre, o da rüyalarımıza bakmaktır. Bazen rüyalarımızda büyük sorunlarımız olur, gece boyunca gerçekte olmayan bu sorunlarla boğuşur dururuz. Örneğin sevdiğimiz biri kaybolmuştur, ya da ölmüştür. Bu sorun bir kâbusa dönüşür, sıkıntılar içinde döner dururuz. Ancak gerçekte böyle bir sorunumuz yoktur. Gerçek yaşamdaki sorunlarda bundan farklı değildir. Eğer belli başlı isteklere kendimizi kaptırmış olmasaydık, sorunlarımızın birçoğu hiç olmayacaktı.

Budizmi Çine tanıtan Bodhidharma’ya bir adam gelir ve zihninde büyük bir huzursuzluk olduğunu ve onu yatıştıramadığını söyler. Bodhidharma adamdan gidip zihnini aramasını, bulmasını ve ona zihnini göstermesini ister. Adam uzun süre uğraşır ve sonunda geri gelip hiçbir şey bulamadığını söyler. Bodhidharma’ da bak gördün mü işte yatıştı der. Adam o anda aydınlanır.

Ne görmüştür acaba? Zihnimizin tabanında hiçbir şeyden etkilenmeyen, her şeyi algılayıp yaşamamızı sağlayan boş, içeriksiz bir nokta var. Her algının ötesindeki bu nokta olmasa algıladığımız şeylerden birine yapışıp kalırdık. Bir algı ya da yaşantıdan diğerine akabilmemizi sağlayan bu boş noktaya ulaşmak, tam anlamıyla sorunsuz olmaktır. Hangi sorun gelirse gelsin, o sadece biz ona önem verdiğimiz sürece yaşar. Bunu derinden kavramış bir insan sorunların nasıl yaratıldığını görür ve onlardan kurtulmanın da elinde olduğunu anlayarak, sorunları sorun etmeden yaşar.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 754 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler